ÖLÜM VE HER BİRİMİZ ÜZERİNE ÇOK KARIŞIK BİR YAZI / Mehmet Yaşar SOYALAN

14.02.2019

İnsan zaman zaman ölümü ensesinde hisseder veya ölüm, yaşanılan bazı olayları bahane ederek kendisini hatırlatır. Bütün aymazlığına rağmen insanoğlu, ölümün acı ve korkutucu yüzü ile karşılaşmaktan, onunla yüzleşmekten kendini alamaz. Ama ancak pek az insan, ölümün bu acı ve korkutucu yüzünün, aynı zamanda bir hatırlatıcı ve uyarıcı olduğunu anlar. Anlık da olsa ölüm hissi, hisseden için diriltici, maddi ve psikolojik anlamda bütün bedeni uyarıcı, harekete geçirici, geçmiş ve an ile yüzleştirici bir özelliğe sahiptir. Bu hissin dinamizminin uzun veya kısa süreli olması kişinin içsel ve dışsal tecrübeleri, özellikle de fikri derinliği ve yaşam biçimiyle yakından ilgilidir.

Elbette ölüm hissinin mi kişiyi, kişinin mi ölüm hissini kontrol ettiği konusu da temel bir öneme sahiptir. Kişi bu hissi aklileştirdiği/ rasyonalize ettiği oranda onu etkisizleştirebilecek veya kontrolü altına alabilecektir. Dolayısıyla bu süreç ve bu sonuç, bu hissin uyarıcı olma özelliğinin ortadan kalkmasına neden olacaktır. Bu hissin kişide etkili olup olmadığı veya ne kadar etkili olduğu veyahut bu süreçten ne kadar etkilendiği pek çok şekilde test edilebilirse de en açık şekilde o kişinin davranışlarına bakılarak anlaşılabilir. Çünkü davranışa dönüşmemiş bir hissin etkisi bir saman alevi kadardır ve kişinin hayatında herhangi bir değişikliğe neden olmaz.

Her şey anlamsızlaştığında geriye anlamlı bir tek şey kalır: Ölüm! O da anlamlandırılamaz, yaşanır. Yaşandığında, bizzat onu yaşayanın nasıl anlamlandırdığı bilinmez ama onun birinci derece yakınları, ama sadece birinci derece yakınları ölümün gerçekliğini bir anlığına kavrarlar, ama sadece bir anlığına. Ancak bu kavrama yine ayn-el yakin bir kavrama değildir. Sonra hayatın olağan/sıradan akışına karışıp, kaybolup giderler. Tâki başka bir birinci derece yakınını elleri ile mezara koyuncaya kadar. Bu bir anlık farkındalık, sonra “hayatın gerçekleri”, sonra yeni ölümler bu kısır döngü, anlık farkındalık ve “unutma/ hayata tutunma” işi kendi bedenini mezara koyuncaya kadar devam eder gider. Ama o hiçbir zaman ürpererek kendi ölümünü düşünmez, düşünemez; seksen yaşında da olsa o, hep birinci derece yakınlarının ölümünden kaygılıdır, kendi ölümü aklına gelmez. Gelse bile o, zamanı geldiğinde gerçekleşecek biyolojik bir ölümdür, metafizik bir ölüm değildir. İnsanı endişelendiren ve korkutan taraf konunu metafizik boyutudur. Bu kaygılar içinde kendisini başka birinci dereceden akrabalarının ölüm haberlerine hazırlamaya çalışırken, o, kendisini, ölümünü beklediği akrabalarının elleriyle kendisini mezara koyarken bulur.

Nedense insan, ölümü, kendisine hiç yakıştıramaz, kendi ölümü üzerine hiç kafa yormaz. Bu ölüme çok hazırlıklı olduğundan mıdır, ölümü umursamadığından, “elle gelen düğün bayram” boşvermişliğinden midir, çevresine, kendisi dışındaki dünyaya öylesine dalmıştır da kendisi aklına gelmediğinden midir, yoksa ölüm korkusu bedenini ve zihnini öyle kuşatmıştır, kendisine ölümü hatırlatan her şeye karşı kendisini öyle kapatmıştır da, mezarlıktan geçerken ıslık çalanlar gibi duygularını örtmek için o vadiden o vadiye koşturup durmakta mıdır? Belki de her bir insanda bunların her birinden bir parça vardır da insanın kendi ölümü konusundaki kanaati bu nedenle tam olarak anlaşılmaz. Böyle olsa da insan genel bir kaçış içerisindedir; ölümden, kendi gerçekliğinden, sorumluluktan, vs. …

Oysa ölüm bir kez düştü mü zihne onu hiçbir şey örtemediği gibi o her şeyi hemen kuşatır ve içine alıverir. Çünkü ölümün gerçekliği karşısındaki bütün gerçeklikler gerçek dışı olur. Ancak o an, hangi andır? Ölümün gerçekliğini hissetmek… Hayır! Yanlış oldu, öyle değil, kavramsal anlamdaki bir ölümü değil, kendi ölümünün gerçekliğini hissetmek, yani ölmeden önce ölme hissini, bedenindeki derin bir yaranın acısı gibi veya en değerli şeyini kaybettiğinde yüreğine saplanan bir sızı gibi hissetmek… Veyahut yıllardır beklediği ancak gelmesinden ümit kestiği bir dostunun aniden çıka geldiğinde yüreğine dolan sürur gibi ölümü hissedebilmek… Kısacası ölmeden, ölümü yaşamak ne kadar mümkün? Varsayalım hissediyoruz, varsayalım yaşıyoruz, o an geldiğinde veya ölüm aklımıza düştüğünde, muhasebe yapacak, her şeye yeniden başlayabilecek bir zaman olacak mıdır, bedende takat kalmış mıdır?

Ölümü anlamak başka bir şey, ölümü yaşamak daha başka bir şey… Ölüm, bir başkasının, belki en yakının ölümü üzerinden bir nebze hissedilebilir, bir ihtimal anlamlandırılabilir, daha zayıf bir ihtimal anlaşılabilir, ancak ölüm sadece kişinin kendi bedeni üzerinde ve kendi hissiyatında yaşanabilen bir gerçekliktir. Ismarlama sevinç, ısmarlama hüzün olamayacağı gibi ısmarlama ölüm de olmaz. Başkasının ölümü ile ölüm yaşanmaz, başkasının ölümü hep başkasının olur, hatta evladının da olsa…

İnsanın en büyük özelliği, olanı meşrulaştırabilmesi, sıradanlaştırabilmesi, olağanlaştırabilmesidir. Yani o, yaşanılanları, şahit olunanları çabucak kabullenen, olağanlaştıran, kendince anlamlandırabilen, kendine izah edebilen, kendisini ikna edebilen bir yapıya sahiptir. Ölüm karşısındaki tavrı ve tutumu da böyle olagelmiştir. Ama soyut bir ölüm hakkında, kendi ölümü için değil…

Kişi, yaşadığı, şahit olduğu, hissettiği her şeyi anlaşılır bulduğunda veya anlamlandırabildiğinde o şey olağanüstü olmaktan, özel olmaktan, mucize olmaktan, gayb veya metafizik bir şey olmaktan veya sadece kendine has olmaktan çıkar. Kendine has değilse o şeye özel bir anlam yüklemenin anlamı yoktur. Ölüm de insanoğlu tarafından tam da böyle anlaşılır. Bu nedenle o, insan için sıradan bir olaydır, biyolojik bir sonuçtur, yani bedenin biyolojik ve fiziki anlamda ömrünü tamamlamasıdır, bir sürecin nihayete ermesidir. Savaşlar, iş ve trafik kazaları, terör saldırıları, komşuların, akraba ve dostların birer birer salalarının verilmesi, helvalarının yenmesi ölümleri sıradan, rutin bir işe dönüştürmüştür. En azından sıradan insanın zihninde ölüm sıradan, sırası gelenin gittiği, zaten bir süre sonra unutulacak, dönüşü olmayan bir yolculuktur. Zaten zihinler gideni unutmaya hazırdır, diller son görevini yerine getirmek için imam efendinin komutunu beklemektedir.

Böyle bir vasatta ölümün anlamından, metafiziğinden, felsefesinden söz etmenin bir anlamı olabilir mi? Her şey öyle olağan öyle kabullenilmiş ki, dışarıdan bakıldığında herkesin kendi sırasını beklediği sanılır. Ama öyle değil. Herkes görev icabı oradadır ve törenin bitmesini beklemektedir. Zaten böyle bir vasatta kimse ölümün anlamı üzerine bir söz etmez de görev icabı veya ortamın, akrabalığın gereği olarak oradadır ve ölenin sağlığında ondan esirgenen sözler orada söylenir, ölenin yakınları duysun diye veya giden nasıl olsa gittiği için. Çünkü bu vasatın gereği olarak ölüm; “canlılar, doğar, büyür ve ölürler”, “bu doğanın/Yaratıcının kanunudur” gerçekliğinde ele alınır. Böyle algılandığı içindir, bir kayıptan, bir hesaplaşmadan, bir yüzleşmeden değil devam edegelen bir devr-i daimden söz etmiş veya olanın hatta görünenin sadece bir veçhesine/boyutuna bakarak, sıradan, kısır bir tespitte bulunulmuş olur. Ama her durumda kendisini dışarıda tutarak…

Dolayısıyla ne “ölüm gelip sizi bulmuştur” ne de siz ölümü bulmuş ve ona yürümüşsünüzdür. Sizin bulduğunuz veya yaşadığınız, tecrübe ettiğiniz şey veya ulaştığınız sonuç; “beklenen günün gelmesi”, “vadenin dolması” “sıranın gelmesi” şeklinde ifade edilen, sıradan bir şeydir. “Hele bir gelsin, bakarız…” der gibidir. Veya en fazla bu tecrübe bir yok oluş, bir kayboluş gibi bir şeydir, yani yaşanan veya şahitlik edilen bu şey, ölümün dışında bir şeydir. Belki vicdanın ölmesidir. Belki önce vicdan öldüğü için, ölüm sıradanlaşmış, “ha var ha yok”a dönmüştür.

Çünkü ölüm tüm bu bilinenlere ve beklenilenlere rağmen ansızın gelir. Bütün hesap ve kitaplar yarım kalır. Sadece ölen kişi değil onun yakın çevresi de şoka girer, darmadağın olur. Sanki hiç beklenilmeyen, hiç olmayacak, gerçekleşmeyecek şey gerçekleşmiştir onun için, onlar için. Ağıtlar, ah-u figanlar, dövünmeler haftalarca sürer. Kabullenmek çok zordur. (Özellikle hafızası ve sağlığı yerinde olan birinin ölümü için gerçek durum budur.) Ölen için ise, bir şok yaşamaya bile fırsat kalmadan, olan olmuş, iş nihayete ermiştir. Bundan sonrası, hayatlarına devam edenler için kapalıdır/gayptır.

Ölüm ansızın geldiğinde bir korku ve panik hali saniyeler içerisinde yerini ya bir teslimiyete, sükûnete, çaresizlik içinde boyun eğmeye bırakır ya da korku ve panik hali titremeye ve krize dönüşür. Yani ya durgun, ılık bir deniz üzerinde kendisini suyun akışına bırakır, bütün hissiyatı ve zihni faaliyeti de bu yönde şekillenir, bir durgunluk, doygunluk ve mutlak tevekkül içine girer ya da fırtına ve dalgaların, tayfuna, tusunamiye dönüşen bir girdabın içinde çırpınmaya başlar.

Bu halin inanç veya inançsızlıkla fazla bir ilgisi var mı bilemiyorum ama bu durumun kişinin dünya hayatındaki yaşantısı, refleksleri, psikolojik yapısı, yapıp ettikleri ile yakından ilgili olduğu kanaatindeyim. Ölüm halinde nasıl bir halde olacağımızı, o hal başımıza deldiğinde anlayacağımız için, o an sözün, hesabın, kitabın bittiği, amel defterinin açıldığı, kıyametin koptuğu, her şeyin kula ayan olduğu bir zaman ve mekândır. Yani ölümden önce ölmek mümkün olmuyor.

Ölüm anındaki sükûnet hali de çırpınma ve çıldırma hali de doğrudan kişinin kendi özeliyle ilgili olsa gerektir. Sanırım bugünden ileriye doğru baktığımızda ölüm anındaki sükûnet hali için dua dışında elimizden başka bir şey gelmezmiş gibi görünüyor. Ölüm öncesi dönemi bir ceset gibi yaşamak bizi o andaki sükûnet haline eriştirir mi bilemem ama bir ceset gibi değil, bir ceset olarak değil, cesaret ve sorumluluk sahibi bir hakikat arayıcısı olarak yaşamak elimizdedir. Belki bu eylemlerimiz, bu yaşantımız daim bir dua yerine geçer. Kim bilir! Yaratan bilir elbette…

Oysa ölüm hissi en temel uyarıcı olmasına hatta Kur’an’da da zaman zaman “kıyamet” ile eş anlamlı olarak kullanılmasına, karşı karşıya kalındığında insan ruhunda ve bedeninde oluşturduğu şok ile bir dinamo etkisi yaratmasına, an ve geçmiş ile yüzleşmesine neden olmasına rağmen rasyonalize edildiği andan itibaren sıradanlaşarak bütün etkisini, ayrıcalığını ve özelliğini kaybetmektedir.

Öyle ki ölüm hissi bir kez yüreğe düştüğünde o zamana karar değerli ve anlamlı görünen pek çok şey değersizleşir ve anlamsızlaşır. Aynı şekilde o zamana kadar değerli ve anlamlı görülmeyen pek çok şey de değer ve anlam kazanarak yaşamın merkezine oturur. Daha çok kazanma, daha çok diploma, daha çok kariyer, daha çok tüketme, daha çok gezme, daha çok mal mülk, daha çok çevre, hırs, koşturmaca, ….  kısacası bütün “daha çok”lar bir anda ortadan koyboluverirler. Bunları başkasında gördüğünde tüm zihnini ve bedenini bir tiksinti kaplar. Oysa az önce kendisi aynı davranışlar içindeydi.

Öyle ki ölüm hissi bir kez kendisine göründüğünde, yüreğine zihnine ve bedenine bir dinginlik bir sükûnet bir huzur sökün eder. Görülmeyenler görülmeye başlanır; üstüne basılıp geçilen burun kıvrılan nice şey ruhunu ve bedenini sarıp sarmalar. Caddeler, sokaklar, sıcaklar, soğuklar, hatta yüzler ve renkler değişerek başka bir şekle, başka bir renge dönüşür. Bir anda kendisini ağaç dallarının salınarak, yaprakların kıpraşarak, kuşların oynaşarak söyledikleri şarkılara eşlik ederken bulur. Hayatı öyle bir değişir ki, var dediği yok, yok dediği var; çirkin dediği güzel, güzel dediği çirkin olur.

Bir anlık da olsa böyle bir hal içinde olabilmek müthiş bir nimet olsa gerek. Ölüm hissi hislerin en sahicisi ve en hasbisi olduğu için böyle bir his ile karşı karşıya kalmak, seçilmişliğin, ödüllendirilmişliğin ve gizli bir elin elimizin üzerinde olduğunun işaretidir diye düşünüyorum. O halde son söz olarak gelin ölümü değilse bile ölüm hissini çağıralım, yüreğimizi, ruhumuzu ve bedenimizi ona hazırlayalım derim.

Yorum Ekle
Yorumlar
Mustafa Demir

18.02.2019

Başta "Karışık" demişsiniz ama herşey apaçık, ne güzel de anlatmışsınız. Tebrik ederim.
mehmet derviş

16.02.2019

ölüm kadar sağuk bir yazı. Ama ölüm hakikatı kadar etkileyici. eyvallah
Nizamettin duran

16.02.2019

"Ölmeden önce ölünüz"ü işleyen güzel bir yazı. Gerçek yaşamda ölümün unutulduğu bir zamanda çok yerinde bir yazı, yazarın eline sağlık.
Ramazan Yelken

15.02.2019

Eline fikrine zihnine sağlık. Ölüm üzerine konuşmaya başladıysanız asıl gerçekle yüzleşiyorsunuz diyordu bir yazar. Birde hayatın zor anlarında ölümü istemek vardır. Çok az insan ölümü gerçekten ister. İstediği an ise bazen gerçekten son noktadır.
Halit ATAOĞLU

14.02.2019

Kaleminize yüreğinize sağlık.. Bu anı yaşayan biri olarak ben şöyle düşünüyorum. İnsan ölümü kendine hiç yakıştırmıyor. Ayrıca her ölüm uykuya dalmak gibi kalıyor. Aslında bu durumla ilgili bir ayette vardı. Bir diğer husus da çevremizdeki ölümlere alışınca kendizde olsak hissizleşiyoruz herhalde.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye