TARİHE NOT DÜŞMEK ERCÜMEND ÖZKAN KİTABI ÜZERİNE
Kürşad Atalar tarafından kaleme alınan ve İlem Yayınları tarafından neşredilen ‘Ercümend Özkan Entelektüel Bir Portre’ Kitabı önemli bir emek mahsulü. Öncelikle Kürşad Atalar’ı bu emek ve gayretlerinden dolayı tebrik ederim.
Ercümend ÖZKAN ‘Bütüncül islâm’ın anlaşılması konusunda önemli emeği olan bir isim. Elbette İslami esin kaynağı kendilerinin de ifade ettikleri gibi ‘Hizbuttahrir’dir. 57 yıllık ömründe düşünsel açıdan Hizbuttahrir’den almış olduğu İslami eğitim ve kültürü hiçbir zaman terketmemiş, adı geçen örgüte karşı hiçbir vefasızlık göstermemiştir. Nitekim kendileri de Haziran 1992 Yeryüzü Dergisi için yaptığım: ‘İslami Parti olur mu?’ Röportajında bir sorum üzerine: “İslami nitelikli doğruları ilk öğrendiğim kaynağın Hizbuttahrir olduğuna şehadet ederim. Bunu hiçbir zaman onlardan ayrılmış olmama rağmen, kızmış, beğenmemiş hatta tenkit etmiş, hatta onlardan öğrenmeme rağmen öğrendiklerim karşısında yeni görüşler geliştirmiş ve onlardan bazı konulardaki görüşlerini basit, basiretsiz ve isabetsiz bulmama rağmen, onlardan öğrendiğimi, bazı doğruları, belki ilk ivmemi onlardan aldığımı teslim etmeyi meziyet telâkki ederim.”

Tabii ki Özkan sadece Hizbuttahrir’den öğrendikleri ile kalmadı. Hapishane hayatı sonrası başlayan ve yaklaşık 15 yıl süren birlikteliğimizde O, bizi İslâm’ın siyasi boyutu ile buluşturdu, biz ise (1967’den beri devam eden İslâmı öğrenme ve yaşama gayretinde olan genç Müslümanlar) en genelde İhvan, Mevdudi, Malik b.Nebi, Seyyid Kutub, Muhammed Ebu Zehra, Abdülkadir UDEH vb.şahsiyetler ve bağlı bulundukları cemaatlerin fikirleri ile tanışmalarına vesile olduk. Memduh Kars, Eflatun Saygılı, Mehmet Acar, İhsan Arslan bunun yaşayan canlı şahitleridir.
Şimdi Atalar’ın Ercümend ÖZKAN kitabına ilişkin bazı tespit ve yorumlarımı ifade etmek istiyorum.
10. sayfada Ankara’ya geldikten sonra görüştükleri şahsiyetlerden bahsediliyor. Bunların arasında ÖZKAN’ı THY. Yerleştiren ve yine Hizbuttahrir ile buluşturan merhum Vet.Hek. Mehmet Bozkurt’tan bahsedilmiyor. Yine kendisinin çok değer verdiği Lütfü İkiz’in esamesi yok. Oysa adı geçen bu iki şahsa karşı rahmetlinin önemli ölçüde saygısı vardı. Zira merhum Özkan’ı ‘Türk Ocağı’ndan İslami cenaha taşıyan da Bozkurt’tur. Bozkurt ve Özkan’ın birçok görüşmelerinde beraber oldum. Lütfü İkiz ile ise en son Konya Milli Kütüphane Müdürü iken İmdat Duru ve Ercümend Bey’le ile birlikte ziyaret ettik. Mehmet Bozkurt ile seyrek de olsa vefat edinceye kadar ilişkileri devam etti. Bozkurt İKTİBAS özel sayısında yayımlanan: ‘Ercümend ÖZKAN’ın Ardından’ yazısında arkadaşlıklarının 1958’de başladığını söyler. Ve yine küpür derleme işine de kendisinin sevk ettiğini bana ifade etmişti.
12. sayfada MSP’li ve Nur Cemaati’ne mensup bazı milletvekillerinin olumsuz propagandalarından söz edilmekte. Oysa MSP ile ilişkileri şahıslar düzeyinde hep olmuştır. Zira 1972’den 1987 yılına kadar fikri, sosyal, siyasi bütün ilişkilerden birbirimizi haberdar ediyorduk. Nitekim kendilerinin de komşusu olan Mv. Ali Oğuz, Abdurrahman Ünsal, Hüseyin Abbas ile birlikte 1975’de o zaman Yozgat’ın Sarıkaya ilçe Kaymakamı olan Abdülkadir Aksu’nun verdiği pasaportla hacca gittiler. (bkz.Mukaddes Özkan Hatıralarım sh.171)
Yine 12. sayfada bir dipnotta çeşitli temaslardan bahsediliyor. O ilişki, tanışmalarda da hep beraber olduk. Ali Bulaç, Beşir Eryarsoy ve Ahmet Ağırakça ile Ağırakça’nın Fatih’teki evinde görüştük. Nezaket ölçüsü içerisinde red cevabı aldık. Yine 12. sayfada 1981 Ocak ayında illegal İslam partisi yönetiminin aldığı kararla İktibas Dergisi’nin yayın hayatına başladığından bahsediliyor. Bu, fevkalade yanlış bir bilgi. Zira 1 Mayıs-11 Mayıs 1980 tarihlerinde ÖZKAN’ın Karavanında Mersin Erdemli’de Abdullah Kızıltan, Ben ve Ercümend Bey kamp yaptık. İktibas’ın ekonomik, fikri, siyasi bütün yönlerini tartıştık ve görüşmelerimizi bir metin haline getirdik. Özetle ne o metinde ne de görüşmelerimizde illegal İslâm partisi falan geçmedi ve yoktu da zaten.
17. sayfada Necip Fazıl ile ilgili bilgi eksik. Başından beri NFK ile ilişkileri Halid Serim Bey götürdü. Nitekim Ankara’ya da o getirdi. Menekşe sokak buluşması onun vasıtasıyla gerçekleşti. (bkz.M.Özkan age sh.134-135)
20. sayfanın 27 nolu dipnotunda Ali Bulaç’a tekliften bahsediliyor. Zaten Bulaç, Ağırakça’nın evinde beraber olmayı reddetmişti. Ancak sonraki görüşmelerde ki ben yoktum o görüşmelerde Ali Bulaç evet demiş. Ve buna mebni olarak da bana; Ali Bulaç, Necati Aktülün, Ahmet Kuru ve Ahmet Meral ile İstanbul’da görüşmeler yapmam için tavsiyede bulundu. 17 Nisan 1977’de Üsküdar’da buluşmak üzere bir arkadaş ile birlikte İstanbul’a gittik. Daha ilk görüşmede Ali Bulaç gelmedi. Dığer arkadaşlarla da bir daha görüşmemiz bu minval üzere olmadı.
23. sayfada telif yazılarının en önemlileri olan selam ile, yorum, kavramlar ve mektuplara cevapları bizzat ÖZKAN kaleme alıyordu ifadesi de eksik. Zira 1982-1985 arası bahsi geçen telif yazılarının önemli bir kısmı bu fakire aittir. Bahsi geçen zaman diliminde merhum Özkan sık sık ticari amaçlı olarak İran’a gidiyordu. Keza Erdemli kampında tasarlanan İktibas Dergisinln telif yazılarının kollektif akıl ürünü olması, ekonomik boyutunun ise tekil akıl ürünü olması kararlaştırılmıştı. Yani Ercümend Bey her hangi bir olumsuzluğa, dedikoduya meydan vermemek için derginin ekonomik boyutunun artısı ile eksisi ile kendisine ait olmasını istedi ve öyle de oldu. Ama şahsım, zaman zaman bu konuda kedisinin yanında durmaktan geri durmadım (bkz.M.ÖZKAN age sh.179). Ve yine 24. sayfada dinleme servisinden bahsediliyor. Oysa Allah’da, kulları da biliyor ki bu servis ürünlerinin tamamı Celal Sancar’a aittir. Tahkik ederek hakkı teslim etmek lazımdır.
32. sayfada dinin özü itibariyle siyasal olduğu tezi doğru olmakla beraber açılımı yanlış. Zira İslâm Zariyat 56. Ayeti Kerime’de de göreceğimiz gibi insanların ve cinlerin yaratılış nedeni kulluk içindir. İslâm’ın siyasi ve ideolojik bir din oluşu tezi tamamen Hizbuttahrir’e aittir.
Diğer yandan 33. sayfada: ‘O, ihtilalci bir örgüt olan Hizbuttahrir’den ayrılırken de..’ ifadesi de yanlış. Hizbuttahrir hiçbir yerde, hiçbir zaman kendisini ihtilâlci olarak tanımlamamıştır. Zira Hizbuttahrir iki kavram üzerinden arzı değerlendirir: İnkilâp ve ıslahat. Hizbuttahrir İslâm’ın egemen olmadığı yerde inkilâpcı, İslâm’ın egemen olduğu yerde ıslahatçıdır. Keza Seyyid Kutup’da “İslâmi Etüdler” kitabında ayni vuguyu yapar.
34. sayfada: “ÖZKAN’a göre, İslam herşeyden önce bir ideoloji ve hayat tarzıdır. Onu bir ibadetler manzumesi olarak görmek doğru değildir, bilâkis o, toplumsal ve siyasal hayatı düzenleme projesidir.” Bu görüş tavzihe muhtaçtır. Zira yine Zariyat 56 ve Neml suresi 91-92’yi, Sebe Sûresi 34/46-47’yi hatırlatırım. Bu konuyu 1975’in nisan ayında Ercümend Bey’in aracı ile TMSF eski Başkanı Ahmet Ertürk, ben ve ÖZKAN İstanbul’dan Ankara’ya gelinceye kadar tartıştık. Ertürk; kesinlikle İslâm’a ideoloji denilemeyeceğini, ÖZKAN ise kesinlikle denileceğini ifade etti. Sonuçta Ertürk bu tartışmadan sonra mesafe koydu. Bu satırları kaleme almazdan önce Ahmet Bey’i aradım ve bu konuyu teyid ettirdim.
Yine 34. sayfada: ‘ ona göre, her fikir, sahibinden kendisine iktidar (güç) sağlamasını ister, zira iktidarsız din gıdasızlıktan, besinsizlikten ölür.’ O zaman şu soru yersiz mi olur: İslam bugün öldü mü? Kaldıki Şu’ara sûresi başta olmak üzere birçok sûrede şu ayetle karşılaşıyoruz: ‘Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.’ (26/178-180)
İktidar vurgusu, hilafeti öncelemek Hizbuttahrir’in de, Ercümend Bey’inde açmazlarıdır.
35. sayfanın 47 nolu dipnotunda ÖZKAN’a atfen: “İslâm ideoloji değildir” tezini, “az düşünenlerin söyledikleri bir safsata” olarak nitelemekte ve bu çevreler içinde “Ne dini ne de ideolojiyi bilmeyen kimseler” demektedir. Oysa bu yaklaşım doğru değildir. Zira İslâm, kendi kavramları ile kendisini tarif eder. İdeoloji gibi, radikalizm gibi kavramlar İslâm’a ait değil. Belki şöyle söylense uygun olabilirdi; ‘İslâm akidesi ve o akideden doğan nizamı ihtiva eden bir dünya görüşüdür.’ Nitekim Nebhani’nin de, Ercümend Bey’in de görüşleri bu şekildeydi. Rahmetli ÖZKAN’la bu iki kavram üzerinde fikri tartışmalarımız olmuştu. Zaten aynı sayfada yukarıdaki tarifimi doğrulayan cümlede yer almıştır. Yoruma açık görüşlerin kesin doğrular gibi ele alınması yanlıştır. En azından İmam Ebu Hanife’nin yaklaşımı ihtiyar olunabilir. Yani; “Ey İmam! Bu görüşlerin mutlak doğru mudur?” sorusuna “belki de mutlak yanlıştır, benim söylediklerim doğrudur yanlış olabilir. Başkalarının görüşleri yanlıştır doğru olabilir.”
35. ve 36. sayfalarda dercettiğiniz görüşler tamamen Nebhani’ye aittir. Takdir edersinizki yayıncılıkta kaynak gösterilmesi kuraldır. Hele hele akademik titri olanlar için bu kaçınılmazdır.
37. sayfadaki: ‘İnsanların umuru ile ilgilenmek’ şeklindeki siyaset tarifi de İbn-i Haldun’a aittir ve Mukaddime’de görebilirsiniz.
38. sayfadaki mücadele safhalarının tespiti ve devlet vurgusu Peygamberin ve Kur’ân’ın özü ile örtüşmüyor. Mesela:‘Bu amaçla Peygamber’in hayat mücadelesini değerlendiren ÖZKAN, tek kişi ile başlayan bu mücadelenin nihai hedefinin iktidar, halk ve toprak unsurları üzerinde yükselen bir devlet kurulması olduğunu söyler.’ doğru. Bu amaca ulaşmak için; tebliğ, kadrolaşma ve devletleşme şeklinde özetlenen metod da doğru. Algı yanlış. Başta Hz. Muhammed olmak üzere bütün peygamberler sonucu değil (devletleşme), süreci öncelemişlerdir. Süreçte de ise özne kulluktur. Peygamber ve arkadaşları süreci yaşayarak sonuca ulaşmışlardır.
Yine 39. sayfadaki; “Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır.” gerçeğine inanan ÖZKAN, bu tezin kaçınılmaz sonucunun İslâm Devleti olduğunda ısrar eder. Evet bu yaklaşım da yanlış. Zira Allah’ın mutlak hakimiyetini ‘İslâm Devleti’ ile sınırlandırmak sıkıntılı bir yaklaşım. Yani İslâm Devleti yoksa Allah’ın hakimiyet sıfatı zaafa mı uğruyor? Ya da İslâm Devletini kuramadan giden peygamberler görevlerini yapmamış mı oluyorlar? Oysa peygamberlerin öncelikli görevi “emrolundukları gibi dosdoğru olmak” ve sürece odaklanmaktır.
40. sayfadaki, ‘İslâm Devleti’tanımlaması eksiktir. Zira ideal manada İslâm Devleti Ben-i Umeyye ile birlikte kalkmıştır. Saltanat, sömürge ve ulus devlet uygulamaları İslâm Devleti’nin yerini almıştır. Ama adı geçen sayfalardaki değerlendirilmelere rağmen; ‘Osmanlı Devleti’, İslâm Devleti-Hilafet yönetimi olarak değerlendirilmiştir. Keza ‘İslâm Nizamı’ kitabında da hatırladığım kadarıyla 1923’e kadar İslâm Devleti’nin - hilafetin devam ettiği ifade edilmektedir.
43. sayfadaki: ‘Özkan, Türk Toplumunun Tevhidi İslâm adını verdiği gerçek İslâm’ı ancak 1960’larda kendisinin de içerisinde bulunduğu Hizbuttahrir hareketiyle birlikte tanıdığını düşünmektedir. ’Bu yaklaşım ‘ben merkezli’ bir yaklaşım . Gerek Türkiye’nin, Osmanlı-Cumhuriyet dönemlerinde olsun gerekse aynı dönem içerisinde İslâm coğrafyasında Tevhidi İslâm’ın birçok öncüleri vardır. Yukarıdaki ifadeler kimden sadır olursa olsun kabullenmek; İhvan Hareketi’ne, Menar Hareketi’ne, Kuzey Afrika’daki İslâmi hareketlere ve hatta Hindistan-Pakistan’daki İslâmi gayret ve çabalara vefasızlık olur. Ve yine bu yaklaşım 20.yüzyılın ilk çeyreğinde ve sonrasında yaşadığımız topraklarda yetişen alim ve ilim adamların hiçe saymak olmaz mı?
57. sayfada aslolanın ‘Ferdi liderlik’ vurgusu değişikliğe uğramış bir vurgu. Zira 1972’de ilk kez bir araya geldiğimizde kavramlara yaklaşım konularını tartışırken: ‘İslâm’da aslolan Fikri liderliktir’ demişti. Ne var ki ilerleyen zaman dilimleri içerisinde ‘Fikri liderlik’ söylemi ‘Ferdi liderlik’ söylemine dönüştü. Sanıyorum 1975’in bir bahar ayında Kızılcahamam yakınlarındaki (Akyarma) Hamid Kaplan tesislerinde uzun bir oturum yaptık ve benim ‘Ferdi liderlik’ anlayışına şiddetli bir itirazım oldu. Sanıyorum o oturumda Memduh Kars’da vardı. Yani bu konuda ÖZKAN gel-git yaşadı. Tıpkı itikatta mütavitir hadislerin delil olamayacağı tezinde olduğu gibi. Ve yine “israf ve tebzir” yaklaşımlarında da değişiklik oldu. Neden bunları anlatıyorum? Öyle bir Ercümend Özkan portresi ortaya konuluyor ki, gelecek kuşaklar adeta Muvahhid bir aktivist Özkan yerine daha farklı bir Özkan portresi ile karşı karşıya gelecekler. Sonuçta 15 yıl neredeyse her hafta en az bir kere oturup uzun uzun görüştüğümüz ÖZKAN’ı tanıyamaz hale geliyorum. Özellikle ehl-i kalem olan kardeşlerimiz objektif yaklaşımlarla değerlendirmeler yapmalıdırlar. Sonuçta tarihe not düşülmektedir.
Yine 59. sayfada: “Özkan, danışma meclisinin ya da danışılan kişilerin çoğunluğunun oyunun başkanın kararını belirleme hakkı olmadığını savunur ve bu tür bir görüşü savunmayı demokratik bir kirlilik olarak görür.” Oysa Uhud savaşı öncesi yapılan istişarede Hz.Peygamber(as)savunma savaşından yana iken, özellikle genç sahabelerin oyları ile ‘cephe savaşı’ öne çıkmıştı. Peygamber bu görüşe taraf olmadığı halde çoğunluğun kararına uydu ve savunma yerine cephe savaşına karar verdi. Bu arada bu konuya ilişkin bir anımı da paylaşmak isterim. Ercümend Bey’in bürosundayız ve Hüsnü Aktaş, ben ve merhum Özkan. Bahsi geçen konu gündeme geldi ve Ercümend Bey; ‘Halifenin,(başkanın) reyi gizli aşikar bütün ihtilafları ortadan kaldırır’ dedi. Hüsnü Aktaş ise; ‘bu Emevi uydurmasıdır.’ dedi.
63. sayfadaki özel mülkiyetin elde edilmesine ilişkin maddeler ve 65. sayfadaki orijinal tabiri ile ‘Ümmet Mülkiyeti’ne konu olan mallar tasnifi de gayet yerinde ve doğru tasnifler.
Ve yine 73.sayfada ki, Akıllılık ve akılcılık arasındaki farkı anlatım da takdire değer.
76. sayfadaki; ‘Örneğin, Özkan, Cumhuriyet kavramına şiddetle karşı çıkarken, Öztürk (Yaşar Nuri), onu saltanatın zıddı olarak görür ve onaylar. Doğrusu her ikisinin de yaklaşımına katılmadığımı belirtmeliyim. Zira Cumhuriyet bir dünya görüşü değil, bir yönetim biçimidir. Genel bir tarif vermek gerekirse kısaca Cumhuriyet bir toplumun tercih etmiş olduğu bir dünya görüşünün/nizamın toplumun katılımı ile tatbik edilmesidir. Bu bağlamda Sosyalist Cumhuriyet, demokratik cumhuriyet denildiği gibi İslâm Cumhuriyeti’de denilebilir. Ama demokratik İslâm denilemez.Tıpkı Sosyalist İslâm denilemeyeceği gibi.
86.sayfada;’…tasavvufta yaratılanların tümünün Allah olduğuna inanılır.’denilmekte. Bu yaklaşım, adil olmayan bir yaklaşımdır. Keza nakşiler de tasavvufcu ama hiçbir nakşi bu görüşte değildir.
Yine 87.sayfadaki:”Ancak tasavvufta,yaratılanlarla yaratan aynı bağlamdadır.”ifadesi de tepkisel ve toptancı bir yaklaşımdır. Bir örnek vermek gerekirse; nakşiler ve özellikle Bahaddin Nakşibend ile beraber Sadeddin Taftazani’yi değerlendiren Prof. Mikail Bayram; “tasavvufi düşünüş çerçevesinde İslâmi anlayışı muhafaza eden ve bunu kaleme alan değerli ilim adamı bence büyük kelamcı Sadeddin Taftazani’dir. Tasavvufu da tamamen dışlamayarak dini meseleleri gayet ölçülü ve insaflı bir perspektifle kaleme almış ve şerh etmiştir.”(bkz.Prof.Mikail Bayram 99 İSİM sh.140) Mikail Hoca adı geçen kitabında bu konuyu insaflı bir şekilde işlemektedir.
81. sayfada: ‘Özkan, Kur’an bilgisine vakıf olunmadıkça müslüman olunamıyacağı kanaatindedir.’ İnsaf! Elbette Kur’an bilgisine vakıf olmanın önemi vurgulanır. Ancak, Kur’an bilgisine vakıf olmayanların Müslüman olamıyacağı görüşü kesinlikle kabul edilemez, keza edenler de mesuliyet altına girmiş olurlar. Her ne kadar bu ifade Alev Başer Hanıma atfedilse de, ben şahsen uzun birlikteliğimizde bunu duymadım. Kaldı ki Ebu Zehra’nın “İslâm Hukuku Metedolojisi”ni birlikte okuduğumuzda, Kur’an bilgisine vakıf olmayan müslümanlara âmi ya da mukallid müslümanlar denileceğinde mutabık idik.
104. sahifede İslâmcı Parti vurgusu yapılmakta ve bu içerisinde yaşanan rejim içerisinde de İslâmcı parti olacağına inancı belirtilmekte. Kendileri ile bu konuda: ’İslamcı Parti olur mu?’ başlıklı bir röportaj yapmıştım. (Haziran 1992 Yeryüzü) Kendilerine bir ara soru olarak yıllar önce söylemiş olduğu bir söze atfen: “Hiç unutmadığım bir sözünüz var ‘ağaç gölgesinde ağaç yetişmez’ demiştiniz. Bugünkü demokratik sistemi artık gölgesi olan bir ağaç olarak kabul etmiyor musunuz?” Tabii cevabı uzun oldu. Ama ben burada itiraz bağlamında kendi görüşümü paylaşmakta yarar ummaktayım. Her dünya görüşü bir dindir (yoldur) dolayısıyla partiler bu dinlerin mezhebi mesabesindedir. Bu görüşümü de kendileri ile o dönem paylaştım.
106. sayfadaki Seyyid Kutub, Ali Şeriati ve Ercümend Özkan’ın ortak özelliklerinden hareketle tasnif edilmeleri ne kadar isabetli, doğrusu kararsız kaldım. Zira birisi müfessir,diğeri sosyolog ve Özkan ise muvahhid bir aktivist. Bunların üçünün ortak kaderi toplumlarından dışlanmışlık olabilir ama kategorik olarak aynı hizaya konulmaları doğru olur mu bilemem. Keza Kutup İnkilâpcı, Şeriati tepkisel bir sosyolog, Özkan ise analitik olmaktan ya da İslâmi ilim dallarında bir ihtisas sahibi olmaktan çok cesur çıkışları olan muvahhid bir aktivist. Keza İslâmi ilimlerde önemli bir gereklilik olan Arapça konusundaki yaklaşımı sanıyorum biliniyor. Ama isterseniz tekrar hatırlatalım. İktibas’ın 189-190. Sayılarında merhum Özkan şöyle diyor: "Ben şayet İslâmı öğrenmiş isem bilmenizi istiyorum ki Arapça bilmeden Türkçe ile İslâmı öğrendim. Bir ideolojiyi öğrenmek için mutlaka başka dile ihtiyaç yoktur. Türkiye’de dünya kadar Arapça bilen insan olmasına rağmen inanınız bunların hemen hiçbirisinde komple İslâm anlayışı bulunmamaktadır. Diğer yandan Ana dili Arapça olan 100 milyon arabın bulunduğu şu dünyada hangi ülkeyi gösterebilirsiniz ki İslâmi yönetimden kırılıp geçiyor olsun, gösterebilir misiniz?.....İnsan İslâmı Arapça bilmeden de rahatlıkla öğrenebilir. Zira İslâmı bilmek hele de yaşayabilmek için dile hiç de gerek yoktur.” (İktibas’a-tan Mektuplar Eylül-Ekim 1994)
112. sayfaya geldiğimizde yazarın önemli tespitleri ile yüzyüze geliyoruz. Mesela: ‘Evet, ÖZKAN dinamik gelenek eleştirisini önemli bir düşünsel performans olarak görmek mümkündür. Fakat buradan (ve benzeri kavramlar konusunda göstermiş olduğu yüksek düzeyli performanstan) hareketle, Özkan düşüncesinin öncesiz olduğunu, daha da ileri giderek Çağdaş Müslüman Düşünce içerisinde “Okullaşmayı” gerçekleştirdiğini savlamak doğru olmaz.” Ve yine: ‘Temel ve külli konularda her soruya tatmin edici cevaplar verilir. O yüzden düşünce okullarının bağlıları “kesin inançlı” kişiler olurlar. Bu inançları, zamanın ve şartların değişmesiyle birlikte, bir anlamda kaçınılmaz olarak yaşlanır, ancak etkin oldukları dönemde, toplumların ihtiyaçlarına/sorularına cevap verdikleri için işlevseldirler…’ bu ifadeler dikkate alınması gereken ifadelerdir. Sanıyorum İslâmcılık konusundaki yazarın görüşleri isabetli olmakla beraber, bilhassa Şeriati ve Özkan’ın yaklaşımlarında, fikir üretimlerinde tepkisellik önemli rol oynamakta. Zira Şeriati Şahlık düzenine karşı, Merhum Özkan’da Lâik-kemalist düzene karşı idiler.
114. sayfadaki tahlil ve hüküm cümlesi gerçeğin bir ifadesidir. Humeyni, Mevdudi örnekliğinden hareketle; ‘küçük çaplı teşebbüslerde bile netice alamamıştır.’ Cümlesini açtığımız zaman Humeyni ve Mevdudi ‘biz’ merkezli idi. Ama Özkan ‘ben’ merkezli idi.Kendi ifadeleri ile yalnızlıktan şikayet etmelerinin de temelinde bu husus vardır. (bkz.M.Özkan Hatıralarm) Belki de Mevdudi ve Humeyni ikilisini Ercümend Bey’den farklı kılan husus, metod olarak Humeyni ve Mevdudi sürece odaklanmışlardır.
Özkan ise devlete ve sonuca odaklı bir proje/metod takip ediyordu. Yani süreç öncelikli değil, devlet öncelikli bir İslâm anlayışına sahipti.
115. sayfada Nebhani’nin mektubundan bahsediliyor, bu hiçbir zaman isbat edilememiştir. Bir ara kendisi sözlü olarak Nebhani’nin mesajını aldığını söylemişti. Ama bu konuda bir belge ortaya koymamıştır. Kendilerinin Nebhani’ye mektup yazdıklarını yine kendilerinden dinlemiştim.
120 sayfada: “Özkan, Kutub’un; -yoldaki işaretler- dışında ciddiye alınacak bir eseri olmadığı kanaatindedir .”Bu görüş kabul edilebilir bir görüş değil. Ben ve arkadaşlarım Ercümend Bey’le ilk tanışmamızın ardından; Kutup ve Mevdudi’yi ‘İslâm’ı bilmezler’ şeklinde tanımlaması halen hafızamda. Allah aşkına Fizilal, İslâm Medeniyeti, İslâm’ın Dünya Görüşü, İslâmi Etüdler ve daha birçok eser ve bunların yanında dik duruş, inkilâpcı bir çizgi adına ıslahatcı ihvandan kopuş, şehadete koşuş. Tüm bunlar dikkate alındığında Özkan’ın Kutup değerlendirmesinin anlamsızlığı bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar.
Mevdudi konusuna gelince Tefhim başta olmak üzere İslâm’da İhya Hareketleri kitabı, Kur’an’da Dört Terim vb. yine Özkan’ın söylemini boşa çıkartmaktadır.
126-127. sayfalarda: ‘Hakeza o, Cumhuriyet döneminde resmen ve alenen “İslâm Devleti kurmak amacıyla parti kuracağını açıklayan” ilk şahsiyet olması bakımından da bir sembol şahsiyettir’ ifadelerinin sloganik olduğunu düşünüyorum. Zira İslâm zaten benden, öncelikli olarak İslâmi devlet kurmamı istemiyor ki. Diğer yandan Kur’an: ‘Ey İman edenler! Yapmayacağınız/yapamayacağınızı niçin söylüyorsunuz?’ İkazında bulunuyor.
Özetle heyecanı anlarım, heyecanlanmaya saygı duyarım. Ama her heyecan kutlu doğum habercisi değil ki!
Demek isterim ki insanları, özellikle iz bırakan insanları ve olayları ait oldukları mevkii ve yerde değerlendirelim. Aksi halde tarihe şahitliğimiz yara alır. Bu yara da asırlar boyu kapanmaz. Bunun örnekleri de oldukça çok.
Not:Bahsi geçen kitabı tahlil etmemin nedeni merhum Özkan’la uzun yıllar beraber olmamın sonucu olarak bir çok görüşüne vakıf olmam ve yine birçok konuda tartişma ve müzakerelerimizin olması nedeniyle şahit olduğum, bilgim dahilinde olan ve o gün de bugün de katılmadığım bazı görüşlerini paylaşarak tarihe şahitlik görevimi yerine getirme arzumdandır. Zira Özkan sıradan birisi değildi, keza sanılanın aksine ölümüne kadar da düzeyli ilişkimiz devam etti. Nitekim, sanıyorum vefatından iki gün önce Çorum’dan telefon etti ve benden 1990 yılında İran Mahabat havaalanında geçen bir konuşmanın teyidini istemişti.
Sonuç olarak bu tahlil yazısını kaleme almamın nedeni gelecek kuşaklara borcumdan dolayıdır. Ve yine gelecek kuşakların yanlışları doğru kabul edebileceği endişem bu yazıyı yazmama neden oldu.
16 OCAK 2022
Yorumlar
2