Sudan İç Savaşı ve Nedenleri
Sudan, Nil nehri kıyısında, Kızıldeniz' de 853 km. kıyısı bulunan, nehrin aşağısında Mısır'ın, yukarısında Etiyopya'nın bulunduğu 1886 bin kilometrekare yüz ölçümüne sahip ve dünyanın 16. en büyük ülkesidir. Sudan 46 Milyon nüfusu ve yine tarıma elverişli geniş arazilerin bulunduğu, yeraltı ve yerüstü zenginliklerin yoğun olduğu ve fakat halkının günlük ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar da beceriksiz bir ülke. Öyle ki 50 milyon sağılabilr inek sahibi olan Sudan halkı, günlük süt ve süt ürünlerine yeterince ulaşamamaktadır.
Sudan, 1956'da İngilizlerin ülkeyi terketmesi ardından bağımsızlığını kazanmış olsa da o günden bu güne çeşitli darbelere sahne olmuş bir ülke. En çok dikkat çeken darbelerden biri olan Sudan tarihine '25 Mayıs Darbesi' diye de geçen ve 16 yıl süren, Nisan 1985' de sona eren Cafer El-Numeyri darbesidir. Bu darbenin sona ermesi ardından her ne kadar içlerinde Sadık El- Mehdi'nin de bulunduğu 3 sivil hükümet kurulsa da Tuğgeneral Ömer El-Beşir 30 Haziran 1989'da yaptığı bir darbeyle Sadık El- Mehdi hükümetini devirerek yönetimi ele geçirdi.
Ömer El-Beşir yönetimi oldukça çalkantılı ve çeşitli darbe denemeleri ile geçti. El-Beşir döneminde birçok olay olmakla beraber Güney Sudan'ın bağımsızlığı ve Darfur olayları bunların en öne çıkanlarıdır.
Kısaca Darfur'u hatırlayalım. Darfur'da ilk hareketlenme 2002'de başladı. 2008'e gelindiğinde neredeyse Darfur'a yönelik baskı ve zulümler doruk noktasına ulaştı. El-Beşir yönetiminde 2002 yılında askere alınan Sudan'lı bir askerin ifadesi zulmün boyutlarını ortaya koymaya yeter sanıyorum. Asker, 'vatani görev' adı altında cepheye sürüldüğünde diyor ki: ' Köylere gidip ateşe verirdik. Subayların emri böyle idi. Emirlere uymadığımız zaman cephe gerisinde subaylar bizi vururlardı.' Yaptıklarının en kötüsünün de küçük kız çocuklarına tecavüze zorlanmaları olduğunu söylüyor. (Yasemin Çongar, Taraf gaz. 06.03.2009). Oysa Darfur'da yaşayanların neredeyse tamamı Müslüman ve belki de İslam dünyasında en fazla Kur’an hafızı Darfurlularda mevcut. Ancak El-Beşir Arap, oysa Darfurlular Afrikalı. Funlar, Dinkalar, Hubalar belki de Sudan nüfusunun yarısına tekabül ediyor. Ama olsun El-Beşir'e göre ölmelerinde bir mahsur yoktu (Bu nasıl bir İslâm anlayışı ise!). Nitekim 2002'de başlayan hareketlilik sonrası 2009'a gelindiğinde 300 bin Darfurlu öldürülmüştü. El-Beşir etnik, bölgesel ve ekonomik olarak Darfur'u, Güney Sudan'ı dışladı. Sonunda Güney Sudan, zengin petrol ve yeraltı kaynakları ile Sudan'dan koptu.
Elbette mahkeme kadıya mülk değildir. Sudan, Ömer El-Beşir'e de mülk olmadı. Kendisi gibi bir asker olan Savunma Bakanı Korgeneral Avad b. Avf 11 Nisan 2019'da yaptığı bir darbeyle El-Beşir'i devirdi. Avad b. Avf'da 24 saat sonra istifa etti ve görevi Korgeneral Abdülfettah el-Burhan'a devretti. Bakalım El-Burhan Sudan'ı ne zamana kadar idare edecek?
SON ÇATIŞMALARIN ARKAPLANI
Çatışan taraflar Sudan ordusu yani devlet başkanı El-Burhan'a bağlı güçler ile öncülüğünü Sudan Hızlı Destek Kuvvetleri komutanı Hamdan Dakalu'nun yaptığı paramiliter güçlerdir.Bu güçler,Darfur’da katliam yapan Cancavidlerin resmiyete dönüşmüş şeklidir. Bu gücü oluşturan da El-Beşir olmuştur. Çatışma hiçbir şekilde Sudan halkının refahı için değildir. Hamideti diye de isimlendirilen paramiliter gücün komutanı her ne kadar gayesinin devleti ve demokrasiyi savunmak olduğunu söylese de, bu gerçeği yansıtmıyor. Zaten neredeyse %50'si açlık sınırında olan Sudan halkının ihtiyacı,beklentisi kimin yöneteceği değil, kimin huzur sağlayacağı; etnik, ekonomik, siyasal açıdan kimin halk için birşeyler yapacağıdır. Ama ufukta yakın bir gelecekte huzur gözükmüyor. Olan, tıpkı İngiliz atasözünde olduğu gibi filler çarpışıyor, çimenler eziliyor.
İran'da, Yemen'de olduğu gibi devletin yasal silahlı güçlerinin yanında farklı bir silahlı güç yada paramiliter gücün varlığı her zaman sıkıntı doğurur. Aklı başında, hiçbir devlet buna müsade etmez, etmemelidir. İran'da Devrim Muhafızları, Yemen'de Husiler, Sudan'da Hızlı Destek Kuvvetleri evet bunlar bulundukları ülkelerde huzursuzluğa sebebiyet verebilirler. Mesela İran'da Mehdi Haşimi olayında(1987) devrim önderi Humeyni ağırlığını koymasaydı Devrim Muhafızları ciddi olaylara neden olabilirdi.
Doğrusu %50'ye varan yoksulluk, %80 civarında seyreden enflasyonun olduğu Sudan'da hangi yönetim halkın derdine çare olacak? Oysa Şili, Peru, Avustralya, Rusya ve Meksika'dan sonra en çok bakır madenine sahip bir ülke Sudan. Yine oldukça geniş ve verimli, ziraata elverişli toprakların sahibi. Sudan, ayırımcı olmayan, ötekileştirmeyen bir yönetimle bölgede Afrika’nın en saygın ve en zengin ülkelerinden biri olabilir.
Sudan’daki iç savaş ve kargaşayı tahlil eden bir kısım Sudan seçkinleri olanları dış güçlerin eseri ve komplosu olduğunu söylüyorlar. Öğrencilik yıllarımda bir kompozisyon ödevi vermişti edebiyat hocamız; ‘Bana, benden gelir her ne gelirse, başım rahat bulur dilim durursa’ diye. Yani Sudan elitlerinin ve hakim güçlerin olanları başkalarına yükleme lüksü yoktur. Kaldı ki onların dediği gibi bile olsa; Kur’an bu konuda net bir şekilde hükmünü ortaya koyuyor: ‘Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yol üzerindeyseniz sapkınlar size zarar veremezler.’ (Mâide/5)
SUDAN’DAKİ ÇATIŞMALARDA DIŞ GÜÇLERİN ETKİSİ YOK MU?
Olmaz olur mu, elbette vardır. Kızıldeniz’e 853 km sahili olan, ortasından bereketli Nil nehrinin geçtiği, birçok yeraltı ve yerüstü zenginliklere sahip bir ülkeye dış güçler seyirci kalır mı? Başta Amerika, Rusya, Çin, Fransa olmak üzere çeşitli ülkeler Sudan üzerine hesaplar yapıyorlar. Elbette Türkiye’nin de Sudan üzerinde bir hesabı var. Zira 1821’de Mısır Valisi Kavalalı M. Ali Paşa zamanında Osmanlı’ya yakın olan Sudan’a o tarihten günümüze Türkiye hiçbir zaman ilgisiz kalmadı. Bu yakınlık ve yaklaşım yukarıda adını verdiğim ülkeler gibi emperyal amaçlı yaklaşım değil, kardeşlik ve hizmet odaklı bir yaklaşımdı. Washington ve Moskova Sudan üzerine kıyasıya bir rekabet ve rol kapma peşindeler.Türkiye, El-Beşir zamanında Sevakin adaları konusunda bir talepte bulundu ve 365 yıl Osmanlı’nın adeta Kızıldeniz’de bir liman adası olan Sevakin, El-Beşir tarafından Türkiye’ye tahsis edildi. Bu bile Arap dünyasında çeşitli tenkitlere neden oldu.
Sudan’da görünen iktidar kavgasında, Amerika’nın, Rusya’nın ve Çin’in de Sudan üzerindeki emellerini de unutmamak lâzım. Zira Amerika ve Rusya, Sudan özelinde ciddi bir şekilde çarpışıyorlar. Bu çarpışma askeri manada değil elbette. Ancak Çin ise alesta bekliyor. Zira Çin, gittiği yerlere ABD ve Rusya gibi askeri gücüyle değil, yatırım gücüyle gidiyor. Amerika, Sudan’daki iç savaş nedeniyle tüm elçilik görevlerini tahliye etse de, Kızıldeniz’de kıyısı bulunan ve Sudan’a oldukça yakın Cibuti’ye askerlerini indirdi bile. Keza Rusya’nın Wagner gücü zaten Sudan’da. Türkiye ise kısmen Çin modeli gibi Sudan’da. Yani askeri ile değil yatırım ve hizmeti ile.
Sonuç olarak Sudan'daki çatışmalar görünüşte iki generalin iktidar kavgası olarak algılanıyor. Oysa bu çatışma ve kavgada ‘Arap Baharı'nın bir uzantısını da görmek mümkün. Şöyle ki; Arap Baharı, Arap dünyasına huzur ve bahar getirmedi, aksine zulüm ve açlık getirdi. Keza Arap Baharı'nı demokrasiye geçiş imkânı olarak değerlendirenler de buna muvaffak olamadılar. Tıpkı Mısır, Tunus ve Suriye örneğinde olduğu gibi. Muhammed Mursi, demokratik yollardan iktidara geldi, bir yıl sonra darbeyle uzaklaştırıldı. Keza Tunus'ta Gannuşi demokratik bir mücadeleyi ve yöntemi denedi, uyguladı, lâkin ona da izin verilmedi. Mursi öldü, Gannuşi hapiste,Suriye’de olanlar malûm. Halkı Müslüman olan ülke halkı, demokrasiye ve Batıya güvenerek hesap yapmamalıdır. Zira Batı dünyası Demokrasiyi; ancak inandıkları dinlerin, dünyaya yönelik hükümleri bulunmayan toplumlar ve ülkeler için uygun görmektedirler. Hulâsa, Sudan trajedisinin arkaplanında görünmeyen ve belki de dillendirilmeyen bir başka neden de 'İHVAN' Faktörü. Arap Baharı sürecinde beklediğini bulamayan ve bulduğunu da kaybeden bir 'İHVAN' sendromu ile karşı karşıyayız. Örnek vermek gerekirse şu anda Sudan'da yaşanan ve iki general arasında iktidar kavgası olarak görünen olayları 'İHVAN' ezikliğinin bir sonucu olarak da okumak mümkün. Nitekim Yemenli Tevekkül Karman, Mısırlı Ahmed Mansur, Moritanyalı Muhammed el-Şankiti ve daha birçok ihvan orjinli şahsiyetler general Burhan'ın safhında yer almaktadırlar. (Bkz. Sudan Fitnesi Mişari Zeydi Şarkul Avsat 1 Mayıs 2023) Sudan'a dünya seyirci ama olan halka oluyor, Sudan'ın geleceğine oluyor.
Prof.Dr.Enver Arpa, El-Beşir yönetimine duyulan tepkiyi şöyle ifade ediyor:”Bilindiği üzere Sudan Devleti 1983 yılında Cafer Numeyri döneminde sosyalist rejimi bırakarak İslâmi yönetime geçmişti.Bu geçişte merhum Hasan Turabi’nin etkili olduğu ifade edilmektedir.1989 yılında yönetimi ele geçiren İslâmi Hareket mensubu Ömer El-Beşir bu rejimi daha da güçlendirecek bir politika izlemiştir.Sudan’da 30 yıla yakın süren bu rejimin başka ülkelerde de örnek olabileceği düşüncesi El-Beşir yönetimini bölgesel ve küresel aktörlerin hedefi haline getirmiştir.”(Hertaraf Haber 2.5.2023) Özetle Sudan’daki savaş yalnızca iki general arasında cereyan eden iktidar savaşı değil. Bu savaş aynı zamanda Afrika’da İslâm’ın yönetimde yer almaması ve yine aç gözlü küresel güç odaklarının ekonomik çıkar savaşıdır da.
3 Mayıs 2023
Yorumlar
1