DEMOKRASİ VE TUNUS

 Yunan site devletindeki rejimi tanımlamak için ortaya çıkan ‘demokrasi’ halkın kendi kendisini yönetme esasına dayanan bir rejimdir. M.Ö.5. ve 4.Yüzyıllarda ortaya çıkan bu kavram, zamanına göre tepkisel bir doğuştur.

Demokrasinin tarihi seyrini bir tarafa bırakarak ifade etmek gerekirse; günümüzde genelde kapitalizmin, özelde Hristiyan dünyasının bir sömürü ve hükmetme aracı olarak kullanılmaktadır.

Halkı Müslüman olan ülkeler ve üçüncü dünya ülkeleri için genel olarak tatbikine izin verilmeyen bir dünya görüşüdür.

Demokrasi konusunda iki ayrı görüş vardır:Bir kısım siyaset bilimci, siyasetçi, yazar, vs. demokrasinin bir yönetim biçimi olduğunu söylüyorlar. Abdülkerim Suruş, Haydar Nakvi, Roger Garaudy bunlardan bazıları. Keza bir başka görüşte demokrasinin bir dünya görüşü olduğu, belirli bir yasama kaynağının mevcudiyeti ki o da insan aklıdır ve yine temel akide (inanç) ve yasama kaynağı ile örtüşen bir nizamının, uygulama esas ve prensiplerinin olduğunu ifade eden görüş/görüşler. Bu görüşün başını Seyyid Kutup, kısmen Mevdudi, Aliya İzzetbegoviç ve M. Fadlallah çekmektedir. 

Ben, şahsen ikinci görüşten yanayım. Zira eğer demokrasiye bir yönetim biçimi dersek, Cumhuriyete ne diyeceğiz? Oysa demokrasi bir dünya görüşüdür. Hatta dinin genel tarifinden hareketle ifade etmek gerekirse, temel akidesi ve o akideye dayalı nizamı-uygulama esasları olan her görüş bir dindir.

Keza dinler iki kategoride ele alınır: vahye dayalı din ve vahiy dışı dinler. Yine dinlerin karakterini belirleyen temel unsurların başında yasama kaynağı gelmektedir. Bu cümleden olarak İslami dünya görüşünün yasama kaynağı 'vahiy'dir. Sair dinlerin yaşama kaynağı ise 'insan aklı'dır. Yasama kaynakları taban tabana zıt olan iki ayrı dünya görüşünün yakınlığı ya da ayniliği ifade edilemez. Zaten tüm peygamberler geldikleri toplumlarda onları Allah'a çağırmaktan çok, Allah'ı birlemeye/Tevhide, yerlerin ve göklerin hemen her şeyin hâkiminin Allah olduğu gerçeğini tebliğ etmeye çalışmışlardır.

Muhatapları ise bu tebliğe karşı iki nedenle muhalefet ettiler. Birincisi tek ilâh inancını kabullenmemek, ikincisi ise o tek ilâh olan Allah’ın Rabb’lık sıfatına katılmadılar. Yani Allah var, ortakları da var ve o Allah bizim dünya işlerimizi hükmedemez dediler. Bu nedenle de Allah'ın Rabb’lık sıfatını reddettiler. 

Şimdi, günümüzde demokrasi ve İslam’ı yakınlaştırmak isteyen görüş sahipleri, acaba İslami kimlikleri ile neyi istediklerinin ya da neye ortak olduklarının farkındalar mı?

‘Ben demokratım ve demokrasiye inanıyorum.’ diyen Müslüman, Kur'an karşısında, Resullerin sahih sünnetleri doğrultusunda kendilerini muhasebeye çekseler nasıl bir hükümle karşılaşırlar acaba?

Evet. Müslüman cumhuriyetci olabilir ama demokrat olamaz. Zira demokrasi bir dünya görüşü iken: Cumhuriyet bir toplumun tercih etmiş olduğu dünya görüşünün toplumun katılımı ile tatbik edilmesinin adıdır. Bu nedenle Demokratik Cumhuriyet olabilir, Sosyalist Cumhuriyet olabilir, İslam Cumhuriyeti olabilir. Ancak Sosyalist İslam olamayacağı gibi Demokratik İslam'dan da söz edilemez.

Niçin bu girişi yaptım?

Efendim! Dinlerinin dünyaya yönelik hükümler ifade etmemesi sonucu Hristiyan dünya için ya da Milâttan önceki özellikle şehirli toplumlar için ortaya atılmış bir dünya görüşüne İslami aidiyeti olan ülkelerde, İslami kimliği olan birey ve toplumlarda sahipleniyorlar. Oysa inandığımız din, İslam biz insanların/inananların nefsimizle, Rabbimizle ve diğer insanlarla olan tüm ilişkilerimizi tanzim eden bir dindir. Böylesine mükemmel bir dine sahip olanların, insan aklının ortaya koyduğu din ya da dinlere sahiplenmeleri kabul edilemez. Zaten onlar da bizi, Müslümanları - inananları kendilerinden kabul etmiyorlar. Yüce Allah Kur'an'da net bir şekilde buyuruyor: “Sen onların dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hristiyanlar senden asla razı olmazlar…” (2/120)

Halkı Müslüman olan ülkelerde ve özellikle demokrasiye sahiplenen, ülkelerinde demokrasinin geçerli olmasını isteyenler için bugüne kadar Hristiyan dünyası, onların önderleri acaba halkı Müslüman olan ülkelerde velev ki DEMOKRASİ yönetim biçimi olarak algılansa bile bu uygulamanın batı standartlarında tatbikine izin vermişler midir?

Türkiye 1946'dan bu yana sözde demokrasiye sahiplenen bir ülke. Ama başına ne geldiyse bu yüzden geldi. 1960 İhtilâlini yapanların neredeyse tamamı Amerika'da eğitim almış subaylardan oluşmaktadır.

Onlara kendi hatıratlarında halkın tercihi ile iktidara gelmiş olan DP’ye karşı 1954 seçimleri sonrası bizzat Amerikalılar tarafından ihtilâl komiteleri oluşturulduğu ifade edilmektedir. İşte size bir örnek MBK üyelerinden Orhan Erkanlı’nın: ’Anılar, Sorunlar, Sorumlular’ kitabı bu anlattıklarımızı neredeyse tek tek ortaya koyuyor. Ve yine Cumhuriyet Gazetesi’nin 1960 İhtilali sonrası Temmuz ayında başlayan ve Cevat Fehmi Başkut’un MBK üyeleri ile yaptığı röportajlar, 1960 ve sonrasındaki tüm darbe ve muhtıralarda Hristiyan dünyanın tertip ve oyunlarını sergiliyor.12 Eylül sonrası dönemin ABD Başkanı’nın darbeciler için kullandığı ‘bizim çocuklar’ sözlerini henüz unutmadık..

Bunların niçin anlatıyorum?

Malûmunuz geçtiğimiz günlerde Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said hükümete karşı bir darbe yaptı. Kendisinin Cumhurbaşkanı seçilmesinde özellikle ikinci turda yoğun destek veren Nahda Partisi ve onun liderine karşı ciddi suçlama ve dışlamalarda bulundu. Yani Gannuşi’ye: “Sen ne kadar demokrat olursan ol, Tunus’a ne kadar demokrasi getirme heves ve çabasında olursan ol benim efendilerim Fransa, Avrupa, Amerika ve dahi Suudi Arabistan, BAE, Körfez ülkeleri sizi istemiyor.” dedi.

Niçin istemiyorlar?

Hristiyan dünyası bilinen tavrını sergiliyor. Türkiye örneğini verdik. Geçmişte somut Cezayir örneği de var. 1991 Cezayir seçimlerini hatırlayalım. 1989 Anayasası’na göre kurulan FİS ve onun lideri Abbas Medeni ve arkadaşları gayet demokratik olarak seçimlere girdiler ve İlk turda katılımın (%56) yaklaşık %78’ni aldılar. İkinci tur seçimlerin yapılacağı hafta askeri darbeyle yüz yüze geldiler. Dahası o darbe sonrası Cezayir Cuntası 120 bin Cezayirlinin katledilmesine imza attı. Ocak 2006'da Filistin’de eski ABD Başkanı Carter’in de gözlemci olarak katıldığı parlamento seçimlerinde seküler Fetih örgütüne karşı İslami aidiyeti olan Hamas 132 sandalyenin 76’sını aldı. Ne var ki bunu da kabul etmediler. Zira onlar Batı dünyası, Hristiyan dünya diyor ki demokratik seçimler sonuç itibariyle bizim tercih ettiklerimizin kazanması ile geçerlidir. 1995 seçimleri sonrası ve yine 28 Şubat sürecinde RP ve Erbakan'a aynı şeyi yapmadılar mı?

Tunus’ta Nahda Partisi ve onun lideri Gannuşi 22 yıllık sürgünden ülkesine dönerken gazeteciler ona sordular: “Humeyni modeli bir devrim mi yapacaksınız?” Gannuşi hayır dedi, demokratik bir Tunus inşa edeceğiz dedi. Hatta Türkiye'yi ve Recep Tayyip Erdoğan'ı da örnek gösterdi. Kendileri de ihvan çizgisinde bir parti ve lider olmalarına rağmen gayet yapıcı, toplum beklentilerine cevap olabilecek nitelikte cevaplar verdi. Nitekim Yasemin Devrimi (17 Aralık 2010) sonrası geldiği Tunus'ta iktidara da, Cumhurbaşkanlığı'na da talip olmadı. Mısır'daki İhvanın düştüğü hataya düşmedi. Ama buna rağmen başta Fransa ve BAE, Nahda’nın ve Gannuşi’nin varlığına, etki gücüne tahammül edemediler.

 Niçin?

Çünkü Nahda’nın benimsemiş olduğu demokratik yöntemi ne Batı / Hristiyan dünyası ne de Arap monarşileri asla istemiyorlar. Eğer halkı Müslüman olan ülkelerde halkın tercihleri kabul edilirse halklarına rağmen iş başında bulunan Arap yönetimleri sıkıntıya düşerler. Nitekim başta Şarku’l-avsat olmak üzere çeşitli Arap basınındaki yazarlar, iktidarda olmadıkları halde Nahda Hareketini ve Gannuşi’yi diktatörlükle suçlamaktalar. Raşid el. Gannuşi’nin: ‘İslam Devletinde Kamusal Özgürlükler’ kitabını değerlendiren Fahd Süleyman Şukeyran  (29.7.2021 Şarku’l-avsat) Gannuşi’nin adı geçen kitapta Hüsnü Mübarek'in: ‘İslamcı kuramların hepsinde amacı iktidara gelmek sonra da diktatörlük yapmak’ sözüne atıfla: Şuranın uygulanmasında, politikaların oluşturulmasında ve hükümlerin çıkarılmasında İslami özgürlüklerinin model alınması gerektiği tezinden hareketle Gannuşi’nin şahsında Nahda başta olmak üzere Tunus İhvanını mahkum ediyor. Zira onlara göre Hakk’ın ve halkın istekleri değil batının ve elitlerin istekleri makbuldür.

Tunus'taki darbede elbette Türkiye’nin de payı var. Zira Gannuşi ve Nahda Hareketi AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan'dan etkilenmektedir. Zira Türkiye'nin bilhassa Fransa'nın K. Afrika ve Batı Afrika'daki menfaatlerine çomak sokması, Libya’da Hafter'i devre dışı bırakması, Doğu Akdeniz politikaları, Ortadoğu'da, İslam coğrafyasında etkinliğinin artması başta Fransa olmak üzere tüm Avrupa'yı tedirgin etmekte. Keza İslami olmasa da halkın oyları ile neredeyse 20 yıl AK Parti iktidarının devam etmesi BAE şahsında monarşi ve krallık yönetimlerini rahatsız etmekte. Dolayısıyla Tunus’ta gerçekleşen Kays Said darbesini Türkiye'ye karşı yapılmış bir darbe olarak da okuyabiliriz.

Sonuç olarak demokrasi gerek yönetim biçimi ve gerekse dünya görüşü olarak halkı Müslüman olan ülkelere layık görülmemekte.

Varsın demokrasi her çeşidi ile onların olsun. İslam bize yeter.

2 Ağustos 2021 

Paylaş