metrika yandex
  • $44.26
  • 50.83
  • GA51000

Haberler / Yorum - Analiz

TARİHSEL BİR KAVŞAKTA YÜZYILIN SEÇİMİ | CEVAT ÖZKAYA

17.06.2023

“Soğuk Savaş sonrasında yıkılan dünya düzeni hâlâ bir statükoya kavuşmadı. Önümüzdeki üç beş yıl içinde şiddetli mücadelelerin olacağını varsaymalıyız. Bu mücadelede pozisyon alamayan bir Türkiye’nin hak ettiği yerde olma imkânı yoktur.”

“Millet İttifakı’nın ‘Ortak Politikalar Mutabakat Metni’ adıyla kamuoyu ile paylaşılan hayli iddialı ve ayrıntılı yol haritasında Avrupa ve ABD eksenli bir dünyaya bağlılık düşüncesinin, yazılanların genel havasına hâkim olduğunu görüyoruz.”

 

 

 

 

Her seçim önemlidir. Her seçim bir önemli tercihtir. Ancak 14 Mayıs 2023 tarihindeki çifte seçimin Türkiye’nin en önemli ve kritik seçimlerinden biri olduğunu söylemek, bir gerçekliğin açık ifadesidir. Bu hem iç politika açısından hem de dış politika açısından böyledir.

2002 seçimleri Türkiye’nin seçimli siyaset tarihinde bir dönüm noktasını işaret etmektedir. Daha önceki seçimlerde halkın oyuyla iktidara gelen siyasi partiler, halkın oyunun itibarını küçülten, düşüren kurumlara karşı mücadele etmelerine rağmen, yeterli etkinliği sağlayamamış ve bundan hep şikâyetçi olmuşlardır. Seçim kazanan siyasi partiler bir nevi aileden olmalarına rağmen, onlara iktidar alanının önemli bir kısmı kapatılmıştır. 2002 seçimlerini kazanan siyasi parti ise, nispeten aile dışından olduğu için öncekilere nazaran daha sert muamelelere maruz kalmıştır.

Seçimli Siyasi Tarihimizin En Önemli Seçimi

Yakın tarihe göz attığımızda bu mücadelenin izlerini açık bir şekilde görürüz. AK Parti iktidarının başlangıç dönemlerinde, iktidar alanının bir büyük kısmını kullanan ve bu konumlarını kaybetmek istemeyen siyaset dışı aktörlerin, siyaseti domine etme politikalarına karşı siyasal iktidar mücadele etmek zorunda kaldı. İktidar alanının büyük bir kısmını işgal eden anayasal kurumlar ve kendilerine eklemli bazı siyasi partilerin ve kendilerine eklemli sermayenin de desteğini alarak seçim kazanmış partiyi iş yapamaz hâle getirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Cumhuriyet mitinglerinden parti kapatma davasına, 27 Nisan e-muhtırasından MİT krizine, 17/25 operasyonlarından 15 Temmuz’daki darbe girişimine varana kadar sayısız engeller çıkardılar.

Dayandığı seçim sandığını ve sine-i milleti her zaman meşruiyetinin yegâne gerekçesi sayan siyasi iktidar, devlet kurumlarını yönetmek ve onları hizmet için yönlendirmek bir yana, milletin verdiği iktidar yetkisini kullanmak için bir kısım kurumlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Bir yandan bu mücadeleyi yürütürken, diğer yandan da kendisine iktidar yetkisi veren milletin arzu ve isteklerini gerçekleştirmek için yoğun bir çaba harcadı.

Türkiye’de iktidarda kalmanın bir rodeo oyununa benzediğini söylemişti Süleyman Demirel, halkın hizmetinde olmak sizi iktidarda tutmaya yetmiyordu. Kural dışı olarak sizi düşürmek isteyenlerden korunacak ve bir taraftan da mesafe katetmeye çalışacaktınız. Aynı zorluğu çok fazlasıyla AK Parti iktidarı da yaşadı. Seçilmiş siyasi iktidar, milletin kendisine verdiği iktidar alanını genişletmek ve bu alanı işgal eden kurumları asli görevine döndürmek için hiç de küçümsenmeyecek bir mücadele verdi.  Ne var ki aydınlanma hıncıyla hareket eden münevverler o yıllarda yazdıklarını unutmak pahasına AK Parti’nin icraatları ile darbecilerin yaptıklarını bir tuttular hatta seçilmiş iktidarın “yarı-teokratik” diye töhmet altında bıraktıkları uygulamalarını “çok daha beter bir yönetim biçimi”[1] diyerek darbecileri temize çıkarmaya yeltendiler. ( Murat Belge, “14 Mayıs Seçimi”, Birikim Güncel, 24 Nisan 2023.)

Bugün baktığımızda sivil siyasetin önünün açılmasına dönük mücadelede ciddi bir mesafe alındığını görüyoruz. Buna rağmen, milletin seçilmiş siyasete tahsis ettiği iktidar alanının tamamının milletin emrine amade kılındığını söylememiz hayli zor. Millî irade iktidarın merkezinde konumlanmış değil henüz. Bu bakımdan 14 Mayıs 2023 seçimlerini millî iradeyi merkeze taşıma seçimleri şeklinde nitelendirmek doğru olur kanaatindeyim. Dolayısıyla sadece yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı’nın değil, yasama organındaki çoğunluğun da Cumhur İttifakı’na teslim edilmesi bu açıdan hayatidir.

Başka bir ifadeyle bu seçimler, millî iradeyi merkezde konumlandırma çabası ile seçilme lüzumunu hissetmeden iktidar kullanma ayrıcalığını terk etmek istemeyen dış destekli vesayet kalıntılarının ve onların siyasi ve sermaye uzantılarının mücadelesi şeklinde geçiyor. Her iki kesim de bunun hayati bir mücadele olduğunu biliyor. Vesayet kalıntıları ve embeded güçler bunun son şansları olduğunu, seçimi kaybederlerse ayrıcalıklı değil normal yaşamak zorunda kalacaklarını biliyorlar, bu da onları stresli ve huysuz yapıyor; sertlikleri ve hırçınlıkları, Anglosaksonların denetimindeki Batı dünyasının yoğun desteğine rağmen seçimi kaybetme ihtimalinden kaynaklanıyor.

Normal bir siyasi mücadele sınırlarını aşan tutum ve davranışlarının ana sebebinin bu seçimi kaybetme ihtimali olduğunu düşünüyorum. Bu ihtimal önümüzdeki günlerde belirgin hâle geldikçe daha şiddet içeren ifadelerin dolaşıma sokulacağı, provakatif ifade ve davranışların şimdilik nispeten sakin duran siyasi liderlerin üsluplarına da yansıyacağını öngörmek gerekir. Gelinen noktada şunu da mutlaka eklemeliyiz ki, iktidarın bu provakatif eylem ve söylemlere hazırlıklı olması, seçimleri sükûnetle ve kurallara uygun olarak sonuçlandırma konusunda dikkatli olması gerekir.

2023’ün En Önemli Seçimi Türkiye

Yukarıdaki başlık bir yabancı basın organı tarafından Türkiye seçimleri ile ilgili kullanılmıştır. 14 Mayıs seçimleri sadece Türkiye’de değil dünya basınında da ilgiyle takip ediliyor. Uluslararası basında gün geçmiyor ki, seçimlerle ilgili bir haber çıkmasın. Bu haberlerde 2023 yılında dünyada yapılacak seçimlerin en önemlisinin Türkiye’deki 14 Mayıs seçimleri olduğu ifade ediliyor.

Ancak dünya basınında çıkan haberler ve yazılar bir gazetecilik ve habercilik olayı ve objektif değerlendirme sınırında kalmıyor. Bu yazı ve değerlendirmelerin baskın bir çoğunluğunda muhalefeti destekleyen ve iktidarın mutlaka düşürülmesi gerektiğini ifade eden açık bir tarafgirlik sergileniyor. ABD merkezli Politico dergisindeki Nektaria Stamouli imzalı “2023’ün En Önemli Seçimi Türkiye” başlıklı yazıda politik tarafgirlik açık bir şekilde ifade ediliyor.  Derginin “Türkiye Gözlemleri’ köşesinde 14 Mayıs seçimlerinin Avrupa ve Ortadoğu üzerindeki etkileri irdeleniyor. “Bu seçim Mustafa Kemal Atatürk’ün laik cumhuriyetinin 100. yılında yapılıyor. Eğer Erdoğan kazanırsa 85 milyonluk jeostratejik değere çok daha kalıcı bir damga vuracak. Bu, Batı’yı korkutmaktadır.”

Yazının devamında bu korkunun sebepleri üzerinde duruluyor. Kazanan liderin Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinde söz sahibi olacağı, ülkenin AB, ABD ve Rusya ile ilişkilerini belirleyeceği ifade ediliyor. Türkiye’nin Ukrayna, Doğu Akdeniz politikalarının seçilecek lidere göre şekilleneceği vurgulanan yazıda bu politikaları belirleyenin Erdoğan olması açıkça istenmiyor.

Foreign Policy dergisinde çıkan bir yazıda ise Türkiye muhalefetinin Batı yönelimli olduğu belirtiliyor. “Türkiye’deki muhalefet güçlü bir biçimde Batı yönelimlidir, Batılı yatırımcıları geri çekmek için her şeyi yapmaya hazırdır.” AFP (Agency France Press) 14 Mayıs seçimlerinin Osmanlı sonrası Türkiye tarihinin en önemli seçimleri olduğunu ifade ediyor. “Gelecek ay yapılacak seçimler genel olarak Türkiye’nin Osmanlı sonrası tarihinin en önemli seçimi olarak görülüyor.”

Mısır’ın en eski gazetelerinden Al-Ahram gazetesi seçimleri ister muhalefet kazansın ister Erdoğan ‘Türkiye-Mısır ilişkilerinde iyileşme olmalı.” çağrısı yaptı. Azerbaycan haber ajanslarından Report. az, “Erdoğan’ın Liderliği: Türkiye Yüzüncü Yılına Doğru Adamla Giriyor” manşetiyle, Erdoğan hükûmetini, modern Türkiye’nin yüz yıllık tarihinde “en uzun ömürlü ve en kararlı hükûmet” olarak övdü.

Örnekleri çoğaltmak mümkün… Ancak Anglosaksonların öncülüğünü yaptığı Batı dünyasının, Türkiye muhalefetini açıkça desteklediği görülüyor. Muhalefetin seçimi kazanması hâlinde Batı’yı herhangi bir biçimde tedirgin etmeyeceğine, korkutmayacağına ve Batı’yla uyumlu bir siyaset izleyeceğine eminler. Ancak Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye’nin dış politikasından aşırı endişe duydukları açık! Dış basının bu değerlendirmeleri Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı’nın iki farklı ve birbirine zıt Türkiye tahayyülüne dayandığını teyit ediyor.

İki Zıt ve Farklı Türkiye Tahayyülü

14 Mayıs seçimlerini ve bu süreçte sergilenen politikaları sadece Türkiye’nin iç politik perspektifiyle değerlendirmek doğru sonuçlar vermez. Bu seçim sürecinde oluşan eğilimler ve siyasal gruplaşmalar, önümüzdeki zamanlarda Türkiye’nin küresel ilişkilerdeki yerini ve ağırlığını belirleyecek. Buna göre Erdoğan’ın liderliğinde simgeleştiği biçimiyle, milleti özne hâline getirecek politikalar daha net ve hızlı bir biçimde hayata geçirilmeye devam edecek. Türkiye’deki insanların geçim sıkıntısı, eğitim sorunu, barınma ihtiyaçları daha iyi seviyelere getirilecek. Halkımıza özgüven aşılayan, özgüvenini yükselten, “Bende yapabilirim!” duygusunu daha da geliştiren teknik gelişmeler devam edecek. Bu teknolojik gelişmeleri ne için kullanması gerektiğini bilen nesillerin yetişmesi de sağlanacak.

Buna bağlı olarak Türkiye’nin bütünlüğünün sorgulanmayacağı bir iklimin oluşturulması, bunun ötesinde Türkiye’nin gönül coğrafyasından başlayarak yakın coğrafyalara da uzanan bölgelerde bir taraftan kültürel ilişkileri geliştirirken, diğer yandan da kazan-kazan ilkesiyle ekonomik ilişkileri de içeren -zaten devam eden- politik uygulamanın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması sağlanacak. AK Parti seçim beyannamesinin yukarıda çok kısaca açıkladığımız Türkiye tahayyülünü, daha kapsamlı ve ikna edici bir şekilde ifade ettiğini görüyoruz. Cumhur İttifakı partileri arasında Türkiye tahayyülü konusunda bir mutabakatın olduğu da söylemlerinden açıkça anlaşılıyor.

Millet İttifakı’nda birbiriyle insicam içinde bulunması çok zor olan bileşenlerin her birinin ayrı bir Türkiye tahayyülü olduğunu söyleyebiliriz. Seçim kazanılmadığı takdirde iç savaş çıkabileceğini söyleyen Bese Hozat benzeri PKK liderlerinin vesayetinden kurtulamayan HDP (Yeşil Sol Parti) ile ittifak mecburiyeti Türkiye’nin bütünlüğü konusundaki söylemleri de muğlak ve tartışmalı hâle getiriyor. Türkiye’nin gönül coğrafyası ile ilişkilerden bu bağlamda söz konusu edilemiyor.

Ayrıca, Atatürk Havalimanı’nda yapılan ve yıldan yıla katılımcı, yarışmacı sayısı ve etkinliği giderek artan TEKNOFEST’in açılış gününde Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu’nun yayımladığı video teknolojik yerli ürünlerin desteklenmeyeceği duygusunu uyandırır mahiyetteydi. Videoda Kılıçdaroğlu seçimi kazandığı takdirde Atatürk Havaalanı’nın, sahipleri Türk olan CIA bağlantılı bir ABD şirketine verileceğini ilan etti.

TEKNOFEST’in açılış gününde yapılan bu ilan Millet İttifakı’nın savunma sanayinin millileşmesi ve yerlileşmesi konusunda istekli olmadığına ilişkin ciddi bir tereddüt doğurmuştur. Kaldı ki Millet İttifakı’nın hayli iddialı ve ayrıntılı “Ortak Politikalar Mutabakat Metni” adıyla kamuoyu ile paylaşılan yol haritasında da Avrupa ve ABD eksenli bir dünyaya bağlılık düşüncesinin, yazılanların genel havasına hâkim olduğunu görüyoruz. 2012 yılından bu yana çatışmacı olmayan bir yaklaşımla bağımsız bir siyaset oluşturmaya çalışan ve bunda da oldukça mesafe kateden Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin rahatsızlık verdiği, metnin perspektifinden anlaşılıyor. Onun için “Türkiye’yi Batı ekseninde fabrika ayarlarına döndürmek istediklerini her fırsatta dile getiriyorlar.” Bu farkları çoğaltabiliriz ancak bu kadarı bile Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı’nın iki farklı Türkiye tahayyülü olduğunu ortaya koymaya yeterlidir.

Bu Seçim Hayati Derecede Önemlidir

Soğuk Savaş sonrasında yıkılan dünya düzeni hâlâ bir statükoya kavuşmadı. Önümüzdeki üç beş yıl içinde şiddetli mücadelelerin olacağını varsaymalıyız. Bu mücadelede pozisyon alamayan bir Türkiye’nin hak ettiği yerde olma imkânı yoktur. Türkiye’nin hak ettiği yeri alabilmesi için adalet, ehliyet ve liyakat ile yönetilmesi gerekir.

ABD-Avrupa eksenli dünyanın gücünü kaybetmeye başladığı bir zaman diliminde, Türkiye’nin, imkânları mümkün kılabilecek ve yeni kurulan dünyada özne olarak yer alabilecek ekonomik, teknolojik ve kültürel bir güce sahip olması hayati bir önemdedir. Bu seçimin sonucuna göre ya millî irade merkezde konumlanacak ya da çevrede az etkili olarak kalacaktır. Öteden beri yok sayılan çevre merkezle dengelenecek yahut endişeli modernlikle teçhiz edilenlerin çevredekilere dönük hırçın ve hınçlı saldırılarının oluşturacağı bir mücadele ortamına itileceğiz.

AK Parti’nin açıkladığı Türkiye Yüzyılı programı seçim kazanıldığı takdirde önümüzdeki dönemin bir normalleşme zamanı olacağını gösteriyor. “Cumhuriyet’in sıkıntı ve kazanımları ile birlikte sahiplenilmesinden” bahsedilerek, bunların artık bir kavga konusu olmaktan çıkarılacağı zımnen vurgulanıyor. Türkiye Yüzyılı programında 50 yaş üstü insanların ve benim kuşağımın siyasal tahayyülünde önemli yer tutan Ayasofya’nın ibadete açılmasına da yer verilmiş. Benim kuşağımın siyasal tahayyülünde “milletin bağlanan bahtı” diye nitelenen Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması metinde “küresel vesayete karşı gerçekleştirilmiş büyük bir meydan okuma olarak” vurgulanıyor. El hak doğrudur.

Yine programda Türkiye’nin yeni yönelimine ve yeni siyasetine imkân verecek yeni bir anayasa ihtiyacından bahsediliyor. Vizyon metninde “inancından dolayı dışlanan Müslüman’ın, dilinden dolayı ayrımcılığa uğrayan Kürdün, meşrebinden dolayı baskı gören Alevinin ve haksızlığa maruz kalan bu toprakların evladı Hristiyan ve Yahudi’nin” kazanılmış haklarının kaybolmaması için reformlar yapıldığı ifade ediliyor.

AK Parti, bir taraftan vesayet ile mücadele ederken bir yandan da sistemde dönüşümü gerçekleştirmeye ve ülkenin uzun yıllar ihmal edilmiş sorunlarını halletmeye çabalıyordu. Sistemin dönüşümünde hayli yol alınmasına rağmen dönüşümün tamamlandığını söyleyemiyoruz. Çünkü bağımlı yapıların toplumsal katmanda elde ettiği derinlikler kısa sürede ve kolaylıkla sonlandırılamıyor. Türkiye girdiği bağımsızlık yolunun başlangıcında olması hasebiyle kamuoyunu ikna etmekte ve eski alışkanlıkları değiştirmekte zorlanıyor. Dolayısıyla eksikliklerin giderilmesi, yeni politikanın daha belirgin hâle gelmesi ve derinlik kazanması seçimde alınacak olumlu sonuca bağlıdır.

Öyle görünüyor ki, büyük bir karar anına doğru yaklaştığımız günlerdeyiz. Seçimler neticesinde ortaya çıkacak siyasal tablo aynı zamanda yakın gelecekte; 2030’ların dünyasında Türkiye’nin nasıl bir ülke olacağını da belirgin kılacak. Kendi içine kapanmak zorunda kalan bir ülke tablosu mu ortaya çıkacak yoksa bugünkü birtakım aktüel meseleler de dâhil olmak üzere eskiye ait sorunların unutulmaya yüz tuttuğu bir ülkede mi yaşayacağımızın cevabını öğreneceğiz. Türkiye’nin vereceği karar, yabancılaşan düzenin normalleşip normalleşmeyeceği, yeni merkezin kaderinin ne olacağı, hem içeride hem dışarıda kendi adına karar verebilen bir ülke olmak için sürdürülmesi gereken politikaların neler olması gerektiği gibi pek çok sorunun cevabını ciddi olarak etkileyecek. Dünyadaki analizlerin de gösterdiği gibi Türkiye’nin 2023 seçim sonuçlarının çok geniş bir alanda yankı uyandıracağını söylemek mümkündür.

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş