SURİYE OLAYLARININ TASAVVURLARDA OLUŞTURDUĞU TAHRİBAT(3) - Adnan GÜRBÜZ
Bunun yanında İslam’ın üzerinde önemle durduğu ve en önemli rükunlarından saydığı cihat ve zulme rıza göstermeyip başkaldırma meselesini ne yapacağız. Oturduğumuz yerden, nefsini ayaklar altına alıp fedakârca ve samimice Allah için mücadele etmek isteyenleri hala yargılayacak mıyız? Elbette eleştiri bir hak. Hele önümüzde IŞİD gibi bir örnek varken.
3. Bölüm
Cihatçılar / Yabancı Savaşçılar Meselesi
Bazıları Mart 2011’den bu yana Suriye’de yaşanan büyük yıkım ve katliamları neredeyse tek bir soruna, “cihatçılar/yabancı savaşçılar” sorununa indirgeyerek tartıştı. Esat’ın IŞİD, Nusra ve başka bilumum selefi teröristlerle savaştığını söylüyorlar. Bir defa Suriye’de silahlı mücadeleyi başlatan İhvan geleneğinden gelen Müslümanlardır. Bazı selefi gruplar savaşın başında yardım etmişlerse de sonradan ayrılmışlar, kendi cephelerini kurmuşlar, zaman zaman çatışmışlardır. Hatta bu yüzden çok fazla mevzi de kaybetmişlerdir. Ama İhvan ana damarı muhalefetin ana çizgisi olmuştur. IŞİD zaten Amerikan hedeflerine hizmet ettiği için savaşın kaybedilmesinin en büyük iki sebebinden (İran-Rusya ile birlikte) biri olmuştur. Abartıldığı kadar rejimle savaşmamış, çoğu yeri kendi elleriyle vermiştir Esat. Alırken de aynı şekilde olmuştur. Esat’a meşruiyet kazandırma görevini başarıyla yerine getirmiştir. Irak’ta Haşdi Şabi’ye kazandırdığı gibi. Bunun yanında Afgan, Özbek, Uygur, Çeçen veya farklı etnik grupların Esat rejimi ve Ypg/Pkk’ya karşı savaşan Suriye halkının yanında saf tutması en büyük ve en önemli kriz sebebi sayıldı. Lakin aynı süreçte Rusya ve İran ordularının, Lübnan ve diğer ülkelerden getirilen Şii militanların Suriye’deki askeri varlığı Baas rejimi lehine savaştığı için sakıncalı bulunmadı. Ypg/Pkk saflarında devrimci(!) mücadele verenlere zaten hiçbir zaman yabancı savaşçı sıfatı yakıştırılamıyor.
Cihat ve Zulme Başkaldırı: Bunun yanında İslam’ın üzerinde önemle durduğu ve en önemli rükunlarından saydığı cihat ve zulme rıza göstermeyip başkaldırma meselesini ne yapacağız. Oturduğumuz yerden, nefsini ayaklar altına alıp fedakârca ve samimice Allah için mücadele etmek isteyenleri hala yargılayacak mıyız? Elbette eleştiri bir hak. Hele önümüzde IŞİD gibi bir örnek varken. Ama tüm cihat hareketlerini IŞİD çizgisine çekip boğacak mıyız? Biz de mi ‘çihatçılar’ (Allahçılar der gibi haşa) gibi uyduruk bir ifadeyi benimseyerek Allah düşmanlarının ekmeğine yağ süreceğiz? İslam’ın en önemli kavramlarından biri olduğunu biliyorken!
Kimin Yabancı Savaşçısı Daha İyi:
Bunlar Rusya ve İran ordularının Suriye halkının üzerine yağdırdığı füzelerin, bombaların ne kadar büyük kayıplara yol açtığının envanterini tutma ihtiyacı duymadı. Demek ki; Ortodoks Rusya ve Şii İran ordularının Sünni Arap ve Türkmen halkı katletme hakkı üzerinde bir ittifak olduğu anlaşılıyor. Türkiye’deki Amerikan üslerine karşı çıkıp, Suriye’deki Rusya ve İran askeri üslerini savunan ahlaksız bir anti-emperyalist mantık bırakın ayıplanmayı takdir ve tebrik ediliyor. Suriye’deki Amerikan, Fransız, İngiliz ve Alman askeri varlığı da sadece Ypg/Pkk bağlamında rahatsız edici bulunuyor. Oysa bunların Suriye halkına karşı üstlendiği kanlı misyonu görmezden gelip, salt olarak Türkiye’ye yönelik tehditleriyle kınanıp lanetlenemez. Türkiye’nin Pkk’yı destekledikleri gerekçesiyle ABD ve Avrupa ülkelerinin askeri varlığıyla mücadele etme hakkı kadar en az Suriye halkı da hak sahibidir. “Güvenlik Uzmanı” sıfatıyla, stratejist, akademisyen gibi etiketlerle ekranlara çıkarılan, görüşleri gazete manşetlerine taşınan kimi ulusalcı-lâ dini kimi sol-liberal tipler Suriye Milli Ordusu üzerinden kâh Esat rejimini kâh Pkk’yı temize çıkarmanın sinsi tezgâhlarını kuruyorlar. Ypg/Pkk, dünya kamuoyunda meşruiyet ve sempati devşiren tertemiz ve tereddütsüz bir biçimde sadece “Suriyeli Kürtler” etiketiyle pazarlanırken buna mukabil Suriye Milli Ordusu disiplinsiz, ordu-mordu, asker-masker değil saçlı sakallı bir güruh, ne idüğü belirsiz başıbozuk, haydutça, savaş hukuku ve insan haklarını çiğneyen cihatçı unsurlar olarak tasvir ediliyordu.
Suriye’de Son Durum
Trump’ın, Suriye’deki Amerikan askerlerini bölgeden çekme kararını ilan ettiği günlerde en dikkat çekici fakat hiç de şaşırtıcı olmayan gelişme neydi? Elbette ki Rusya’nın Ypg/Pkk ile Esat rejimini hızlı bir biçimde masaya oturtmaya matuf mekik diplomasisiydi. Hem Esat rejimi hem de Ypg/Pkk hemen hiçbir çatışma yaşamadan, ancak araya giren kısmi soğukluğu gidermek amacıyla Rusya’nın himayesinde nikâh tazeleyerek yollarına devam kararı aldılar. Ypg/Pkk’ya karşı etkin mücadele için aşkla şevkle Suriye rejimi ile mutabakatı öneren çevreler Esat rejimi ve Pkk’nın tazelenen nikâhları, Rusya’nın üstlendiği himaye ve arabuluculuk için anlaşılabilir sebeplerle pek de yorum yapmadılar. Bu süreçte Ypg/Pkk özerklik talebinden vaz mı geçti? Rejim de onu rehabilite ve entegre etmek rolüne mi soyundu? Bu örgütün militanlarını ülkenin farklı bölgelerine polis ya da asker olarak dağıtmayı mı deneyecek? Böylece söz konusu gücün bir yerde temerküz edip devlete tehdit oluşturmasını engellemek mi isteyecek? Bunu zaman gösterecek.
Suriye demokratik bir yönetime geçmiş de rejimin işkenceleri bitmiş, yaralar sarılıyormuş gibi sığınmacılara geri dönün, Erdoğan'a da ‘Esat ile el sıkış’ diye akıl verenler, TSK'den çok TSK'cılık yapan aynı zamanda Rusya'yı kutsayan Esatçı Avrasyacılar var. Perinçek ve ekibi başta geliyor. Perinçek başarılı bir politikacı. Pragmatizm, oportünizm ne arasan var. Bu kadar az oy oranına rağmen bu kadar etkili lobicilik yaparak iktidara yön vermek başarıdır. (Bu konu da ayrıca değinilmesi gereken bir durum. 15 Temmuz’daki etkisi ve o tarihten itibaren üstlendiği rol ayrı bir yazı konusu) Oysa Rusya'nın himayesinde Esat defalarca TSK konvoyunu vurdu. Bu ekiple aynı dili kullanan bir de "muhafazakâr" gruplar var! Heyhat! Tuzu kuruların bir gün dahi yaşamadıkları şartlar altında nesiller boyu hayatta kalmaya çalışan ülkeler hakkında bilmiş bilmiş ahkâm kesmeleri komplo teorileri, bu nobran ukalalık, cahilce ve ahmakça yorumları karşısında çileden çıkmamak elde değil.
Geçtiğimiz aylarda gelişen iki olaya temas etmeden geçmek olmaz. Soçi’de imzalanan Türkiye-Rusya Arasında Mutabakat Muhtırası ve IŞİD lideri Bağdadî’nin öldürülmesi. Barış Pınarı Harekatı'nın hedefi 32 km'lik alanın tümünü kontrol etmekti. Rusya ile ortak devriyenin derinliği neden 32 km değil de 10km? Türkiye’nin askeri operasyonla kaptığı elinde kaldı. Neden Menbiç ve Kobani’ye eş zamanlı girilmedi? En azından kırsal kesimlerine. Oralarda Türk askeri olsaydı bugün harita daha değişik olurdu herhalde ama gelinen noktada ortadaki Tel Abyad – Rasul Ayn bölgesi dışındaki alan Rus-Esat nüfuzuna bırakılıyor. Bu açık bir kayıp. Türkiye Fırat Kalkanı bölgesiyle birleştiremedi harekâtı. Kabaca %30-40 hedeflerine ulaşabildi. Sınır Rus-Türk devriyesinde olacakken geri kalan önemli bir alan Rus-Esat nüfuzuna bırakıldı. Rusya ve Rejim tek kurşun sıkmadan bu işten en karlı çıkan taraf oldular. Neden böyle oldu? Başka kazanımlar için bunlar feda mı edildi, yoksa Ruslar ile ABD bu süreçte başka bir tezgâhı mı kurgulamıştı? Ya da Erdoğan’ın dediği gibi burası zaten Suriye toprağı, kontrol edebildiği müddetçe durup zamanı geldiğinde çıkılır mıydı? Belki de Türkiye buraları operasyon hakkını saklı tutarak –ki Adana mutabakatına atıf yapılması bu anlama geliyor- Rejim’e bilinçli bir şekilde ve isteyerek mi bıraktı? Böylece Ypg/Pkk problemini onların kucağına mı bırakmış olacaktı? Bilinmez ama Rus Genelkurmay Heyetinin Soçi Mutabakatı’nın akabinde tıpkı ABD Başkanı Trump gibi Ypg’li Mazlum Kobani’yle doğrudan temas kurarak gösterişli görüşmesi, Putin’in Esat’ı arayarak tebrik etmesi durumu açıklıyor gibi.
Fakat uzmanlar, gazete manşetleri “Rusya Ypg/Pkk’yı artık korumayacak, Türkiye’ye karşı kullanmak için bir strateji yürütmeyecek” diyor. İnanalım mı? Maalesef ABD’den kaçarken bunca felaketlerin en büyük sebebi/destekçisi, Müslümanlara zarar vermede onlardan hiç de geri kalmayan Rusya’ya sığınılıyor. Eskiden sınırımızda yalnızca ABD destekli Ypg varken şimdi hem Rusya hem katil Esat rejimi hem de kılık değiştirmiş bir Ypg/Pkk olacak! Düşürülen uçak krizinde Rusya’nın düşmanlığı ne boyutlara ulaştırabileceği de görülmüştü. Ne kadar güvenilmez olduğu apaçık ortada. 18 Ekim’deki Amerika ile yapılan anlaşma ne kadar başarılı ise 22 Ekim’deki Rusya ile yapılan anlaşma da o kadar hezimet. Rusya ülke politikasını belirliyor. Şimdi Amerika-Ypg kötü de Rusya-Rejim çok mu iyi? İdlip’te Astana süreci dahil tüm anlaşmalara uymadıkları gibi son saldırılarda yine cibilliyetini gösterip onca mazlumun kanına girmekten çekinmediğini gösterdiler. Gözlem noktalarındaki Türk askerlerine dahi defalarca saldırdıklarını herkes görürken, saldırılardan kaçanlar yine bizim sınırlarımıza dayanmıyorlar mı? Esat zaten birçok yeri Ypg’ye savaşmadan vermemiş miydi? Şimdi sınırlarımızda Rejimin askerleri olmayacak mı? Suriye'de Esat Rus desteğiyle kazandı. Rusya'nın elde ettiğimiz bazı kazanımların bizde kalmaya devam etmesi için istediği şeyler olmadığında devriyeler devam edebilecek mi? “Ben gözlem noktalarını kurdum, zaten duvar da var, devriyeye gerek yok. Buyurun sizi dışarı alalım!” denecektir yakında görün bakın. Belki sınırımızdan fazla ihlaller olmayabilir ama Suriye meselesinin en önemli unsuru, milyonların katilinin yargılanmadığı gibi hiç uğraşmadan kazançlı çıkması ve harekâtın hedeflerinden olan mültecilerin temizlenen bölgeye gidemeyecek oluşu çok önemli. Kendi katillerinin koruduğu yere hangi aklı başında insan gider? Kimse gidip o psikopatın kontrolü sağladığı yerde yaşamak istemez herhalde!
Davutoğlu’nun "Suriye'de kitle imha silahları kullanarak bir milyona yakın insanı öldüren katil rejimi suçlamıyorlar, bütün bu katliamlara sessiz kalan ülkeleri suçlamıyorlar, sanki bütün Suriye'nin faturası bize aitmiş gibi Ortadoğu'da kalıcı barış için çaba sarf eden bizleri suçluyorlar." şeklindeki ifadesi yabana atılmamalı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Münbiç’e Esat rejiminin girmesinin olumsuz olmadığına dair sözleri ve Soçi Mutabakatı, Suriye politikasında insani önceliğin terk edildiğinin bir işareti mi? Bu söylemin son dönemlerde sıkça tekrarlanan ve işkenceci, katil rejimin varlığını atlayıp, sorunu terör örgütlerine indirgeyen yaklaşımın bir tekrarı olduğu görülüyor. Bugüne kadar bizzat Erdoğan defalarca Suriye’de bir milyona yakın insanı öldürmüş ve milyonları sürgün etmiş bir rejimin kabul edilemezliğini tekrarlamıştı. Şimdi gelinen noktada bizzat Erdoğan’ın ağzından böyle bir rejimin Türkiye açısından çok da kabul edilemez olmadığını ihsas ettiren bir cümle duyuyoruz. İlginç! Peki, bu hesaplar Amerika-Avrupa ve Rusya-İran cephesi namına makbul bir Suriye tablosu inşa etmeyi mümkün kılar mı? Suriye halkı iradesinden, temel hak ve özgürlüklerinden bir 50 yıl daha mahrum kılınabilir mi? Birileri için zaten başka hiçbir seçenek yok, bu düzen böyle geldi ve böyle gidecek!
IŞİD lideri Bağdadî’nin öldürülmesi (bu kaçıncı kez öldürülüşü? O yüzden şüpheli! Rusya bile açıklama yaptı somut bir delil yok diye!) meselesine gelince özellikle İdlip’te olması ve orada IŞİD varlığının bahane edilip Rus-İran-Esat çetesince operasyon yapılarak muhaliflerin son kalelerinden de temizlenmesini temin edecekler. IŞİD’in doğuşu (ABD tarafından/ Trump’ın ifadesiyle) ayrı bir bela oldu Müslümanlar için, yok oluş gerekçesi de ayrı bir bela olacak.
TASAVVURLARDA OLUŞAN TAHRİBAT
Suriye olaylarının etkisi bakımından en endişe veren yanı tam da iyileşme emareleri görülen iki yaranın üzerini belki bir daha kapanmamak üzere yeniden açılmasına hatta yıllar boyu onarılamayacak yeni yaraların açılmasına sebep olmasıdır. Mezhepçilik ve Milliyetçilik.
Mezhepçilik Meselesi: Suriye savaşının başladığı yıllara geldiğimizde hem ülkemizde hem de dünyada aslında olumlu bir noktaya gelinmişti. Bunda Türkiye ve İran başat rol oynamıştı. “Ne sünnisi ne şiisi aslolan İslam’ın kendisi.” noktasına tam gelinmese de ciddi mesafeler kat edilmişti. Bir düşünce dile getirildiğinde en azından ‘mezhepsizler! diye pek çemkirilmiyordu. “Bizim Sünnilik diye bir dinimiz yok” diyen Erdoğan Türkiye’de gelenekçiler/mezhepçilerin tansiyonunu yükseltse de ilk başlarda seslerini fazla çıkaramadılar. Hınçlarını aynı söylemi dillendiren fikir adamlarından alıyordular. Şii dünyada da “Amerika ve İsrail Müslümanları kasıp kavururken Şii-Sünni ayırmıyor!” noktasına gelinmişti.
Suriye olaylarıyla beraber her iki cenah da kılıçlarını yeniden çektiler. İran’ın ve Hizbullah’ın bitmek üzere olan Baas rejimini canlandırarak yaşanan katliamların bir numaralı sorumlusu olması radikal camianın da tepkisini almakla (haklı olarak) kalmadı. Bazılarının gelenekçi/mezhepçilerle aynı söylemi dillendirmeleri işin daha vahim noktalara gideceğinin emaresi oldu. Camiada Kur’anî söylemiyle kendi çapında bir okul olan, Suriye meselesinde en çok tepki gösteren, zulmü ifşa ederek büyük oranda haklı söylemleri olan Haksöz grubu, itidali kaybederek mezhepçi ve tekfirci söylemle (dillendirmese de) Ehli Sünnet yaygaranın başını çekti. İHH vb.leri de koroya katıldılar maalesef. ‘Vay be ne kandırılmışız’ moduna girerek ‘şartlar değişince idealler ve fikirler de değişebilir’in nasıl olacağını gösterdiler. İran’ı eleştir, telin et ama işi mezhepçileğe vardırmak neyin nesi? Bunun yanında muhaliflerin doğrularının yanında yanlışlarını da savundular. Kaldı ki genel olarak İhvan düşüncesi temelli hareket, zamanla daha Selefi düşünce ve grupların yönlendirmesine girebiliyordu. Özellikle Afganistan, Çeçenistan, Irak gibi ülkelerde savaşmış dışardan gelen tecrübeli savaşçıların katkılarıyla önemli başarılar elde etmişlerdi. Gelen bu başarı tabi ki düşünce yapısını da kumanda merkezini de etkiliyordu. Bu da çok doğaldı. Savaşmayı bilen yönetecekti ister istemez. Daha önce bırakın savaşmayı bir araya dahi gelememiş insanlardan düzenli, kontrollü, makine gibi çalışan bir mekanizma beklenemezdi. Zamanla bu işi öğrendikçe kontrolü kendi ellerine alacaklardı. Dolayısıyla hata / hatalar olacaktı. Ama bizim bu hataları savunmamız normal değil. Mezhepçi söylemlerinin teşnesi olmamalıydık. İlerde hesabını veremeyeceğimiz söylem ve eylemlerimiz olmamalı. Savaşın içinde olanlar mazur görülür de bizimkiler görülmez. “Biz yıllardır söylüyorduk, dediğimize geldiniz işte. Ehli Sünnetten gayrısı sapıktır.” diyenlerin ekmeğine yağ sürülmüş, gelenekçi/mezhepçi tarikat ve cemaatlere gün doğmuş oldu. Yıllardır mücadele ettiklerinle aynı çizgiye gelmiş olmak da cabası.
Daha itidalli bazı fikir adamları, ABD, Rusya, Fransa, İngiltere vb. emperyalist güçleri karıştırmadan Esat’ın sözünü dinleyebileceği İran ile beraber bu sorunu Türkiye’nin çözmesi gerektiğini salık verdiklerinde, önce aşırı Ehli Sünnetçi ve Selefici daha sonra da aklı başında olduğu düşünülen gruplarca bile “Suriye’yi İran’a veriyor” yaygarasıyla boğulmaya çalışılmıştı. Timetürk’ün başlattığı bu linç kampanyasına Haksöz gibi yayın organları da katılacaktı maalesef. Artık taraflar bıçaklarını öyle keskin bilediğinden bakış açılarından farklı en küçük sesi düşman olarak gösteriyorlardı. Ortada durmak ya da alternatif teklifler sunmak bile tekfir gerekçesi olabiliyordu.

Şii cenah mı? İçerdeki ve dışardaki geçirdiği evreler yukarıda detaylı bir şekilde belirtildi ancak özellikle İran’ın İsrail’e bir tek kurşun bile sıkmamış Baas rejimini bu kadar koruması, sadece mezhepsel kaygılarla veya Şii hilalin bozulması ile açıklanabilir mi? Bence bunların ötesinde kelimenin tam anlamıyla ‘menfaatperestlikle’ izah edilebilir. “E bunda ne var? Herkes menfaatini düşünür” diyebilirsiniz. O zaman bunun karşılığında yerinden yurdundan edilmiş milyonlarca Müslüman, harap olan Müslüman bir belde, akıtılan milyonlarca Müslüman kanı öyle mi? Ve bunu yapan bir şeriat/din devleti(!) Bir tarafta da Müslüman kardeşlerine yardım etmiş, milyonlarcasına kucak açmış, ekmeğini paylaşmış ve bunun için hem içerdeki zalimlerle uğraşmak zorunda kalmış hem de uluslararası toplum nezdinde yalnızlığa mahkûm edilmeyi göze almış bir lâ dini Türkiye. İçerdeki hükümetin bazı uygulamaları ve muhafazakâr camianın kendi içindeki çekişmeleri toplumu özellikle de gençleri sekülarizme daha kötüsü deizme itiyor o ayrı bir konu veya acınası durumumuz. Ama konumuzla alakalı olarak Suriye olaylarının mezhepçiliği en üst düzeye tırmandırdığı da bir gerçek.
Milliyetçilik Meselesine gelince; Olayların başlamasından az önce Türkiye’nin Brezilya ile birlikte İran’ı ABD’nin dünyanın desteğini alarak yok etme girişimini engellemesi, Erbakan döneminde başlayan ve Ak Parti ile devam ettirilen yakınlaşmanın zirvesine taşımıştı. Rusya’nın kesmekle tehdit ettiği bu yüzden de zam üstüne zam yaptığı bir dönemde İran doğalgazı imdada yetişmişti. Kimse ne İran’ın Pers/Safevî yayılmacılığından ne de Şia emellerinden bahsediyordu. Hatta çok köklü bir medeniyete sahip olduğu dillendiriliyordu. Bunun yanında Araplarla maddi manevi ilişkiler geliştirilmiş, geniş çaplı kültürel sosyal etkinliler geliştirilmeye başlanmış, İslam İşbirliği Teşkilatı başta olmak üzere kurumlar güçlendirilmiş, yeni kurumlar ve bağlantıların yolu açılmıştı. Tüm bunlarda Erdoğanlı Türkiye başı çekiyordu. Müslüman (en azından halkı) ülkeler de bu durumu içselleştirmiş görünüyordu. ‘Bizi arkamızdan vuran pis Araplar’ teranesi bizde, onlarda da ‘Bizi sömüren Türkler’ söylemi/batılı iftirası eskisi kadar dillendirilmiyordu.
İçerde de özellikle Ak Parti’nin iktidar olmasıyla başlayan tüm alanda güvenlikçi değil özgürlükçü politikanın bir gereği olarak Kürt ve Kürtçe realitesinin tanınması, Kürtçe dil kurslarına izin verilmesi, bölgede olağanüstü halin fiilen de kaldırılma çabaları vb. insanî girişimler, oldukça yankı bulmuş, halkın büyük çoğunluğu da bunu desteklemişti. (Ya da ülkeyi ekonomik, sosyal ve siyasal alanda ileriye götürmüş güçlü lider Erdoğan’ın politikası böyle olduğu için destekler gibi yapılmıştı.) Türkler artık her Kürde terörist olarak bakmayan, Kürtler de artık her Türk’ü ırkçı faşist olarak görmeyen bir çizgiye gelmişti/yaklaşmıştı.
Suriye olayları patlak verdiğinde nerdeyse bunların hepsi tersine döndü. Milliyetçi yönü daha ağır basan muhafazakâr bakış açısı; İran’ın müzmin düşmanlığı bırakmayarak Pers emellerinden vazgeçmeyeceğini Suriye olaylarıyla gösterdiğini, her an arkamızdan vuracak Araplara kesinlikle güvenilemeyeceğini (Yurtlarından kopmuş asıl mağdurların büyük çoğunlukla Araplar olmasına rağmen), önce Rojava’da kantonlar kurup ardından da ‘Büyük Kürdistan’ hayalleri kuran Kürtlerin düşmanlık ve teröristliği bırakmayacağı düşüncesini bayağı yerleştirdi. Bu söylem, itidalli bildiğimiz İslami camiaları da etkileyecek üzerine bir de mezhepçilik belasını ekleyerek uzun yıllar kapatılamayacak bir yara açılmış olacaktı. Evet bu durum, beni daha çok endişelendiriyor. Kişisel acılar unutulabiliyor veya bir zaman sonra kanıksanabiliyor. Ancak toplumsal hatta uluslararası ve inançlar arası husumet/yara unutulmuyor. Tarih bunun örnekleriyle dolu.
Suriye bugün başlangıçtan çok daha kötü bir noktadadır deniliyor. Doğrudur. Ancak Suriyeliden ne yapmasını bekliyordunuz. Yarım asırdır zulümle yönetilen bir ülke eline fırsat geçmişken bunu değerlendirmemeli miydi? Tunus, Libya, Mısır diktatörleri gitmiş. Diğerleri da sallantıda. Eldeki tüm kıt imkanlara rağmen de oldukça başarılı olmuş, diktatörün eşi kaçmış, kendisi de yaralı ve kaçmak üzereydi. Şam’ın bir bölümü ile Lazkiye’ye sıkışmıştı. Eğer doğudan Amerikan destekli IŞİD, batıdan ve havadan da Rusya-İran-Hizbullah müdahil olmasaydı muhalifler / Müslümanlar bugün belki iktidardaydı. Bugün konuştuğunuz birçok şeyi konuşmuyor olacaktık. Denilebilir ki işte böyle bırakmazlar Müslümanlara Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da bırakmadıkları gibi. E bırakmazlar diye hiçbir şey yapılmasın mı? Zulüm öylece devam mı etsin?
Peki, Arap nefreti ile eş güdümlü çalışan Ümmet düşmanlığı mevzusu için ne demeli? Türkçü/ulusalcı cephe açık bir yalan ve iftira üzerinden Filistin’e ve Kudüs davasına yönelik çirkin bir düşmanlık başlattılar. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur. İslam kardeşliği hayal, Ümmet dayanışması yalandır” kampanyasının Müslüman halklara kan kusturan diktatörlük rejimlerini gösterip İslam kardeşliğini karalamaya, Ümmet dayanışmasını itibarsızlaştırmaya endeksli olduğu aşikârdı. Alper Aksoy adlı bir şovenist, kaleme aldığı bir yazıda Arap Devletlerinin Barış Pınarı harekâtını kınamasını gerekçe göstererek şöyle yazmıştı: “Barış Pınarı siyasal islam'ın ümmet balonunu patlattı. Dünya Ortaçağ dünyası değil. Din temeline dayalı uçuk pembe ittifaklar tarihe karıştı. Türkiye'de misafir ettiğimiz Suriyeli Arapları Barış Pınarı Harekâtımızı kınayan Arap ülkelerine göndermenin tam zamanıdır. Hatta Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı tarikat şeyhlerini, müridlerini, siyasal ümmetçi ve Arapçı yazarları da aralarına katmalıyız.” Milliyetçi cahiliyenin tipik toptancı yaklaşımıyla yine fatura bütün Araplara çıkartılmış ve bu faturayı Türkiye’deki Suriyeli muhacirlerin ödemesi istenmiş. Yazara sormak gerekir Türk Silahlı Kuvvetleriyle birlikte harekatı yürüten önden giderek Türk askerlerinin daha az zayiat vermesini sağlayan ve 100’e yakın şehit veren Suriye Milli Ordusu askerlerini ne yapacağız? Ya da bir Türk olan KKTC Cumhurbaşkanının tavrını? Milliyetçi cahili söylem, bütün bilgi yanlışlıkları, tutarsızlıkları ve merhametsizliğiyle bir kez daha boy gösteriyor.
İslamı, Müslümanları ve İslam’ın aziz kavramlarından ‘ümmet’i hedef alan böylelerine diyecek bir şey yok da onlara ayak uyduran muhafazakârlara ne demeli? Gittikçe ulusalcılaşan dindarları gördükçe üzülmemek elde mi? Gittikçe muhafazakârlaşan, sağcılaşarak statükonun yılmaz muhafızlarına dönüşen eski İslamcıların Türkçüleşmesi/Kürtçüleşmesi/sekülerleşmesi, devletçi, Rusçu, Esatçı olması ne trajik. İslamcı yayın organları nasıl bir şaşkınlık içindeyse, ulusalcı ve lâ dini olan yayın organları da o kadar idealist tetikçiler. Nereye nişan alacağını biliyorlar ve bu taraftaki şaşkınları iyi etkiliyorlar. İşin daha da üzüntü veren yanı onların Rusya ve Çin adına ideolojik olarak tetikçilik/sözcülük/fahri elçilik yaparlarken bizden bazılarının hala bunu anlayamaması. Bu kafa yapısı sorunları perdelediğinden o sorunlar gittikçe kangren hale geliyor.
Son Söz: İspanya’da geçen aylarda diktatör Franco’yu Madrit’teki anıtmezarından çıkartıp, aile mezarlığına taşıdılar. Franco da tıpkı Esat gibi ülkesindeki iç savaşı kazandı, 36 yıl daha iktidarda kaldı, dünya onunla tokalaştı ama bu onu haklı yapmadı. Görüldüğü gibi ahiretteki hesabı bir yana ölümünden 44 sene sonra mezarında bile rahat yok. Bir milyona yakın insan Şam, Halep, Hama, Humus, Guta, Dera, İdlip’te katledildi Esat tarafından. Ülkede terörist unsurlar olabilir ama bu Esat’ı daha büyük terörist olmaktan aklamaz. Her seferinde içimiz parçalansa da unutmayacağız zalimin alçaklığını, rezillerin ihanetini, varil bombalarını, bebeklerin çığlıklarını. Baas Rejimi, bütün terör örgütlerinin toplamından daha fazla teröristtir. Yoksa 6 milyondan fazla kişi ülke içinde bulundukları yerden, 5,5 milyondan fazlası da ülkeden kaçmaz, 4 milyona yakın kişi İdlip’te sıkışıp kalmazdı. Esat rejimi yüzyılımızın insanlığa karşı suç rekortmenidir. İnsanlık değerleri açısından Nazi rejimi gibi gayrimeşrudur. Tüm bunların üstüne Esat’ı ve rejimini gayri meşru kabul etmeden yapılan bütün Suriye söylemleri kadük söylemlerdir. Suriye halkının daimi düşmanı olmayı çoktan geçerek yaşanılanlarla beraber, başta Türkiye halkı olmak üzere insanlığın da düşmanı olmuştur. Ona sempati duyan onunla birlikte meşruiyetini yitirir.
Allah bedenimizi olduğu gibi tasavvurlarımızı da yolundan ayırmasın!
SON
Yazı Dizisinin 1. ve 2. Bölümleri İçin Aşağıdaki Linkleri Tıklayınız:
Yorumlar
5