Bugün Türkiye’de yaşanan bütün olumsuzlukların sebebi olarak seküler-oryantalist bir okuma ile Siyasal İslam’ın suçlu görülmesi çok hatalı olur. Bugün Türkiye’deki etkin güçlü siyasal dil “Siyasal İslam” olarak tarif edilemez, zira şu anki iktidar dilinin birçok başlıkta (milliyetçilik ve Kemalizm üzerinden) muhalefetle de ciddi bir sorun yaşamadığı gibi Kemalist resmi tarih tezi ile geniş bir dil ortaklığı ve söylem birlikteliği de var. Özellikle ABD ve Avrupa basınında ve Türk solunda, ortaya çıkan milliyetçi-mefkûreci-mukaddesatçı, daha doğrusu topyekûn sağcı enkazın tamamı İslamcılığın üzerine boca edilmeye ve dökülmeye çalışılıyor. İslamcılık hakkında yapılan analizlerimiz ne olursa olsun, bugünkü AK parti iktidarının milliyetçiliği ve tarih tezlerini İslamcılık olarak kategorize etmek her iki tarafa da haksızlık olur.
Bu soruya belki de biraz ulus devlet sınırlarını aşan dünya düzeni vizyonu ve enternasyonalizm açısından cevap vermek daha makul olur.
Necip Fazıl ve MTTB geleneğinin dünya düzeni anlayışı çok tepkisel olup, Türkiye’yi devlet ve millet olarak güçlendirmek hayaline ek olarak, başka milletlerin Türk liderliğine tabi olmak dışında ne yapması gerektiği konusunda bir netlik yoktur. Oysa Müslüman enternasyonalizminde, emperyal veya daha sonra Birleşmiş Milletler merkezli ve adil olmadığı düşünülen dünya düzenini ıslah edip, dünyanın mazlum halkları olarak görülen milletleri savunmak ve eşitliğini sağlamak gibi bir proje içerir. Onun için, İslamcılık bir tür ulus ötesi dayanışmayı da öngörmekteydi.
Mehmet Akif, mesela, Abdurreşid İbrahim’in Asya seyahatnamesini okuyup, onun anılarına dayanarak Japonya’nın gelişimini övüp bir tür Müslüman ve sarı ittifakını makul görebilmişti. Malcolm X’in Müslüman enternasyonalizmi, yeni bağımsız olan Afrika ülkeleri ile Müslüman ülkelerin işbirliğiyle, beyaz ırkın dünyadaki haksız hakimiyetine son vermeyi ummaktaydı. İran devrimi sonrası enternasyonalizm de, her ne kadar önce hem ABD ve hem de Sovyetler Birliğini ve soğuk savaş bloklarını reddedip, bir İslam birliği kurmaya çalışsa da sonradan bir üçüncü dünya dayanışmasını tercih etmeye başlayacaktır.
AK Parti’nin erken dönemlerinde, dünya beşten büyüktür diyen ve Arap İslam alemiyle yakınlık kuran, bir yandan da Avrupa ile ilişkileri güçlendiren kendine göre bir dünya düzenini ıslah etme, medeniyet ittifakı kurma projeleri vardı. Ancak, milliyetçi mukaddesatçı dilin getirdiği, Türkiye’nin liderliği ve herkesin Türklere hayran olması gerektiği ile bu enternasyonalizm çelişmektedir, zira bu sefer Türkiye’nin liderliğini kabul etmeyen Arap ve İslam ülkelerine karşı kızgınlık ortaya çıkmaktadır.
Ben daha çok bir kopukluk görüyorum. Bu kopukluk, kısmen imparatorluk merkezli dünya düzeni ile ulus devlet arasındaki kopuklukla ilişkili.
Namık Kemal veya Said Halim Paşa, imparatorlukları dünya düzenini birimi olarak gören insanlardı. 1914’de dahi Osmanlı İmparatorluğunda nüfusun yüzde 20’si Müslüman değildi. Onlar Osmanlı’nın Müslüman kimliğine vurgu yaptıklarında dahi, her zaman gayri Müslimlerin halife-Sultan’ın hükümetlerinde önemli roller alabildiği ve eşit vatandaş olduğu ilkesini kabul etmekteydiler. Türkiye’yi İslamlaştıran ve bir anda gayri Müslimleri zayıf bir azınlık statüsüne dönüştüren, Lozan anlaşmasıdır ve dolayısıyla Cumhuriyettir. Daha sonra etnik Türkçü ve Sünni bir dille bu sefer Kürt Müslümanlar ve aleviler azınlık haline getirilecektir. Sadece bu Müslüman cumhuriyetin kanunları ve mahiyeti üzerine olan fikir ayrılıkları üzerinden yeni bir Cumhuriyet dönemi İslamcılığı çıkacaktır ve Soğuk Savaş döneminin ideolojik çatışmaları bu İslamcılığı yer yer komünist karşıtlığı üzerinden daha da milliyetçi ve mukaddesatçı kılacaktır. Aynı zamanda bu Türkiye’deki İslami düşüncenin milliyetçi mahiyeti ile Türkiye dışındaki Müslüman düşüncesi arasındaki farklılığı da arttıracaktır.
İslam dünyası dayanışması fikri, büyük ölçüde Avrupa sömürgeciliğinin Müslümanları ırkî bir grup olarak kategorize edip ayrımcılık yaparak, Müslüman mütefekkirleri bir sorunlar yığınıyla karşı karşıya getirdiği için yine ortaya çıkardı tabii ki. 1870’lerde ortaya çıkan ve daha önceki ümmet anlayışından farklı olan İslam dünyası fikri, Osmanlı’dan bağımsız olarak doğduğu için, Osmanlı’nın ve hilafetin sonrasında da devam etmiştir. Ancak Osmanlı İmparatorluğu ve hilafeti, aynı zamanda Avrupa emperyal düzeninin bir parçası olduğu ve o dönemde İslam ile modernliğin/terakkinin uyumunu sergilediği için bir manevi lider ve vekil olarak görülmüş ve Osmanlı’nın hiç siyasi olarak yönetmediği Hindistan gibi bir yerde hilafet hareketi doğabilmiştir.
Müslüman reformistler, İslam alemi ve İslam medeniyeti fikri ile aslında büyük bir başarı elde edip, Avrupa merkezli ırkçı tarih ve medeniyet anlayışındaki Müslüman karşıtı tezleri mağlup etmeyi başarmışlardır. Namık Kemal’in Renan’a yaptığı reddiye buna güzel bir örnek ve geriye dönüp baktığımızda bu tartışmayı Namık Kemal kazanmış oluyor. Bu anlamda İslam alemi ve medeniyeti fikri, Müslümanların sömürge yönetiminden kurtulup bağımsız olma sürecinde önemli bir fikri dayanak olacaktır. Ama bağımsızlık sonrası ulus devletler döneminde ilk kuruluş gayesini kaybedip, bu sefer Soğuk Savaş ideolojik çatışması ortamında farklı projeler için araç olarak kullanılacaktır. Kitabın son bölümlerinde biraz da bu hazin tarihi dönüşüm anlatılmaktadır.
İslam Dünyası Fikri kitabınızı tam da Arap İsyanlarının, Arap Baharı’nın sonuçlarının görüldüğü bir ortamda yazdınız. Bu coğrafyanın belki de I. Dünya Savaşı sonrasında -neredeyse bir asır sonra- ilk kez bu denli sarsıldığı bir dönemdi. 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak işgallerinin ardından Arap İsyanlarıyla birlikte bölgemizde toplam altı ülke ve 220 milyon civarında insan ciddi bir krizin içerisine girdiler. Hatta Irak ve Suriye’de tam anlamıyla bir insanlık trajedisi yaşandı, yaşanıyor. Bugün tekrar baktığınızda kitapta dile getirdiğiniz ana tartışmanızın ne kadar etkilendiğini düşünürsünüz?
Bugün Irak ve Suriye’de yaşanan trajedinin en önemli sorumlusu büyük güçler ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya düzeninin temelindeki çelişkiler ve zaaflardı. Zaten Suriye’deki hayatı perişan olmuş bir Müslüman, önce “insanlık nerede” veya “Birleşmiş Milletler nerede” diye sorup, bu soruya cevap alamayınca, İslam alemi nerede, niye bize kimse elini uzatıp, kurtarmıyor diyor. Ama maalesef Suriye’de çatışan iki taraf da kendilerinin İslam alemini temsil ettiğini düşünmekteydi ve bir tarafta İran ve Esad destekli Hizbullah ve diğer tarafta Türkiye ve Suudi Arabistan destekli direniş hareketinin her ikisi de bir şekilde kendi tahayyülündeki İslam alemini yansıtmaktaydı. Ama insanoğlunun hak arayışı hep siyasetle iç içe olduğu için, siyaseti olmayan soyut bir İslam alemi dayanışması ideali de tabii olarak başarısız olmaktadır. 1969’daki ilk İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısından sonra yüzlerce İslam alemi zirvesi ve toplantısı yapıldı. Neticede hiçbir olumlu ve etkili sonuç çıkmaması üzerine düşünmek lazım.
İslam kimliği üzerine kurulu Pakistan, daha sonra Bangladeş bağımsızlık savaşı sırasında, İslam alemi adına Bengalli Müslümanlara zulmedebilecekti. 1970’lerin ortalarında, şimdi unutulan Pakistan’ın Peştu bölgesinin de Bangladeş gibi ayrılıp, Afganistan’a katılma hareketi var mesela. Bu sadece Müslümanlara ait bir sorun olmayıp, pek çok bağımsız ülke sonra kendi içindeki azınlık halklarının ayrılık hareketine şahit olacaktır. Soyut bir İslam, Afrika, Asya veya milli birlik lafları ile buna her zaman engel olmanın imkânsız olduğu görülecektir. Bu aşamada yapılması gereken, İslam birliği enternasyonalizminin amaçları, ilkeleri neydi diye yeniden düşünüp, başarıları ve hayal kırıklıkları değerlendirilip, bu ilkeler ışığında ihtiyaç var ise hala yeniden tanımlanması olmalıdır. Trump’ın Müslüman yasağı sırasında, örneğin, ABD’deki tüm Müslümanlar bu yasağa karşı çok iyi bir iş birliği ve dayanışma gösterebildiler. Müslümanların haklarını ve özgürlüklerini kazanmaları için bir birliğe ihtiyaçları olabilir ve buna kendileri karar verebilirler ama neyi ne için yaptığımızı bilerek bu kararı vermek en sağlıklı yol olacaktır.
İSLAM ALEMİ FİKRİ DİNİ BİR VECİBE DEĞİL, JEOPOLİTİK MEDENİYET DAYANIŞMASI İDEALİ
Kurgusal fikirlerin oluşmasının elbette bir hikayesi var ve bu hikâye, fikrin aksine, oldukça gerçek. Buradan bakınca bu toplumsal muhayyilesi, tarihsel hafızası ve özgüvenini şekillendiren kendisine ait fikirleri açısından “İslam dünyasını” nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, milliyetçilik ve hatta kabilecilik de bir kurgu ama bu kurgular milyonlarca insanın hayatına anlam ve şekil verebiliyor. Kitapta anlamaya çalıştığım şey de İslam dünyası ve medeniyeti bilinci ve idealinin nasıl, ne zaman ve niye milyonlarca Müslümanın hayatına anlam verdiğini kavramaktı. Hindistan hilafet hareketi esnasındaki fedakarlıklar inanılmaz bir dayanışmayı gösteriyor. Milyonlarca Hintli, Türkiye’ye yardım için para toplayıp, İngiliz idaresini, Türklerin taleplerini kabul etmezseniz isyan ederiz diyerek tehdit edebilmişti. Ankara hükümeti hilafeti ilga edince çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Ama aynı insanlar bu sefer Fas’ın Rif Cumhuriyetinin İspanya işgaline karşı direnişi için yardım toplayıp, Milletler Cemiyeti’ne telgraf yazacaklar, sonra Siyonizm karşısında Filistin davasına sahipleneceklerdir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra onlar da İslam dünyası nereye gidiyor, dayanışmamız nasıl olması gerekir sorusunu sormaya devam edeceklerdir.
İşte bu tarihsellik içinde İslam alemi fikrini bir dini vecibe ve her Müslümanın 1400 yıllık doğuştan sahip olduğu bir aidiyet değil, bir ihtiyaca karşı geliştirilmiş bir jeopolitik medeniyet birliği ve dayanışması ideali olarak görürsek, bunun amaçlarını daha iyi anlar ve değişen dünya şartları içinde nasıl revize edilmesi gerektiğine de karar verebiliriz. Türkiye’de hala İslam aleminin liderliğinin hilafet sebebiyle sadece ve sadece Türkiye’de olması gerektiği şeklinde, Türkiye dışında alıcısı ve anlamı olmayan tezlerin tekrarlanmasında da görüldüğü gibi, yüzyıl öncesi dönemin şartlarında karşılaşılan sorunlara verilen bazı cevapları, buzlukta dondurup, sanki hiç dünya değişmemiş gibi sürekli tekrarlamak, kendi kendimize zarar veren amaçsız ve tesirsiz bir siyasi dil ve tarih algısı yaratmaktadır. Kitabın amacı, bu konuya eleştirel bir ayna tutmaktı. Umarım ihtiyacımız olan eleştirel tefekkür ve yeniden düşünmeye vesile olur.
BU KADAR ULUS DEVLETE BÖLÜNMÜŞ BİR DÜNYADA NASIL BİRLİK KURULUR SORUSUNUN CEVABI YOK
Son bir soruyla bitirelim isterseniz. 19. Yüzyıl sonunda ve 20. Yüzyıl başında oluşan “İslam Dünyası Fikri” ile bugün Müslümanların, İslam Aleminin ve devletlerin zihninde ve siyasetinde şekillenmiş olan “İslam Dünyası Fikri” arasında ne gibi farklar var?
En önemli fark, çoğunluk/azınlık ayırımına dayanan ulus devletlerden oluşan bugünkü dünyanın, 20’inci yüzyılın başındaki çoğulcu ve kozmopolit yapıların silinmesine yol açmasıdır. Örneğin, 1930’ların ortasına kadar Hindistan’ın bölüneceği henüz kimsenin aklına gelmiyordu. Bu yüzden, İslam aleminin en fazla nüfuza sahip yöresi Hindistan’da (ki o zamanlar bugünkü Pakistan, Bangladeş ve Burma’yı içine alıyordu) toplumun bir Hindu-Müslüman karışımı olacağı varsayılıyordu. Zaten Hindistan’da Pakistan’ın ayrılmasına karşı çıkan ve birleşik bir milliyetçiliğe inanan Ebul Kelam Azad gibi Müslüman liderler, birleşik bir Hindistan’ın hem dünyanın en büyük Hindu ülkesi ve hem de dünyanın en büyük Müslüman gücü olabileceğini ve bu vesileyle Hindistan’ın gücünü kullanarak dünyanın başka bölgelerindeki Müslüman toplamları sömürge yönetiminden kurtaracağına inanmaktaydı. Yani yüzyıl önceki İslam aleminde Hindular hala çok tabii ve asli üyeler olarak görülmekteydi.
Keza benzer bir durum Osmanlı’nın Balkanlar, Anadolu ve Arap eyaletleri için de geçerli. İslam aleminin bu topraklarında Ermeni, Rum ve Yahudilerin ve Hristiyan vatandaşların bulunması doğal olarak görülüyordu. Milliyetçilik bu anlamda hem Müslümanları birbirinden ayırdığı gibi hem de Müslümanlar ile Hindular, Hristiyanlar ve Yahudiler arasına da kesin bir çizgi koydu. Benzer bir şekilde, yüzyıl öncesindeki tahayyül edilen İslam alemi içinde, Sünni-Şii ayırımı çok minimuma inmiş gibiydi. Tarih içinde bu mezhep ayrımlarının belli bir önemi olmuştu, ama 1870 ve 1920 arası dönemin en önemli özelliği mezhepler üstü bir Müslüman medeniyet ve jeopolitik kimliğin de güçlü bir şekilde vurgulanmasıydı. Zaten bugün çok bilinen Cemaleddin Afgani, Seyyid Emir Ali ve Şekib Arslan gibi, hilafet yanlısı Pan-İslamistler Şii veya Dürzi kökenlidir. Bu kozmopolitan vizyona ek olarak, yüzyıl önceki İslam alemi fikri aynı zamanda Tanzimat geleneğine, anayasalcılığa, kadın haklarına, terakki ve rasyonaliteye de sahip çıkıyordu ve bu yüzden de anayasalcılığı sebebiyle Jön Türkler İslam alemi içinde Halife kadar popüler idi.
Bugünkü İslam alemi anlayışı, geçmişe göre çok derin bir şekilde ulus devlet sınırlarını ve her ulus devletin ülke menfaatini aşan bir ortak enternasyonal dayanışma gündemi oluşturma konusunda daha fazla zorlanmaktadır. Soğuk savaş esnasında ortaya çıkan ideolojik İslam devleti anlayışına paralel olarak, 1980’ler sonrası çatışmalarla keskinleşen bir Şii-Sünni mezhepçiliği de görülmektedir bugünkü değişik İslam alemi vizyonlarına bakıldığında.
Bu bölünmüşlük ve çatışmalar sebebiyle, bazen İslam alemi fikri daha ütopik hale gelmekte, pek çok Müslüman, keşke eski günlerdeki gibi Müslümanlar birlik içinde olsaydı, bölünmeden kaynaklanan zayıflık sebebiyle zillet içine düşmezlerdi demektedir ve bu anlaşılır bir tepki olabilir. Ancak, kimsenin bu kadar ulus devlete bölünmüş bir dünyada nasıl birlik kurulur sorusuna cevap veremediği dayanışma ideali, siyasetsiz bir temenninin ötesine geçememektedir.

Sömürgecilik, İslamofobik Batı ırkçılığı veya Filistinliler gibi ezilen Müslümanların dertlerine çözüm bulma isteği bir İslam birliği talebini ve gerekliğini güçlendirse de somut adımlar atmakta zorluk çekilmekte ve içine düşünülen çatışmalar ve bölünmüşlükler İslam alemi dayanışması ümidini iyice zayıflatmaktadır. Karamsar bir tablo ortaya çıkmış olabilir, ama geleceksizlik karamsarlığını aşmak için gereken şartlardan biri tarihi tecrübeyi başarı ve eksiklikleri ile yeniden gözden geçirip sorgulamak olacaktır. Zaten tarihsiz İslam ve Batı çatışması hikayelerinin en zararlı tarafı, Müslümanlara en çok ihtiyaç duydukları zamanda bu sorgulama ve yeniden düşünme imkânını vermemesi ve sekteye uğratmasıdır. Başka ve daha iyi bir gelecek, ezilen insanların haklarını kazanabilecekleri bir dayanışma hala mümkün ve gerekli tabii ki, onun için tarihi tecrübeyi iyi değerlendirip ihtiyacımız olan dersleri çıkarmakla sorumluyuz.
Kaynak:Perspektifonline