İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE TOPLUMSAL CİNSİYET / Feyzulah AKDAĞ
Son yıllarda toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet ayrımını çürüten deneysel araştırmalar ciddi şekilde çoğalmış durumda.
Günümüzde artık her mecrada karşılaştığımız toplumsal cinsiyet kavramı, genellikle sonuna “eşitlik” kelimesi eklenerek karşımıza çıkıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sürekli yücelten ve bir hedef olarak milletimize sunanların da toplumsal cinsiyet kavramı üzerine çok ciddi araştırmalar yapmadıkları kanaatindeyim. Temel olarak aldığınız kavramlarda problem varsa üzerine bina ettiğiniz planlar, projeler ve metinler ne kadar sağduyulu ve iyi niyetli olursa olsun temeli kaygan ve ya çürük olduğu için çökecektir. Toplumsal cinsiyet kavramı aslında tam da böyle bir kavram. Bu kavram, o kadar yüceltilmiş ve üzerine öyle ciddi çalışmalar yapılmış durumda ki: insanlar da haliyle “bu büyük çalışmalar yapıldıysa mutlaka iyi bir şeydir” diye düşünüyor ve sorgulamaksızın benimsiyor. Mesela son zamanlarda tartışmaların odağında olan İstanbul Sözleşmesi tam da böyle bir uluslararası sözleşme metnidir. Ülkemizin 2011 yılında hiçbir çekince koymadan imzaladığı ve meclisteki tüm partilerin ortak mutabakatıyla onaylanıp yürürlüğe giren bu sözleşmenin bina edildiği temel, toplumsal cinsiyet kavramıdır.
Asıl adı Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan metin, meşhur ismini imzalandığı şehir olan İstanbul’dan almaktadır. İsminden de belli olduğu üzere kadınlara karşı şiddeti önlemek için hazırlanan bu metni şu ana kadar 46 ülke ve Avrupa Birliği imzalamış durumda. Toplumsal cinsiyetin tanımını İstanbul Sözleşmesinden aktaralım: “Toplumsal cinsiyet, herhangi bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özelliklerdir.” Tanımdan açıkça anlaşılan şey, kültürümüzün kadınsı ve erkeksi olarak kodladığı her şeyin bu kavram içine girdiğidir. Sözleşme, kadına yönelik tüm şiddetin işte bu toplumsal cinsiyet kavramından kaynaklı olduğunu savunuyor. Mesela sözleşmenin giriş kısmında “kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığının (…) bilincinde olarak…” yazdığını görebilirsiniz. Yani kadınlarımızın gördüğü tüm şiddetten dinin, geleneğin, kültürün, tecrübenin şekillendirdiği toplumsal cinsiyet sorumlu tutuluyor. Oysa kadına karşı şiddetin en fazla alkolün etkisi altındayken gerçekleştiği yıllardır yapılan araştırmalarda ispatlandığı halde, sözleşmenin hiçbir yerinde alkolün şiddet üzerindeki rolüne en ufak bir atıf yok. Tüm şiddetten toplumsal cinsiyet rolleri sorumlu tutuluyor.
Toplumsal cinsiyet kavramının psikoloji literatüründe tanınması 1968 yılında ABD’li psikanalist Robert Stoller’in “Sex and Gender” kitabıyla oluyor. Kitabında aslında tek cinsiyetin değil iki cinsiyetin olduğunu savunmaktadır. Cinsiyetin biyolojik cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) olarak ikiye ayrıldığını yazar. Yani erkek/kadın olarak doğabilirsiniz (sex) ama erkekliği/kadınlığı(gender) toplum size dayatır ve öğrenirsiniz. Toplumsal cinsiyet, “işte bu dayatmadan dolayı problemli bir kavramdır ve toplumun kadın ve erkek rolleri yıkılmalıdır” demek ister Robert Stoller. İşte bu tarihten itibaren hayatımıza girmeye başlayan bu kavram, o günden bu yana bilim camiasında büyük tartışmalara neden oldu. Yani hala üzerinde ittifak edilebilmiş bir kavram değil. Yani bu kavramı zemin yapıp üzerine uluslararası bir hukuk metni inşa etmeniz kesinlikle makul değil. Çünkü her anlamda ispatlanmaya muhtaç yönleri var bu kavramın. Üstelik son yıllarda toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet ayrımını çürüten deneysel araştırmalar ciddi şekilde çoğalmış durumda.
Toplumsal cinsiyet kuramcılarına göre bir erkek çocuk oyuncak arabayla oynamayı kız da oyuncak bebekle oynamayı toplumdan öğrenir. Bunun biyolojik cinsiyetle ilgisi yoktur. “Doğan bebek dünyaya tamamen nötr doğar” derler. Ancak son zamanlarda yapılan çalışmalar toplumsal cinsiyet kuramcılarının görüşlerini çürütüyor. Örneğin, Texas Üniversitesi’nde daha önce hiç oyuncak görmemiş erkek ve dişi yavru şempanzelerle yapılan bir çalışmada erkek şempanzelerin oyuncak arabaya dişi şempanzelerin de oyuncak bebeklere yöneldiği gözlemlendi. Cambridge Üniversitesi’nde henüz doğumlarının üzerinden 24 saat geçmemiş 102 insan bebeğinin cinsiyete bağlı tercih yaptıkları ortaya konulmuştur. Ayrıca araştırmacılar, kadın ve erkek beyinlerinin doğuştan farklı olduklarını ve farklı alanlarda uzmanlaştığını ortaya koyan çalışmalar yaptılar. Tüm bu bilgiler ışığında baktığımızda İstanbul Sözleşmesini savunanlara ve toplumsal cinsiyet kuramcılarına birkaç soru sormayı bir zorunluluk olarak görüyorum:
Bu denli tartışmalı ve ispata muhtaç bir kavramın, yaptırım gücü son derece yüksek olan uluslararası bir hukuk metninin tam merkezine alınmasını hangi bilimsel gerekçelerle savunabilirsiniz?
Hali hazırda toplumsal cinsiyet kavramı bilimsel çalışmalarla çürütülmektedir. İleri tarihlerde bu kavramın tamamen uydurma olduğu ortaya çıkarsa mevcut sözleşme yüzünden mahkûm edilen milyonlarca mağdur ne olacak?
Asıl amaç kadına yönelik şiddetin önlenmesiyse şiddetin baş müsebbibi olan alkol kullanımının kısıtlanmasına yönelik politikalar geliştirmek ve buna yönelik uluslararası sözleşmeler hazırlamak daha bilimsel ve gerçekçi olmaz mı?
Sözleşmenin 12. Maddesinde konu edinen “toplumsal cinsiyete dayalı klişeleşmiş rollerin kökünün kazınmasına” yönelik çalışmaların aynısını neden alkolün kökünün kazınması için de yapmıyorsunuz?
Kadın ve erkeğin cinsiyet farklılıklarının toplumsal cinsiyet algısına yansımaması mümkün müdür?
Cinsiyetten gelen farklılıklar, toplumsal cinsiyet algısında nasıl sıfırlanacaktır?
Kadın ve erkek arasındaki cinsiyet farklılığının insan psikolojisine, bireyin davranışlarına ve sosyal yaşamına yansımaması mümkün müdür?
Cinsiyetten gelen farklılıkların cinsiyet rollerinde farklılaşmaya yol açmayacak bir biçimde kurgulanması ne kadar mümkündür?
Not: 5. 6. 7. ve 8. Sorular, Uzm. Psk. Meryem Şahin ve Dr. Mücahit Gültekin’in “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Dayalı Politika Uygulayan Ülkelerde Kadın ve Aile” adlı araştırma raporundan alıntılanmıştır.
Dua ile…
Yorumlar
5