EMANET BİLİNCİ (1)-M.CÜNEYT SARIYAŞAR
Bu acıların hangi siyasi sınırın içinde gerçekleştiğinden önce, insan hayatının kendisini görmek gerekir. Çünkü: İnsan hayatının değeri bayrağa göre değişmez. Bir çocuğun hayatı, hangi bayrağın altında doğduğuna göre değer kazanmaz veya kaybetmez. Can, candır. Mazlum, mazlumdur. Zulüm, kimden gelirse gelsin zulümdür. Bu nedenle ahlaki ölçümüz açık olmalıdır: Kim olursa olsun zalime karşı. Kim olursa olsun mazlumdan yana. Bu, herhangi bir siyasi tarafın yanında olmak değil; adalet ilkesini tarafların üzerinde tutmaktır.
EMANETİ TAŞIYAN İNSAN
İnsan, yalnızca yaşayan bir varlık değildir.
O; seçen, karar veren, sorumluluk alan ve yaptıklarından hesap verecek olan bir varlıktır.
Kur’an, insanın bu özelliğini anlatırken son derece çarpıcı bir “emanet” kavramından söz eder:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi…” (Ahzâb, 33/72)
Bu ayet üzerinde düşündüğümüzde karşımıza yalnızca bireysel sorumluluklarımız çıkmaz. İnsan olmanın ne anlama geldiğine ilişkin çok daha büyük bir meseleyle karşılaşırız.
Çünkü hayatımız bize verilmiştir.
Akıl bize verilmiştir.
İrade bize verilmiştir.
Bedenimiz, bilgimiz, malımız ve sahip olduğumuz güç bize verilmiştir.
Öyleyse insan bunların mutlak sahibi midir?
Yoksa emanetçisi mi?
Asıl mesele burada başlıyor.
EMANET İLE TEVHİD ARASINDAKİ BAĞ
Emanet kavramını Tevhid’den bağımsız düşünmek mümkün değildir.
Tevhid, yalnızca “Allah birdir” demekten ibaret değildir. Tevhid, hayatımızın nihai sahibinin Allah olduğunu kabul etmektir.
İnsan Allah’ın mülkünde yaşayan ve kendisine verilenleri belirli bir süre taşıyan bir kuldur.
Bu bakış açısı insanı iki büyük tehlikeden korur.
Birincisi, kula kulluk etmekten.
İkincisi ise eline güç geçtiğinde başkalarını kendisine kul etmekten.
Çünkü mutlak hükümranlık Allah’ındır.
Bu nedenle emanet bilincinin temel cümlesi aslında çok açıktır:
“Emanetin sahibi Allah’tır; biz ise emaneti taşıyan kullarız.”
Bu cümleyi hayatın her alanına taşıdığımızda makamın, servetin, bilginin, yetkinin ve iktidarın anlamı değişir.
Makam artık bir imtiyaz değil, sorumluluktur.
Güç artık kişinin kendisini büyütmesi için değil, emaneti hakkıyla taşıması için verilmiş bir imkândır.
TÂĞÛT MESELESİ VE GÜCÜN MUTLAKLAŞTIRILMASI

Kur’an’ın Bakara Sûresi’nde geçen tâğût kavramı da bu bağlamda üzerinde düşünülmesi gereken kavramlardan biridir:
“Artık kim tâğûtu reddeder de Allah’a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.”
(Bakara, 2/256)
Tâğût kavramını belirli bir kişiye veya güncel bir siyasi aktöre etiket olarak kullanmak yerine, onun işaret ettiği temel problemi düşünmek gerekir:
İnsanın kendisini veya elindeki gücü mutlaklaştırması.
Bu tehlike yalnızca yöneticiler için geçerli değildir.
Önce insan kendi nefsine bakmalıdır.
Çünkü insanın kendisini mutlaklaştırma tehlikesi önce kendi içinde başlar.
Sonra aynı ölçü güç sahibi için de geçerli olur.
Yönetici de kuldur.
Yönetilen de kuldur.
Makam sahibi de kuldur.
Güç sahibi de kuldur.
Hepimiz Allah’ın kullarıyız.
Dolayısıyla hiçbir insan kendisine verilen makam ve güç sebebiyle mutlak, sorgulanamaz ve hesap vermez bir otorite hâline gelemez.
NEFİS: EMANETİN İÇERİDEKİ SINAVI
Kur’an’ın Şems Sûresi’nde insan nefsine ilişkin yaptığı tespit de bu yüzden önemlidir:
“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen ise ziyana uğramıştır.”
(Şems, 91/7-10)
Çünkü emaneti taşımak yalnızca dış dünyaya ilişkin bir sorumluluk değildir.
İnsanın kendi nefsi de bu emanetin sınav alanıdır.
Öfke bizi adaletten uzaklaştırabilir.
Hırs bizi emanete ihanete sürükleyebilir.
Çıkarımız hakkın önüne geçebilir.
Gücümüz başkasının hakkını çiğnemeye dönüşebilir.
Bu yüzden insan önce kendi nefsine karşı sorumludur.
EMANET VARSA ADALET DE VARDIR

Kur’an’ın Nisâ Sûresi’ndeki şu ayet, emanet ile adalet arasındaki ilişkiyi doğrudan kurar:
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58)
Dikkat çekici olan şudur: Allah, emanet ile adaleti aynı ayette buluşturur.
Çünkü adalet yoksa emanet korunamaz.
Bir aile emanetse aile içinde adalet gerekir.
Bir iş emanetse çalışanın hakkı korunmalıdır.
Bir makam emanetse o makam şahsi menfaat için kullanılmamalıdır.
Bir ülkenin yönetimi emanetse insanın canı, malı, hukuku, onuru ve haysiyeti korunmalıdır.
MAKAM, İMTİYAZDAN ÖNCE SORUMLULUKTUR
Hz. Peygamber’in şu hadisi, sorumluluğun yalnızca yöneticilere değil, herkesin konumuna göre bütün insanlara ait olduğunu bildirir:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, 7138; Müslim, 1829)
Bu sözün siyasal ve toplumsal açıdan taşıdığı anlam üzerinde özellikle durmak gerekir.
Makam, imtiyazdan önce sorumluluktur.
Yetki arttıkça emanet büyür.
Güç arttıkça hesap ağırlaşır.
Yöneticinin sorumluluğu; kendisine emanet edilen insanların hukukunu, güvenliğini ve onurunu korumayı da kapsar.
Bu noktada kültürümüzde Şeyh Edebali’ye nispet edilen nasihat geleneğinin meşhur bir ifadesi hatırlanabilir: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
Bu söz bir ayet veya hadis değildir.
Fakat yönetimin merkezinde insanın hayatının, hakkının ve adaletin bulunması gerektiğini anlatan güçlü bir kültürel özettir.
Öfke adaletin yerine geçmemelidir.
Kin hakkın önüne geçmemelidir.
Çıkar adaletin önüne geçmemelidir.
Güç vicdanın önüne geçmemelidir.
TOPLUMUN DA EMANETİ VARDIR

Fakat bütün sorumluluğu yöneticilerin üzerine bırakıp toplumun kendisini sorumluluktan kurtarması da mümkün değildir.
Toplumun da emaneti vardır.
Toplum adaleti istemeli, hakkı hatırlatmalı, insan hayatının korunmasını talep etmeli ve yöneticilerin emaneti hakkıyla taşımasını istemelidir.
Bunu hakaretle, kinle, düşmanlıkla veya şiddetle değil; hukukun ve meşru yolların içinde, hakkı söyleyerek, dayanışarak, yardımlaşarak ve gerektiğinde kamuoyu oluşturarak yapmalıdır.
Çünkü bir toplumun yöneticilerinden adalet istemesi, yöneticilerine düşmanlık etmek değildir.
Bilakis onları taşıdıkları emanete davet etmektir.
ADALETİN TARAFI OLMAZ
Kur’an’ın Mâide Sûresi’ndeki şu uyarı ise bütün bu tartışmaların ölçüsünü ortaya koyar:
“Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, takvâya daha yakındır.” (Mâide, 5/8)
Burada çok temel bir ilke vardır: Sevdiğimize karşı da adalet. Sevmediğimize karşı da adalet.
Güçlüye karşı da adalet. Zayıfa karşı da adalet.
Çünkü adalet bizim tarafımızı değil, hakkın tarafını tutmaktır.
İnsanın gerçek sınavı da tam burada başlar.
Kendi tarafımızdaki yanlış karşısında da adaleti koruyabiliyor muyuz?
Karşı taraftaki doğruyu da teslim edebiliyor muyuz?
Emanet bilinci bunu gerektirir.
MAZLUMUN YANINDA OLMAK

Bugün dünyanın farklı bölgelerinde savaşların, şiddetin ve ağır insani krizlerin bedelini siviller ödüyor.
Gazze ve Filistin’de, Sudan’da, İran’da, Yemen’de, Myanmar’ın Arakan/Rakhine bölgesinde, Somali’de ve dünyanın başka yerlerinde insanlar ağır insani şartlarla karşı karşıya.
Bu acıların hangi siyasi sınırın içinde gerçekleştiğinden önce, insan hayatının kendisini görmek gerekir.
Çünkü: İnsan hayatının değeri bayrağa göre değişmez.
Bir çocuğun hayatı, hangi bayrağın altında doğduğuna göre değer kazanmaz veya kaybetmez.
Can, candır.
Mazlum, mazlumdur.
Zulüm, kimden gelirse gelsin zulümdür.
Bu nedenle ahlaki ölçümüz açık olmalıdır:
Kim olursa olsun zalime karşı. Kim olursa olsun mazlumdan yana.
Bu, herhangi bir siyasi tarafın yanında olmak değil; adalet ilkesini tarafların üzerinde tutmaktır.
“SİZE NE OLUYOR DA?”

Nisâ Sûresi’nin 75. Ayetinde ise tarihsel bağlamı içinde, mazlumların savunulması için savaşma sorumluluğundan söz edilir:
“Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar...’ diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?”
Bu ayetin doğrudan bağlamını göz ardı etmemek gerekir.
Ancak ayetin bize bugün düşündürdüğü ahlaki soru da vardır:
Mazlum için üzülmekle yetinebilir miyiz?
Yalnızca dua edip yapabileceğimiz şeylerden geri durabilir miyiz?
Allah bize akıl vermişse, mal vermişse, bilgi vermişse, söz söyleme imkânı vermişse, toplumsal imkân vermişse, bir makam veya nüfuz vermişse...
Bütün bunlar da emanet değil midir?
Öyleyse insan, sahip olduğu imkân ölçüsünde yardım edebilir, dayanışabilir, insanî yardımı destekleyebilir, hakkı dile getirebilir, barışçıl sivil faaliyetlere katılabilir ve yöneticilerinden adalet ve sorumluluk talep edebilir.
Burada dua ile emanet yeniden birleşir.
Dua yalnızca: Allah’ım, mazlumları kurtar.” Demek değildir.
Şunu da söyleyebilmek gerekir: “Allah’ım, bizi de onların kurtuluşuna vesile eyle.” Çünkü emanet yalnızca sahip olduklarımız değildir.
Bazen yapabileceklerimiz de emanettir.
DUA VE GAYRET
Belki de meselenin özü burada.
Dua ederken gayret etmek.
Mazlum için üzülürken sorumluluk almak.
Allah’ın yardımını isterken Allah’ın bize verdiği imkânları O’nun rızası doğrultusunda kullanmak.
İşte emanet bilinci budur...
Ve bütün bu düşüncelerin merkezinde yeniden aynı cümleye dönüyoruz:
Emanetin sahibi Allah’tır; biz ise emaneti taşıyan kullarız.
Bu anlayış, insanı hem kula kulluktan hem de eline güç geçtiğinde başkalarını kendisine kul etme arzusundan korur. Bizi makam karşısında ölçülü, güç karşısında sorumlu, zulüm karşısında duyarlı, adalet karşısında tarafsız, mazlum karşısında ise harekete geçmeye hazır kılar.
Sonunda mesele yalnızca iyi dileklerde bulunmak değildir.
Mesele, bize verilen emaneti nasıl taşıdığımızdır. Çünkü insanın hayatı da, aklı da, iradesi de, malı da, bilgisi de, Makamı da, gücü de bir gün sahibine karşı cevap vereceği bir emanettir.
Ve belki de kendimize her gün sormamız gereken soru şudur:
Bize emanet edilenleri gerçekten emanet olarak mı taşıyoruz, yoksa onları kendimizin mülkü mü sanıyoruz?
Cevap, yalnızca nasıl bir insan olduğumuzu değil, nasıl bir toplum olduğumuzu da belirleyecektir.
(DEVAM EDECEK)
Yorumlar
0