DOĞMADIĞIM YERLERE UZUN YOLCULUK / Işık Ece Oğuzalp
Yağmur damlaları vuruyordu otobüsün camına. Her saniye biraz daha ileri giden otobüse inat eder gibi cama değen her damla geriye doğru akmaya başlıyordu. Gidilmesi gereken yer geride kalıyordu da bu narin damlalar bana bir işaret mi veriyordu diye geçirdi içinden. Bazen girdikleri küçük ilçelerde sarı ışıklar aydınlatıyordu yüzünü. Arada daldığı uykunun arasından yüzüne güneş çarparmış gibi uyanıyordu bu ışıklar yüzünden.
Yola çıkalı iki saati geçmemişti. Daha neredeyse 5 saat daha sürecek olan bu yolculukta kendiyle fazla baş başa kalmamak için geceyi seçmişti, uyurum diye geçirip içinden. Oysa ne yanlış tercih. Uyutmayan ışıklar, durmaksızın mesaj veren yağmur... Yan koltukta kucağında çocuğuyla tüm bu melankoliyi dağıtan yol arkadaşı olmasaydı, kendinden kaçarken düşmüş olacaktı kendinin kucağına. Zavallı kadın belli ki öyle çok uykusuzdu ki çocuğun huzursuz haline oralı olmadan derin uykulara kapatıyordu gözlerini. Çocuk kocaman yanakları, yanakların arasında varlığı unutulmuş küçük çenesi, kafasına geçirilmiş mavi örgü beresiyle arada dönüp öyle tatlı bakıyordu ki… bu konforsuz seyahate kızamıyordu. Bu gözlerle, diye geçirdi içinden, hayatı şimdi bu çocuğun gözleriyle görüp yazabilseydim, bu beni her seferinde yazdıklarını yırtan bir yazar acemisi olmaktan kurtarır mıydı? Notalar arasına müziği gören bir bestekâr ya da taştan fazlalıkları atan bir heykeltıraş gibi kelimelere sözümü dinletebilir miydim? Bu çocuk gibi huysuzlansam hayata karşı, olmayan ne varsa oldurabilir miydim?
Devam etmekten yorulduğu için buradaydı biliyordu, kelimeler onu her reddettiğinde sanki hiç umursamamış gibi davranmaya çalışmaktan yorulmuştu. Şimdi bu zaruri seyahat onu tüm olmayanlardan uzaklaştırdığı için gizli bir mutlulukla kafasını yaslıyordu arkaya. Mavi bereliyle göz göze gelince bir an tüm düşünceler yine yanına uğruyordu belki ama sonra ayrılıyorlardı işte.
Bir aralık göz kapakları ağırlaştı.
Karanlık bir gecede, yüzüne, delikleri arasından soğuğun geçtiği örgü kalın bir atkı sarılmışken gürbüz bir atla dörtnala gidiyor, çalılıkları kalbi kulağında atan bir nefes nefeselikle geçiyor, dar bir dönemeçten ustalıkla dönüyor, bu dönüşten aldığı keyfi içinde hissediyor ve hız kesmeden devam etmeye çalışırken arkadan gelen o sesle irkiliyor, atı huysuzlanıyor, geriye dönüp bakmak istiyor ama ata sahip olamıyor, dizginlere kuvvetle asılmaya çalışırken kontrolü kaybediyor ve kendini nerde biteceği belli olmayan bir yamaçtan aşağı yuvarlanırken buluyordu sıçrayarak uyandığı anda. Aynı rüyayı görmek konforlu gelmeye başlamıştı artık ona. İlk seferinde nasıl da korkuyla uyanmıştı ama artık düşmeye başlayınca sıçrasa bile eskisi kadar boğucu gelmiyordu tüm bu yuvarlanma. Sadece devamını bilseydim diye geçiriyordu içinden ya da belki düşmeden bitirebilseydim. Öyle güzeldi ki aslında başta her şey. Düşündü… Uçmak da buna benzer midir acaba? Keşke bunu anlatabileceğim kelimelerim olsaydı. Gördüğü güzel bir manzaranın fotoğrafını çekse ve bunu paylaşsa insanlarla, insanlara o manzarayı anlatabilmiş olurdu. Ama hisler böyle miydi? Bazen insan kendisi bile anlamazken hislerini nasıl başka insanlara anlatabilirdi. O hisli anı durdurup fotoğraflasak sonra o hayali fotoğrafın kesitini yeterince büyütsek, içinde ne hissettiğimizi görüp, çekip alabilir miydik o duyguyu acaba. Böylece anlatması daha kolay olur muydu? Bir an tüm bu düşünceler anlamsız geldi. Fotoğrafçı donuk bir kareyle, bir manzaranın güzelliğini veremezdi ki kendisi donmayan bir zamanın büyümeyen kesitinden his yakalayıcılığı yapsın.
Gidiyordu işte yine de. Ne bekliyorum diye geçirdi içinden. Neden gönüllü olmuştu bu işe aslında içten içe biliyordu. Kendisiyle hiç de alakası olmayan bu konu gündeme geldiğinde ilgisini çeken tek şey yolculuk olmuştu. Uzaklaşmaya ihtiyacı vardı. Hayatının büyük bir kısmını büyük bir olay bekleyerek geçirmişti. Rüyasını gördüğü o keskin dönemeç gibi bir yoldan dönecek ve her şey kolaylaşacaktı onun için. Kelimeler kolay dizilecek, insanlar kolay anlaşılacak, hayat kolay yaşanılacaktı. Hiç gelmeyen bir dönemeç. Otobüsün durmaksızın döndüğü onca dönemeç canını sıkıyordu. Savrulmadan dönmeyi başaracağı ve sonrasında her şeyin kolay ve güzel olacağı keskin bir dönemeç…
Tüm bunlarla dolu olan zihni kendini bir an bile rahat bırakmamışken muavinin anonsunu duydu. Yarım saat süren istirahat molasının başladığı duyuruyordu. Halinde yaptığı işi sahiplenen garip, biraz da komik bir hava vardı. Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz derken dünyanın en önemli bilgi ve teşekkürünü sunduğuna inanabilirdiniz.
Yanındaki kadın yavaş kıpırdanmalar göstermeye başladı böylece. Önce çocuğu biraz daha sarıp sarmaladı, sonra eşyalarını kontrol etti, her şeyi yanında mı götürse yoksa ağır yükleri için bu otobüsün insanlarına güvense mi düşündü sanki. Sonradan çocukla zor olacağına karar vermiş olmalı ki çantasını alarak kalktı. Onun bu yavaş hareketleri bir an önce soğuk havanın yüzüne çarpması için acele eden …’ya can sıkıcı gelmiş ve onu fazlasıyla sabırsızlandırmıştı ama yine de sessizce bekledi. Artık kendini dışarıya, soğuğun kucağına atıp düşünmekten uyuşmuş zihnini soğuk havanın keskinliği ile uyarabilirdi. Biraz açık havada kaldı böylece. Sonra içerden gelen yemek kokusu acıktığını hissettirdi, yavaşça süzüldü kapıdan içeri. Sanki girmesi yasakmış da gizlice giriyormuş gibi. Ellerini yıkayıp yüzünü ıslattı, sonra yemeklerin yanına geldi. Kendine sıcak bir çorba almak en mantıklısıydı.
-Temizdir herhalde, bu kadar insan yiyip içtiğine göre, diye mırıldandı.
-Mercimek çorbası alabilir miyim lütfen?
-Tabi ablam, Veyseeel ablama bi mercimek çorbası
Çorba siparişi verilmesinden mutlu mu olmuştu? Neydi bu gereksiz samimiyetin nedeni? Muavine benzeyen bir iştiyak vardı üzerinde. Gerçekten severek mi yapıyorlardı işlerini, yoksa tüm bu hareketler görerek ya da dinleyerek öğrendikleri şeyler miydi? İnsan bu kadar rahat ilgili ya da keyifli taklidi yapabilir miydi ki? Gerçekten böyle memnun ve neşelilerse onlara gıpta etmek gerekmez miydi? Onlar da benimle ilgili aynı şeyleri düşünüyorlar mıdır acaba diye düşündü. Kepçeyi biraz yukarı kaldırmış, koyu ve akışkan çorbanın kâseye doluşunu izleyen şu çocuk mesela. Herkesin yarım saatini ayırdığı bu mola yerinden hayatın kendisine karışmak istiyor muydu acaba? Bir gün bu mola yerinin bekleyeni olmak yerine, gideni olmak geçiyor muydu aklında?. Sormak isterdi. Hep bilmek isterdi insanlar neler geçiriyor akıllarından. Hepsi gerçekten uyum sağlamışlar mıydı hayatın kendisine, akışta akmaya memnun muydu gerçekten herkes? Bu sorunun cevabı ne olsun istiyordu kendi de bilmiyordu, duyunca ya da bir an bile olsa görünce mutlu olacağı şey neydi?
Yorumlar
3