Toplumsal Değişim ve Birey

 

Değişimin sosyolojisi, düşünce tarihinin en önemli problem alanlarından biridir. Hemen hemen tüm düşünce sistemleri değişimin yöntemi ve niteliği üzerinde durmuşlardır. Değişimin kaçınılmazlığı genel kabul gördüğünden asıl tartışılması gereken değişimin niteliğidir.

“Toplumsal değişimin ana aktörü kimdir?”, sorusu öncelikle analiz edilmelidir. Kur'an toplumsal değişim konusunda öznenin sorumluluğuna işaret eder. " Bir topluluk kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."(Raf/11) Bu ifadenin anlamı açıktır. Toplumsal değişimde ana aktör özne ise, şu an içinde bulunduğumuz olumsuz durumun sebebi bizim zaaflarımızdır. Biz ise kendi hatalarımızla yüzleşecek ve kendimizi eleştirecek yerde, suçu sürekli kendi dışımıza transfer ediyoruz. "Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her kötülük de kendi (günahın yüzü)ndendir" (Nisa 79)Bu ayetin açıkça işaret ettiği şu an içinde bulunduğumuz olumsuz durumun kendi hatalarımızdan kaynaklandığıdır.

Toplumsal değişimde özene insan ise, eleştiriye nereden başlayacağımız açıktır. Eğer eleştiriye doğru yerden başlamıyorsak, sonuç almamız, doğru sonuçlara ulaşmamız ve sorunları çözmemiz mümkün değildir. Bundan dolayı Afgani ve Abduh ile başlayan daha sonra Seyyid Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati, Fazlur Rahman, Aliya İzzetbegoviç ve Cabiri gibi alimlerle devam eden İslami yenileşmeci akım, sorunun kaynağını içe yöneltmişti.

İslamcı akımın çözüm olarak önerdiği, Kur’an ve Sünnete dönüş, cihad ruhunun uyandırılması, içtihat kapısının açılması, tasavvuf anlayışının getirdiği eylemsizliğin ortadan kaldırılması tamamen iç faktörlerle ilgilidir. Biz ise iç eleştirinin veriminden yararlanmak yerine, onu zaaf olarak kabul ediyoruz. Son dönem İslam düşüncesinin önemli zihinlerinden biri olan Aliya İzzetbegoviç iç eleştiriye büyük önem vermiştir. Onun "Ben olsam, Müslüman Doğudaki tüm mekteplere 'eleştirel düşünme' dersleri koyardım. Batı’nın aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur" ifadesi eleştirel düşüncenin önemini ortaya koymaktadır. Oysa biz eleştirel düşünceden sürekli kaçıyoruz. Bu durumda sorunların gerçek kaynaklarına yönelemiyoruz.

Malik bin Nebi de geri kalmışlık hakkındaki soruyu tersine çevirmeniz gerektiğini söylüyordu. O'na göre , "Niçin bizi sömürüyorlar?" sorusu yerini , "Neden sömürülmeye müsait bir yapımız var?" sorusuna bırakmalıdır. Sorunu sürekli dış faktörlere havale etmek, kendi zaaflarına karşı körleşme ile sonuçlanmaktadır.

Bugün bazı Müslümanlar, siyasal taraftarlığı etkisiyle iç eleştirinin zamanı olmadığını savunuyorlar. Davaya zarar gelmesi endişesiyle, olumsuzlukların üzerini örtmenin, görmezden gelmenin daha iyi olacağını düşünüyorlar. Oysa bu tutumun var olan krizi daha da derinleştireceğini göremiyorlar. İç eleştiri yapmak yerine ötekinin hatalarına yoğunlaşıyor, kendi zaaflarının üzerini örtüyorlar. Oysa ötekinin hataları, günahları, suçları bizi aziz yapmıyor. İçinde bulunduğumuz durumla ilgili her eleştiriyi etkisizleştirme için önümüze 28 Şubat faşizmini çıkarıyorlar. Biz hem 28 Şubat faşizmine hem de gelinen noktadaki toplumsal çürümüşlüğe karşıyız. Asıl sorun bu iki seçenek arasına sıkıştırılmamızdır. Bir kötülüğü başka bir kötülükle örtemeyiz. Biz, iyiliği emreden kötülükten sakındırmayı ilke edinen bir gelenekten geliyoruz. Yaşadığımız dönemde önemli sorunların olduğunu görüyoruz. Bu sorunların üzerini örtmek yerine yüzleşmek gerektiğini düşünüyoruz.

Toplumsal çürümüşlüğe neden olanları değil de, çürümüşlüğü eleştirenleri hedef tahtasına koymak ve bunun üzerinden yürütülen tekfir faaliyeti ahlaki değildir.

İlla bir taraftan olmamızı istiyorsanız açıkça ifade ediyoruz. Düşünce ve inanç özgürlüğünden, hak ve adaletten yanayız. Her tür yolsuzluğa, adam kayırmaya, liyakatsizliğe, ahlaksızlığa karşıyız. İslam ahlakını savunuyoruz. Aziz dinimize karşı çıkanlara da, istismar edenlere de karşıyız.

Fanatik militan taraftarların, hakikati kendi parti, cemaat ve örgütleriyle eşitleyenlerin bizi anlamasına imkan yok. Biz, öncelikle İslam'ı temsil durumunda olanların yaptıkları hataların önemli olduğuna inanıyoruz. Eleştiriyi dıştan içe değil, içten dışa doğru yapıyoruz.

Bu konuda, İslamcılığın kurucu düşünürleri Afgani ve Abduh' u üstat kabul eden Mehmet Akif'in eleştiri tarzını önemsiyoruz

"Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...

Adem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile!

Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;"

Allah'ın adaletine inanıyor ve güveniyoruz. Bu yolda önderimiz alim tavrının ölümsüz temsilcisi büyük imam Ebu Hanife'dir.

İslam'ın içeriği olan adalet, ahlak, akıl ve ilim, forma( görünüş/ biçim- sakal/ sarık/ cübbe) indirgenmemeliydi. Bu uyumsuzluk dış görünüşü dindar içeriği bambaşka amaçlar uğruna semboller üzerinden dini araçsallaştıran insanlar üretti. İslam'ın aktüel dünyada karşılaştığı en büyük sorun budur.

Ahlak, düşünce ile davranış arasında tutarsızlık olduğunda silikleşir ve giderek insan davranışlarında belirleyici bir ölçüt olmaktan uzaklaşır. Böylece bürokraside yer kapmak, ekonomik bakımdan sınıf atlamak isteyen insanların önünde ahlaki hiçbir engel kalmaz.

 

Paylaş