MUHAFAZAKAR DİNDARLARIN SİYASAL ALGILARI ÜZERİNE BİR DENEME

Muhafazakar dindar kitlenin hala iktidarın arkasında durmasının hiç kuşku yok ki, psikolojik, sosyolojik, dini ve pragmatik etkenler var. Bunlar arasında tarihten getirdiği korkular da var. Bu korkular çoğu itirazını geri çekmesine yol açıyor. Muhafazakar dindar kitle devlet tarafından sürekli ötekileştirilmiş, irtica ile suçlanmış bir kitle. Tek Parti Döneminde medreseleri kapatılmış, güvendiği alimler öldürülmüş ya da küskünlüğe mahkum edilmiş, siyasi önderleri etkisizleştirilmiş; 27 Mayıs darbesiyle oy verdiği partinin başbakanı ve iki bakanı asılmış; 28 Şubat'ta destek verdiği başbakan askeri bürokrasi tarafından aşağılanmış ve her türlü hakarete maruz bırakılmış bir kitle. Üstelik bu kitle büyük ölçüde yaşadığı travmaların arkasında CHP'nin olduğuna inanıyor. Kaldı ki, bazı CHP sözcülerinin yaptığı açıklamalar da muhafazakar dindar kitlelerin korkularını daha da tahkim ediyor. Bu süreçte laiklik ve irtica öne sürülerek çocukları üniversiteden atılmış, askeri törenlere anneleri alınmamış bir kitle.

Muhafazakar dindar seçmen, başına gelenlerden sorumlu tuttuğu CHP’nin kendini devlet ile özdeşleştirmesine ve kurucu parti olarak konumlandırmasına da karşı çıkarlar. CHP'li siyasetçilerin şöyle bir iddiası var: CHP, devletin kurucu partisidir ve Atatürk'ün partisidir. Gerçek Atatürkçüler CHP' de toplanmalıdır.

Bu durumda cevaplanması gereken sorular ortaya çıkmaktadır:

1- İlk serbest seçimden beri CHP'ye oy vermeyen seçmeni ( yüzde 75 civarı) nasıl tanımlamak gerekir?

2- Bu seçmenler CHP'ye muhalif olmakla Atatürk'e de muhalif olmuyorlar mı?

3- Türkiye seçmeninin çoğu Atatürk karşıtı mı?

4- Muhafazakar dindarların Atatürkçülüğü sahte midir?

5- Hem Atatürk'ü savunmak, hem de CHP karşıtı olmak mümkün mü?

6- Atatürk CHP'yi en büyük mirasım diye tanımladığına göre CHP'ye muhalif olmak, Atatürk’ün mirasına sahip çıkmamak anlamına gelmiyor mu?

7- CHP'nin tanımladığının dışında bir Atatürkçülük mümkün mü?

8- Türkiye seçmeni 1950 yılında neyi reddetti?

Görüldüğü gibi CHP’nin kurucu irade, devletin kurucu partisi ve kendini Kemalizm’le özdeşleştiren tarih algısı, halkın büyük çoğunluğunu dışarda bırakan sorunlu bir yaklaşımdır. CHP’nin bu algısı, sonuç olarak muhafazakar dindarları Kemalizm karşısında muhalif bir yerde konumlandırmaktadır.

 Muhafazakar dindarlar Ulusalcı Kemalistlerin tarihi temellendirirken kullandıkları “tam bağımsızlık” anlayışına da mesafelidir. Bilindiği üzere, Ulusalcı Kemalistlerin tarih mitolojisinin temel kavramı "tam bağımsızlıktır." Bu epik anlatıya göre Türkiye Atatürk döneminde tam bağımsız bir politika izlemiş, NATO'ya girdiğinden beri bağımsızlığını yitirmiştir. Türkiye'nin ağır alsak demokrasisi de, Ulusalcı Kemalistlerin karşı devrim dedikleri tarihe rastlaması da ilginç. Bu mitolojik algının temelinde demokrasiye karşı Tek parti rejimini olumlamak var. Ulusalcı Kemalistlerin “karşı devrim” olarak tanımladıkları Menderes Dönemi ve devamı, Muhafazakar dindarlar için eziyet çektikleri, sorunlu bir dönemin kapanışına işaret eden olumlu bir dönemdir.

Laiklik ve Atatürkçülükle başörtü ve dini pratiklerini yerine getirmeleri engellenmiş. Bu ortamda muhafazakar dindarların laiklik kavramına din karşıtlığı olarak bakmaları anlaşılabilir. Aslında laikliğe olan karşıtlığa bizzat laiklik adına laik Kemalistlerin yaptığı davranışlar sebep oldu.

Muhafazakar dindar kitle iktidar olunca mazlumiyetin olumsuzluğunu yaşadığından dolayı, mağdur kesimlere karşı daha duyarlı olmaları beklenirdi. İktidarın ilk yıllarında bu duyarlılığı gösterdiler.

Ancak daha sonraki süreçte bu duyarlılık kayboldu. Farklı hassasiyetler görmezden gelindi.

Yaşadıkları mahrumiyetlerin getirdiği öç duygusu ve iktidarın sağladığı imkanları kaybetmeme hissi, adalet, liyakat ve hukuk ihlallerinin önüne geçti.

Muhafazakarlık ve milliyetçilik eksenine kayan iktidarın İslami hassasiyetleri önemli ölçüde geriledi. Bu duygu iktidarı destekleyen kitleye de büyük ölçüde hakim oldu.

Muhafazakar düşünce Makyavelist düşünceyle birleştiğinde sonuç çok daha yıkıcı oluyor. Rahmetli Akif Emre'nin deyimiyle, "Muhafazakar Makyavelizm, sadece sistemi yaşatmak için değerleri araçsallaştırmakla kalmaz, doğal sonucu olarak değerleri çürütür." Nitekim süreç büyük ahlaki yozlaşmanın önünü ardına kadar açtı. Muhafazakar görgüsüzlük ve sakillik toplumu egemenliği altına aldı. Dini araçsallaştırmanın kapısı ardına kadar açıldı.

Türk devletinin tarihsel refleksi olan devletin kutsallığı ve güvenlik anlayışı adalet ve hukukun önüne geçti. Orta Asya'dan gelen otoriter Türk şeflik sistemi, İslam ile tanıştıktan sonra meşruiyet kaynaklarından biri de dinin otoriter yorumu olmuştur. Bu siyasal anlayış, muhafazakar dindarların siyasal davranışlarını ve tepkilerini belirlemeye devam etmektedir.

Öte yandan muhafazakar dindar kitle aileye, tarihe, kültürel değerlere ve inançlarına yönelik olumsuz davranışlara karşı çıkar. 

Siyasal iktidarın uygulamalarının sonucu olarak ortaya çıkan borcu İslam ve Müslümanlar ödüyor. Tüketim kültürü olarak farklılaşan dindar kitle içeriği olmayan ve görünüşü öne çıkaran formel bir dindarlık üretti. Dindarlığın dönüşümü irfani ve ahlaki yönü olmayan görsel bir dindarlık üretti. Yaşanan süreç Mehmet Görmez Hoca’nın deyimiyle “deruni dindarlığa” büyük darbe vurdu. "Dindarlığın bir asli/manevi/deruni boyutu vardır; bir de maddi/şekli/zahiri boyutu vardır. Bu bağlamda dini yaşamak şeklinde tezahür eden dindarlığın hakiki boyutu, derunî dindarlık ile dini kullanmak şeklinde görünen zahiri boyutu ise şekilci, gösterişçi dindarlıkla ifade edilir. Deruni dindarlıkta kişinin hareketlerine kalbindeki iman yön verirken şekilci, gösterişçi dindarlıkta dış beklentiler yön verir. Dış beklentiler sadece maddî çıkar ve menfaat değil; aynı zamanda güvenlik, teselli, sosyalite sağlama, ilgi çekme, statü ve masumiyet elde etme gibi benliğe ilişkin hususlar da olabilir. Deruni dindar, Allah’a yöneldiğinde benliğinden vazgeçerken diğeri hiçbir zaman benliğinden vazgeçmez. Kısacası kalbini ve ruhunu inancına veren, inancını kalbine ve ruhuna yerleştiren gerçek dindar, saygınlık kazanmak için hiçbir zaman dinin akidelerine sahte bağlılık göstermez." Ne yazık ki, Görmez Hoca’nın üzerinde ısrarla durduğu hassasiyet önemli ölçüde kayboldu. Dindarların siyasal ve sosyal algısı büyük ölçüde dönüştü. İçeriğin yerini biçim aldı. "Bilinmelidir ki sahih bir dinin temel ilkeleri üzerine inşa edilmiş olan gerçek tasavvur; özden kabuğa, amaçtan araca, bilinçten söze, kazanımdan şekle inince, doğal olarak bu noktadan itibaren değerlerin ters yüz edildiği bir sürecin devreye girdiği de görülmektedir. Artık bu noktadan itibaren bahsedilen dindarlığın yapay kodlarından olan taklit ve ritüel işe başlar. Kişisel dindarlıkları da etkisi altına alan bu çapta bir algı, anlamayı anmaya, kutlamayı törene, yaşamayı gösterişe ve zikri de şekil içerikli törensel seremoniye indirger. " " Nerede: " Sakın ol! Ben, kral değilim. Ben, kurumuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum. " diyen bir peygamber imajı, nerede elini öptürmek için sıraya giren müritlerine izin veren şeyh modeli" ( Namık Kemal Okumuş, Algı Ya da Gerçek Hz. Peygamber'i Anmak Veya Anlamak Üzerine, Araştırma Yayınları s: 225)

Bize düşen hukukun, adaletin, liyakatin arkasında durmak, her türlü olumsuzluğa karşı uyarıcı bir konumda bulunmaktır. Mümin kişi, “bunlar tarihte kaldı” söylemini önemsemeden hakikatin bize yüklediği ahlaki değerlerin izini sürmelidir. Hakkın sözcülüğünü yapmak sadece siyasal iktidardan değil, halktan da tepki görebilir. Örneğimiz, Hz. Peygamberin Hıra Dağı’ndan Mekke’nin şirk kokan sokaklarına indiğinde sergilediği tavır olmalıdır.

Müslüman aydın, iktidarın yaptığı olumsuz uygulamaları din üzerinden meşrulaştırıcı bir söylem üretmemelidir. Özellikle siyasi anlamda İslamcı aydının önderi, siyasal iktidarın yaptıklarına din üzerinden meşruiyet arayan organik aydınlar tavrı değil, yaşantısı ile bir alimin iktidar karşısında nerede duracağını gösteren Ebu Hanife olmalıdır.

 

Paylaş