“O” Ülkelerde Soykırım Yapmak / Mehmet Talha Kalkan
Geçmiş hakkında konuşmak veya tarih yazmak parlamentonun işi değildir...
2005 ile 2007 yılları arasında Fransa’nın başbakanı olarak görev yapan Dominique de Villepin 1945 yılında Cezayir’in Setif ve Guelma bölgelerinde Fransız ordusu tarafından gerçekleştirilen katliamları kınamak için kendisinin veya partisinin özür dileyip dilemeyeceği konusunda şunları söylemekteydi:
“Geçmiş hakkında konuşmak veya tarih yazmak parlamentonun işi değildir...”
Oysa ki aynı Fransa çok değil; sadece birkaç yıl evvel, 29 Ocak 2001 tarihinde, içinde “Fransa, 1915 yılındaki Ermeni soykırımını tanır.“ ifadesinin yer aldığı bir yasayı meclisten geçirmiş ve ardından iki defa soykırım iddialarını inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören yasa tasarılarını kabul etmişti fakat çeşitli hapis ve para cezalarını içeren bu yasa tasarıları iki kez Fransa Anayasa Mahkemesi tarafından "ifade hürriyetini sınırlandırdığı" gerekçesiyle iptal edilmişti. Fransa Anayasa Mahkemesi tarafından alınan bu karardan kısa bir süre sonra da seçim vaatlerinden biri olarak 24 Nisan'ı resmi olarak anma günü ilan etme fikrini ortaya atmış olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 1915 olaylarının yıldönümü olan 24 Nisan'ın Ermeni Soykırımını Anma Günü olarak kabul edildiğini ifade etmişti. Fransa Cumhurbaşkanı Macron konuyla ilgili şunları söylemekteydi:
"Fransa tarihiyle yüzleşir. Birkaç hafta içerisinde söz verdiğim gibi 24 Nisan'ı Ermeni Soykırımını Anma Günü ilan ediyoruz…”
Emmanuel Macron’un bu açıklamalarına kendi partisinden Sonia Krimi de destek vererek "Fransa kendi tarihi ile nasıl başa çıkacağını biliyor. 24 Nisan'ı Ermeni soykırımını anmak için ulusal gün ilan ederek kimseye ders verme niyetinde olmadı. Fransa, Türkiye dahil hiçbir ülkenin ders vermesini de saldırısını da kabul etmez." ifadesini kullanmıştı. Geçen yıl Antalya’da düzenlenen NATO Parlamenter Asamblesi’nde Fransa’yı temsilen katılan Krimi "Tarih kazananlar tarafından yazılmaz mı? Birçok ülke için PKK terörist değildir ama sizin için böyledir. Bunu dikkate almamız gerekiyor…” sözleriyle de Türkiye’nin Ermeni Soykırımı konusundaki tavrını yumuşatması gerektiğini belirtmişti. Bu sözler üzerine söz alan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da şunları dile getirmişti:
“Fransa'nın aldığı karar Macron'un Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararları ile çelişmiyor mu, çelişiyor. Birleşmiş Milletler'in kararını okudunuz mu? Uluslararası hukuktan ve sistemden bahsediyorsunuz ve Birleşmiş Milletler'in bir tarihi olayı soykırım olarak değerlendirmesi için neler olması gerekiyor? Siz siyasetçiler tarihle ilgili yargılamayı, karar vermeyi kendinizde hak olarak görüyorsunuz; görüş başkadır, karar vermek başkadır. Peki hangi bilgi ile tarih konusunda böyle, bu kadar kesin, net karar veriyorsunuz? Bu bilgi eksikliği olduğu halde karar vermenin tek sebebi vardır, o da popülizmdir. Maalesef sizin başkanınız popülizme yenilmiştir; ayrıca soykırım ve tarih konusunda Türkiye'ye ders verecek en son ülke Fransa'dır Çünkü Ruanda'da, Cezayir'de olanları unutmadık. Fransa önce kendi karanlık tarihine baksın, Türkiye'ye ders vermeye kalkmasın…”
Peki ama Mevlüt Çavuşoğlu’nun bahsettiği, Cezayir’deki olayda neler yaşanmıştı?

Fransız Cezayir'i ve 132 Yıllık İşgal
XIX. yüzyılda Fransa gittikçe zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu’nun Yunan İsyanı ile uğraşmasını fırsat bilerek 1827 yılında Cezayir’i işgal etmeye başladı ve üç yıl sonra tüm Cezayir’i işgal etti. Cezayir’in kaybı Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’daki ilk kaybı olurken Kırım’ın ardından ilk kez bir Müslüman bölge devletin kontrolünden ayrılmak zorunda kaldı. Aynı dönemde, Fransızların İngilizler ve Ruslar ile hareket ederek Navarin’de Osmanlı donanmasını yakması da işgale karşı yapılan önemli bir stratejik hamle olmuş ve Türklerin donanma vasıtasıyla bölgeye yardım göndermesinin önüne geçilmişti. Bu durum Cezayir’in rahat bir şekilde Fransa’ya bağlanmasını sağlarken milis kuvvetler ve yerel direnişçiler geçici zaferlerle Fransız ordusuna zarar vermiş olsa da 1840’larda bölgede Fransız otoritesi tesis edilmişti. Bu tarihten itibaren Fransızlar, Fransa’da yaşayan Fransızları bu bölgeye yerleştirilmiş, Müslüman ve Arap kültürü tahrip edilerek yerine Fransız kültürü hakim kılınmış, Arapça ve Berberice yasaklanarak Fransızca resmi dil olarak kabul edilmiş ve Hristiyanlık teşvik edilerek insanların Müslümanlığı bırakması telkinlerinde bulunulmuştu. Hatta Fransızlar bu bölgede Hristiyan kültürünü ve dinini yaymak için Roma Kilisesiyle beraber hareket etmiş ve bir dizi misyoner ve din adamı görevlendirilerek Cezayir’e gönderilmişti. Cezayir’de kötüleşen bu duruma ek olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun da yoğun şekilde destek verdiği meşhur Cezayirli yerel lider Abd El Kader’in 1847 yılında ağır bir yenilgiye uğratılması, Osmanlıların bu işgali kabul etmesi ile son bulmuş ve bölgede tam hakimiyet kurabilmek için gerekli tüm zemin hazırlanmıştı. Sırada Fransız Cezayiri'ni kurma ve onu tümüyle Fransa’nın kontrolünde tutma süreci vardı ki 1848 yılında Cezayir Fransa Anayasasına eklenerek üç farklı bölgeden teşekkül eden bir sömürge olarak kabul edildi. Artık baskı ve zulüm önlenemez bir hal aldığında 100 yılı aşkın bir katliamlar dönemi başladı. Fransızların açmış olduğu ve kendilerinin “Arap Büroları” adını vermiş oldukları jurnal teşkilatı vasıtasıyla potansiyel direnişçiler saptanmakta ve bu direnişçiler çeşitli şekillerde saf dışı edilmekteydi. Artan bu baskılara karşı bölgedeki yerel liderler Muhammed el-Mukrânî önderliğinde 1870 yılında yeni bir isyan hareketi başlatarak Fransızları bölgeden uzaklaştırmaya çalıştı. İlk dönemlerde başarılı olan bu isyan hareketi, Fransızların bölgeye gönderdikleri 100 bine yakın askerle bastırıldı. Ardından, bu isyana katıldıkları düşünülen yerel liderler Fransızlara ait başka bir sömürge olan Yeni Kaledonya’ya gönderilirken isyana teşvik ettiklerini düşündükleri Rahmaniye tarikatının zaviyelerini ortadan kaldırdılar. Bu yıkıma ve zulme Cezayirliler çeşitli şekillerde karşı gelmeye çalışmış olsa da Fransızlar 1884 yılında temel hak ve özgürlüklerin neredeyse tümünün ilga edildiği bir yönetim tarzı ile bölgeyi yönetmeye başladı. Bu dönem Fransız baskınının en fazla yaşandığı ve Cezayirlilerin neredeyse umutlarını kaybederek büyük kitlesel göç hareketleri gerçekleştirdiği bir dönemdi. Bu baskı ve asimilasyon dönemini çağdaş bir Fransız asker ve din adamı olan Charles De Faucould şu sözlerle anlatmaktaydı:
“Öncelikle Müslümanlar arasında yaşayan biz misyonerlerin zor yaşamlarını anladığınızı belirten mektubunuzdaki ifadeleriniz için teşekkür ederiz. Size bu mektubumda Müslümanlar arasında yaşayan misyonerlerin hayatlarından, yerel halkın Muhammed’in inancına bağlılığından, politik bir yaklaşım olarak Müslüman halkın inançlarının dönüştürülmesinde izlenmesi gereken yollardan bahsetmek istiyorum.
Müslüman halkın içindeki misyonerlerin yaşamları nasıldır? Misyonerlerin hepsi benim gibi güçlü şekilde izole edilmiş durumdadır. Temel görevimiz burada Fransa’ya bağlı bize dost ve sadık olacak bir topluluk yaratmak için inanç yolunu hazırlamak ve aynı zamanda bunların bazılarının Hıristiyan olmasının sağlanmasıdır. Bu nedenle Müslümanlara onların sadık birer dostu olduğumuzu kabul ettirmek öncelikli görevimizdir. Ayrıca onların kalplerinde bize karşı şüphe ve acı kalmaması için en önemli etki olan bilgeliği ve sevgiyi kullanmak gerekiyor. Bu ortamı elde ettiğimizde de görülecektir ki onlar ruhlarını bize kolayca açacaklardır. Burada doğruluk merkezli bir güven sağlamak, doğruluğumuzu gösteren karakter özelliklerini ortaya koymak, dinimiz ve inançlarımız ile ilgili saf bilgileri onlara göstermek, yerli olsun Fransız olsun, Müslüman ya da Hıristiyan olsun pek çok ruh ile irtibata geçmek, başarı için bizlerin birinci görevidir. Bu nedenle de ben, beni çevreleyen bütün insanlar ile ilişki kuracak ve yürütecek bir yol çizmeye karar verdim.

Kendime çizdiğim yolda ilerledim ve aramızdaki samimiyet arttıkça ve yerleştikçe çoğunlukla inancımıza sempati duyanlar ile birebir konuşmaya başladım ve onların ruhlarına görüşmelerimizin gizli kalacağını işleyebildim. Allah’ım! Bu ne coşku, açık bir şekilde gördüm ki, onlara inançları ile ilgili görevlerini anlattıkça günah işlemeleri azaldı, yerine pişmanlık duygusu aldı, Allah sevgisi aldı. Bu arada inanç sınavına tabi tutulmaya işaret eden sevginin iki büyük buyruğu olan meditasyon yaparak Allah’a iman etmeyi ve her şeyin yaratıcısının Allah olduğuna inanmayı bu insanlara kabul ettirebildim ve yavaş yavaş ve dikkatlice bu yönde ilerledim. Görev yapan misyonerlerin çok azında insanların ruhlarına inerek inançlarımızı ekebilecek güç var. Bu güce sahip olanlar, toplum içinde izole edilmiş olsalar da bu görevi yılmadan yapmaya çalışıyorlar. Ben daima çevremde ve ruhumda bu gücü hissetmek istedim. Eğer bütün Fas, Tunus ve Cezayir’de görev yapan rahipler, askeri papazlar ile laik Katolikler, işaret ettiğim hususlara dikkat ederlerse, bu gücü içlerinde hissedeceklerdir.
Bu arada bulunduğumuz ortamda bizlere yönelik baskılar daha da artmaya başladı. Yerel hükümet, biz papazların anti Müslüman düşünceler yaydığımızı bahane ederek çalışmalarımıza ağır yasaklar getirdi. Fakat bu yasaklar bizi işimizden alıkoyamayacak. Her şeye rağmen çalışmalarımızın faydalarını görüyoruz. Bize karşı açık şekilde propaganda yapılmasına ve gürültülü olaylar çıkarılmasına rağmen Müslümanlar Hıristiyanlığa yakınlaşmaya ve bizler ile dostluk kurmaya ve geliştirmeye devam ediyorlar. Bu güçlenen ilişki, hiç kimse tarafından engellenemiyor.
Burada papazlarımızın hepsi, kendilerine bağlı inanç gönüllüsü kadın ve erkeklerin sayılarını arttırmaya ve cemaatlerini genişletmeye yönelmiş durumdalar. Ayrıca bizim çalışmalarımız, inançlarımıza saygı göstermeyen yerli halk üzerinde de büyük bir şaşkınlığa neden oluyor. Bu bize daha fazla cesaret verdi ve bizler yerlilere kaybolan inançlarını yeniden bulmaları için daha fazla çalışmaya başladık. Büyük izolasyon baskılarından sonra bu ilerlemeler bizim için umut verici bir gelişme olarak görüldü ve bizi mutlu etti. Afrika topraklarında Fransız kolonisi kurmak ne muhteşem bir görev bizim için. Bu görev bize zenginlik sağlamıyor, fakat burada Fransa tanıtılıyor ve sevdiriliyor. Fransa yanlısı ruhlar yaratılıyor ve Fransa için çarpacak yürekler ortaya çıkarılıyor.

Afrika İmparatorluğumuzun Halkları Nasıl Fransızlaştırılır? Düşüncem o ki; eğer adım adım ve yavaşça Kuzey Afrika İmparatorluğumuzun Müslümanları dönüştürülmezse burada Türkiye’deki gibi milliyetçi bir hareket başlayacaktır. Büyük şehirlerde entelektüel bir elit grup oluşacaktır. Bunlar, Fransız kültürüne hâkim fakat Fransız ruhu ve kalbi taşımayacaklardır. Bunların en önemli özelliği İslami düşüncelerini kaybetmiş olsalar da kendi özlerini etkileme gücüne sahip dış etkilere karşı korumacı yapıda olacaklardır. Bu entelektüel gruplar haricinde bu topraklarda şehirler dışında yaşayan göçebe ve taşralılar vardır. Bunlar diğerlerine göre cahil kalmaya devam edeceklerdir. Bunlar bizlerden de uzak kalacaklardır. Bu göçebeler Muhammed’in dinine çok bağlı kalacaklar ve aynı zamanda da bizleri ve bizim dinimizi küçümseyeceklerdir.
Bu topluluklar Fransız yönetim kademeleri ile sadakatsizlik dolu temiz olmayan ilişkilerini devamlı olarak sürdüreceklerdir. Aslında onlar tarafından hiç sevilmeyeceğiz. Bir süre sona da mili duygular veya barbarlık güdüleri bu bilgili elit grubun içinde yükselecektir. Ne zaman ki fırsat bulacaklar, örnek olarak içerde ve dışarıda Fransa’nın zor duruma düşmesi verilebilir, İslam’ı bir levye gibi kullanarak cahil özlerini kaldıracaklar ve bağımsız bir Müslüman Afrika İmparatorluğu yaratmak için Fransa’ya karşı mücadeleye girişeceklerdir. Fransa’nın Kuzey Batı Afrika İmparatorluğu’nda, Tunus, Fas, Cezayir vb. topraklarında 30 milyon kişi yaşamaktadır. Ayrıca yaşanan barış ortamında bu sayı yüzyıl sonra ikiye katlanacaktır. Bu şu anlama gelmektedir. Bir süre sonra bu coğrafyada önemli ilerlemeler olacak, zenginlik gelecek, demiryolları gelişecek, elit grup kendisini geliştirecek ve ordumuz içinde silahlarımızı kullanacak önemli görevlerde yer alacak ve bir kısmı eğitimci olarak okullarımızda görev alacaklardır. Eğer bunları Fransızlaştırmayı bilemezsek veya yöntemini geliştiremezsek, onlar bizleri avlayacaklardır. Tek yol bunların Fransızlaştırılması ve de Hıristiyanlaştırılmasıdır.
Fakat bu konu hassasiyet taşımaktadır. Onları bir günde veya güç kullanarak dönüştürebilmemiz mümkün değildir. Bunun için yumuşak, şefkatli ve inançlı davranmak, çok sevgi göstermek ve eğitim yapmak ve yaptırmak gerekmektedir. Özellikle burada halkla iç içe olan laik papazların ve onların kurduğu yakın ilişkilerin kullanılması faydalı olacaktır.
Acaba Müslümanlar Fransızlaşabilir mi? Kesinlikle evet, fakat başka bir açıdan genel olarak hayır. Müslümanların çoğunluğunda temelleri batıllığa dayanan ve bize zıt olan inançlar vardır. Bunlardan en önemlisi “Mehdi” ye olan inançlarıdır. Özde inançlarını kaybetmiş olanlar hariç diğer bütün Müslümanlar, son yargılama gününün yaklaştığına ve o gün Mehdi’nin gelerek Müslümanların zaferi ile sonuçlanacak inanç savaşını başlatacağına ve İslam’ı yeryüzünü tamamına yayacağına, böylece Müslüman olmayanların tamamını boyunduruğu altına alacağına inanmaktadır. Böyle olunca da Müslümanlar İslam’ı kendileri için gerçek vatan olarak görmekteler ve Müslüman olmayanların er veya geç boyunduruk altına alınacağına ve onların yani Müslüman olmayanların gerçekte Müslüman çocukları olduğuna inanmaktadırlar.
Şimdi kendi aralarında Müslümanlar, güçlü bir şekilde Müslüman olmayanların boyunduruğu altındaysa bu durumun geçici olduğunu ve Allah tarafından kendilerinin ilahi bir teste tabi tutulduklarına inanıyorlar. Bu düşünce onlara dayanma gücü veriyor. Kendi aralarında güçlü bir söylem var. “Şimdi kuş tuzakta ve kafeste, tüylerini kaybetmiş ve kanatları kırık, sessiz ve direnemez durumda, ama eğer bu sessizlik varsa o da özgürlük gününün geleceğine olan inançtandır.”
Müslümanlar herhangi bir devletin boyunduruğunu seçebilir, ama yine de Almanlardan daha çok Fransa’yı isterler, çünkü bizim daha yumuşak olduğumuzu bilirler. Onlar işlenirse bir yabancı dost gibi, bir Fransız gibi ülkemizin yanında yer alabilir. Cesurca Fransa için savaşabilirler. Verdikleri sözden geri dönmeden 16-17. yüzyılın Fransız askeri gücünü bize yeniden yaşatabilirler. Yalnız bir istisna dışında, Müslüman oldukları sürece Fransızlaşmazlar. Onlar kendilerini Mehdi’nin geleceği güne hazırlamışlar. Bu zaman gelinceye kadar Fransa’nın boyunduruğunu kabul etmişlerdir. Fakat nasıl sonuçta kesinlikle zafer kazanacaklarına inanan bir yabancı toplumdan diğerine sonsuza kadar buyun eğmesi istenebilir. Bunu kabul etmek onlar için Mehdi’nin geleceğini reddetmek ve inançlarından vazgeçmek anlamına gelmektedir…” (Haktan Birsel, “Emperyal Fransa'nın Osmanlı-Cezayir Stratejik Düzleminde Bir Kültür ve Kimlik Asimilasyonu Örneği: Aziz Charles de Faucauld'un Mektubu” Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:29, 2013, ss.51-53).

Uzun Zamandır Beklenen: Büyük Cezayir İsyanı
Nazi Almanya’sının Kuzey Afrika’ya saldırmasıyla pek çok sayıda askere ihtiyaç duyan Fransızların Cezayir yerel yönetimi ile çeşitli anlaşmalar yaparak Cezayir’in vereceği askeri desteğe karşılık kendilerine bağımsızlığı taahhüt etmeleri yeni bir sürecin başlamasına neden oldu. 1945 yılında Almanların tümüyle yenilmelerinin ardından mayıs ayında Cezayir’de başlayan sevinç gösterileri kısa sürede büyük bir kıyımın ve mezalimin yaşandığı acı tablolara evirilmişti. Bağımsızlıklarını isteyen Cezayirlilere vermiş oldukları sözü tutmayan Fransızlar gösterilere katılan 45 bin Cezayirliyi öldürmüş ve kadın, yaşlı ve çocuk fark etmeden fırınlarda yakılmış, diri diri çukurlara gömülmüş, işkencelere maruz kalmış ve tecavüze uğramıştı. Bu isyan hareketi 1962’ye kadar sürecek Büyük Cezayir İsyanı ile sonuçlanırken Fransızların da meşhur soykırım süreci hayata geçmekteydi. Artan milliyetçilik ve bağımsızlık düşüncelerine karşı Fransızlar da acımasızlıklarını artırmakta ve sistematik bir soykırım sürecine müdahil olmaktaydılar. Yalnızca 1945 ile Cezayir’in bağımsızlığını kazandığı 1962’ye kadar Cezayir’in yüzde 15 ile 20’si hayatını kaybederken yüzde 30’u da Fransızların işkencelerine maruz kalacaktı. Buna rağmen bu dönemde Cezayir’in kanaat önderlerinden biri olan Abdülhamid Bin Badis'in meşhur "Arapça dilim, İslam dinim, Cezayir ise yurdumdur." sözü Cezayirlilerin bağımsızlık mottosu olmuş ve yitip giden binlerle Cezayir bağımsız bir ülke olarak tanınmıştı. Geride ise evladını, eşini, çocuğunu, arkadaşını ve akrabasını kaybeden niceleri kalmış ama sorumlular hiçbir zaman cezalandırılmamıştı. Aslında bu durumu eski Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand güzel bir şekilde özetlemekteydi:
"O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil…”
Yazımı Fransız L’Equipe gazetesinin Charlie Hebdo saldırısından sonra yayınladığı sayısında yer alan bir ifadeyle bitirmek istiyorum: Özgürlük 0- Barbarlık 12
Yorumlar
0