metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

GÖNÜL GÖZÜYLE-Ahmet TAŞ-Yüzleşme Yayınları

30.08.2020

Gönül Adamı Ahmet Taş’ın ilk kitabı olan “Gönül Gözüyle” Yüzleşme Yayınları tarafından yayımlandı.

Ahmet Taş ağabeyi Mazlumder’de tanıma imkanım oldu. İlerleyen yaşına rağmen heyecanı, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve güler yüzü ile bizlere moral kaynağı olan kıymetli ve değerli bir ağabeyimizdir.

Çoğu insan emekli olunca ya ikinci bir işi yapar daha fazla para kazanmaya çalışır yada bir kenara çekilir torun sever. Fakat Ahmet abi, 2004 yılında öğretmenlikten emekli olduktan sonra ‘mücadele yeni başladı’ diyerek kabuğuna sığmayacak ve Kayseri de sivil toplum örgütlerini bir araya getirip birlikte mücadele etme yollarını arar. Kayseri Gönüllü Kültür Kuruluşları Başkanlığını , Mazlumder Genel Başkan yardımcılığı ve Kayseri şube Başkanlığını yürütür. Sadece Kayseri ile kalmaz, il il, ilçe ilçe dolaşarak mazlumların ve mağdurların yardımcısı destekçisi olmaya çalışır.

Kendisi ile olan bir anımı da anlatıp kitabın tanıtımına geçelim.

2006 yılında Ankara da İnsan hakları gecesi yapacağız. O zaman Mazlumder’in Genel Muhasibiyim. Gece için bütün hazırlıkları tamamladık. Salon ücreti, Afiş , Bayrak Flama, Tanıtım, sinevizyon tanıtımı vs. bütün işlerin ücretlerini dostların yardımı ile tamamladım. Sadece, gecede marş ve ezgi söylemesi için davet ettiğiğimiz sanatçımızın ücreti kaldı.. Onun ücretini tamamlayamadım. Aklıma Ahmet TAŞ Abi geldi.. Telefonda kendisine “parayı kendisine havale ettiğimi eğer tamamlamadığı takdirde  Ankara’ya giremeyeceğini(!) söyledim.. Sağolsun; bulup buluşturmuş getirdi hatırı sayılır bir parayı. İnsan Hakları Gecesini  derin bir ‘Ohh’ çekerek Ahmet Abi vesilesiyle bitirme imkanımız oldu..

Ali DALAZ - Hertaraf Haber / Kültür Sanat Servisi

 

GÖNÜL GÖZÜYLE…

Ahmet TAŞ

Aynı zamanda Hertaraf Haber’inde yazarlarından olan Ahmet Taş’ın Tecrübe, fikirleri ve  birikimlerinin aktarıldığı ve sunuş’unu Rıfat Yörük  üstadın yaptığı Adalet, Hukuk, İnsan Hakları sloganıyla yayımlanan Kitap Üç Bölümden oluşuyor..

Birinci Bölüm: Gönül Rızası İle…

İkinci Bölüm: Gönülleri Karartmak…

Üçüncü Bölüm: Gönül Coğrafyamız

Her bölümden birer yazıyı alıntılayarak sizleri kitapla başbaşa bırakalım

Kitabı Yüzleşme Yayınlarından ve Seçkin Kitapçılardan elde edebilirsiniz.          

Birinci Bölüm

GÖNÜL RIZASI İLE…

(Adalet, Hukuk, İnsan Hakları)

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”         

                                   Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi, 8. ayet

 DEVLETE ADALET YAKIŞIR

Vergi artışı tüm vatandaşlar için olsun. Çalışan, emekli, esnaf ve imkânı olan tüm vatandaşlar... Az olandan az, çok olandan çok alınsın. Adalet kuralı işletilsin. Unutmayalım, devlete adalet yakışır.

Devleti olmayan toplum perişan olduğu gibi, toplumu olmayan devlet de düşünülemez.

Ne diyordu şair;

“Neyleyim sarayı, neyleyim köşkü

İçinde salınan yâr olmayınca”

Devlet ile toplum, millet birbirinin olmazsa olmazı yani bir bütünü tamamlayan parçalardır. Devlet ayakta kalabilmek, ülkeyi, insanlarını iç ve dış tehlikelere karşı muhafaza edebilmek için harcama yapmak zorundadır. Bu harcamaların önemli bir kalemi de vatandaştan topladığı vergi gelirleridir.

Ne demişti atalar, “Almadan vermek Allah’a mahsustur.” Devlet vergi alacak ki, vatandaşını, ülkesini korusun. Yollar, köprüler, okullar, tüneller, havaalanları, limanlar gibi yatırımlarını yapabilsin. “Vergi almayan devlet düşünülemez” dersek yanılmış olmayız.

Şimdi müfredatta yer alıyor mu bilmiyorum ama eski yıllarda ortaokul son sınıflarda ‘Vatandaşlık Bilgileri’ diye bir ders vardı. Güzel konuları ihtiva ediyordu. Bu dersin konularından biri de vergi idi. “Vergi nedir, niçin, kimlerden alınır, nasıl alınır, nerelere nasıl harcanır?” gibi konular bölümler halinde işleniyordu.

Dersin bir bölümünde vergi toplamada kurallar anlatılıyordu. Belirlilik kuralı, kolaylık kuralı, tutumluluk kuralı, zamanlama kuralı ve adalet kuralı gibi... Belirlilik kuralında kimlerden nasıl vergi alınacağı, kolaylık kuralında vergi toplamada sağlanacak kolaylıklar, tutumluluk kuralında az masrafla vergi toplama gibi konular işleniyordu.

Adalet kuralında ise ‘az kazanandan az vergi, çok kazanandan çok vergi almanın’ gerekli olduğu, adalet kuralı işletilmez ise devletin adaletsizlik yapmış olacağı anlatılıyordu. Gerçekten de devlet çok kazanandan az, az kazanandan çok vergi aldığında, vatandaşa adaletsizlik yapar. Aynı zamanda eşit vergi almak da adaletsizliktir. Asıl adaletli olan; az kazanandan az vergi, çok kazanandan çok vergidir.

Geçenlerde hükümetin meclise sunduğu yeni torba yasada vergi ile ilgili 2018 için düşünülen bir düzenleme yer aldı.  Düzenlemeye göre özel otomobillerden alınan yıllık vergi oranı yüzde 40 oranında artırılmıştı. Ve bu artışın ticari araçlar için geçerli olmadığı bildiriliyordu.

Hac ibadetini bu yıl ifa eden bir dostumu ziyaretimde şöyle diyordu; “Ben vatanımı severim. Savunma harcamaları ve güvenlik için kullanılacağı söylenen yüzde 40’lık vergi artışını adaletsiz buluyor, devletin adaletine yakıştıramıyorum. Devlet ister ise ben bir aylık maaşımı savunma harcamaları için bağışlarım. Ama sadece binek otomobili olanlara uygulanan yüzde 40’lık artışı kabullenemiyorum.”

Geçen yıl bir milletvekili dostumla görüşmemde, devletin terörle mücadeleye çok masraf ettiğini, benim gibi emekli ve çalışanlardan bu mücadelede harcanmak üzere ayda 20-30 lira talep etmesi halinde seve seve vereceğimi ve bunun da önemli bir yekûn tutup yatırımlarda kullanılabileceğini söylediğimde şöyle demişti; “Devletin böyle bir bağışa ihtiyacı yok!”

Demek bu yıl devletin imkânları azaldı ki; savunma ve güvenliğe harcamak üzere özel araçların vergilerine yüzde 40 oranında zam yapmayı düşünüyor. Buna itiraz var. Vatandaş diyor ki; “Madem fedakârlık talebi var. Niçin sadece özel araç sahibi olanlardan… Ticari araçların sahipleri de vatanı sevmiyor mu?  Onları ve diğer vatandaşları vatan savunmasına katkıdan ne hakla mahkûm bırakıyor devlet?”

Vatandaş şunu da ısrarla istiyor: “Vergi artışı tüm vatandaşlar için olsun. Çalışan, emekli, esnaf ve imkânı olan tüm vatandaşlar… Ancak a           z olandan az, çok olandan çok alınsın. Adalet kuralı işletilsin. Unutmayalım, devlete adalet yakışır. Devlete vatandaşa eşit muamele etmek yakışır. Bunu da, yasayı çıkaran sorumluların düşünmesi gerekir.

                                                                                                                              (3 Ekim 2017)

 

                                                                               ***

DEVLET İNTİKAM ALMAZ!

Devlet öç alan değil merhamet eden olmalıdır. Cezalandırmak ayrı şey, aç bırakmak, ölüme terk etmek ayrı şeydir. Milletin sahibi olan devletin, asi de olsa vatandaşını aç bırakıp ölüme terk etmeye hakkı ve yetkisi asla yoktur

Birçok devlette olduğu gibi, bizim devlet tarihimizde de zaman zaman darbeler, darbe kalkışmaları yaşanmış, bu durum devlet ve millet hayatında derin yaraların açılmasına sebep olmuştur.

27 Mayıs 1960'da yaşanan darbe ile halkın seçtiği iktidar halkın hizmetinde olması gereken silahlı kuvvetlerden güç alarak alaşağı edilmiş, iktidar mensubu büyük bir kesim suçlu ilan edilerek idam edilmiş, hapse atılmış, devlet yetkisi kullanılarak cezalandırılmış, büyük bir mağdur grubu oluşturulmuş, normalleşme yıllarca sürmüştür.

12 Eylül 1980’de yine dış güçlerin desteğiyle, yine milletin ordusu kullanılarak halkın iktidarına darbe yapılmış, devletin yetkisi, askerleri ve gücü kullanılarak büyük toplum kesimi mağdur edilmiştir.

28 Şubat 1997 Postmodern Darbe Döneminde dış güçlerin desteği ile, yine milletin ordusu alet edilerek, yine milletin seçtiği iktidara karşı bir darbe yapıldı. Yine devlet yetkisi ve ordusu kullanılarak on binlerce insan mağdur edildi. Ülke; ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda büyük zararlara uğratıldı, büyük bir küskünler ordusu oluşturuldu. Nitekim darbelerden sonraki ilk seçimlerde millet mağdur edilenleri iktidara taşıyarak, zulmedenlere karşı durdu.

Bereket versin, 2000’li yıllardan sonraki iktidarların uygulamaları ile bu yanlışların önemli bir kısmı giderildi, küskünlerin önemli bir kısmının gönlüne girildi. Doğrusu da buydu. Zira devlet merhametli olmalı, intikam peşinde koşmamalıydı.

15 Temmuz 2016'da ülkemizde kanlı bir darbe kalkışması yaşandı. Yine dış güçlerin desteği ile 40 yıldan bu yana başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere devlet kadrolarına yerleşmiş, millet iktidarına karşı emperyalistlerin ileri karakolu FETÖ yapılanmasının başkaldırısı idi bu. Milletin ve yöneticilerin el ele vermesi ile çok şükür bu badire atlatıldı ama yankıları hala devam ediyor.

Ancak ilk zamanlarda sürecin doğru idare edilememesi ve suçlu ile suçsuzu ayırmadaki yanlışlar sebebiyle büyük bir kitle bu dönemde mağdur duruma düştü. Haklarında mahkemelerden takipsizlik kararı, emniyetten suçsuzluk belgesi olan binlerce insan, “kurum kararı” gibi garip bir gerekçe ile görevlerine döndürülmediler. İşin garibi, bu insanlar ve benzeri durumda olanlara özel sektörde de iş verilmez oldu.

Geçenlerde işyeri sahibi olan bir arkadaşım bir olay anlattı; “Genç bir arkadaş geldi çalışmak istediğini bildirdi. Kriterlere uygun olduğu için işe almak istedik. Muhasebeciye sorduğumda ‘sakın ha!’ diye uyardı. Nedenini sorduğumda, ‘soruşturma geçiren birini işe alırsan denetmenler gelir, senin ticari hayatını bitirirler’ diye uyardı.”

Bu nasıl bir devlet refleksi, anlayana aşk olsun. Mahkeme kadıya mülk olmadığı gibi, insanlar da devletin değil Allah'ın yarattığı kullardır. Suç işlemeleri halinde hukuk içinde kalarak; hapis, para, kamu hizmetine almama ile cezalandırılabilirsin ama aç kalmasına sebep olmak, buna yol açan uygulamalarda bulunmak devlete yakışmayan bir durumdur.

Şu durum açıkça anlaşılmalı! Devlet öç alan değil merhamet eden olmalıdır. Cezalandırmak ayrı şey, aç bırakmak, ölüme terk etmek ayrı şeydir. Milletin sahibi olan devletin, asi de olsa vatandaşını aç bırakıp ölüme terk etmeye asla hakkı ve yetkisi yoktur, olmamalıdır da… Dünyanın öbür ucundaki mazluma, kendine sığınan sığınmacılara “aç ve açıkta kalmasın” diye kucak açan bu devlet, bu millet; neden bu ülkede doğmuş, kamu hizmetinden atılmış kendi insanına özel sektörde de iş vermeyerek açlığa mahkûm eder? Bunun bir izahı olmalı...

Devlet idarecilerimizin zaman zaman dillendirdiği “Acırsanız, acınacak hale gelirsiniz.” tabiri de farklı yorumlara sebep olması dolayısıyla, anlamakta zorluk çektiğimiz bir durum olarak ortaya çıkıyor. Hâsılı devlet öç alıcı olamaz. Hak edene ceza vermeli ama asla insanları açlığa mahkûm etmemeli! Zira onları da bizim Allah’ımız yarattı. Unutulmamalıdır ki; merhamet eden merhamet bulur.

                                                                                                                                             (9 Kasım 2019)

İNSANLIĞIN DÜŞMANI IRKÇILIK

Bir zamanlar ülkemizde gördüğümüz, millet ve toplum kardeşliğimizi yok etmeye yönelik ayrımcılık ateşi, bugün ABD’yi tartışılır ülke haline getirdi.

 

Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah (CC) “Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık, hepiniz Ȃdem'in çocuklarısınız, Ȃdem ise topraktandır.” diye buyuruyor. Ayrıca “tanışıp görüşün diye sizi kabilelere ayırdık” diye hatırlatıyor.

İslam'ın Peygamberi Hz. Muhammed (SAV) de “Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü yoktur. Üstünlük Allah'a sadakat ve itaattedir.” diye buyuruyor.

Kutsal kitaplarda bildirilmesine, peygamberlerin tavsiyelerine rağmen ne yazık ki, insanoğlu çoğu zaman bu ilahi emirleri görmezden gelip bunların yerine, heva ve hevesinden uydurduğu kurallar, nizamlar koyarak, Allah'ın kulları arasında ayrım yapmakta, yaşadığı coğrafyasını, bağlı olduğu ırkını, sülalesini, cinsiyetini, dilini, ideolojisini, mesleğini ve sayamadığımız birçok farklı özelliklerini öne çıkararak başkalarını ötekileştirmekte, yok saymakta, onları hor ve hakir görüp aşağılamaktadır.

İlahi çizgiden sapmış Batı toplumlarının, siyah derili Afrikalıları köle yerine koyup yüzyıllardır sömürü düzenlerinin devamı için çalıştırmaları, Yahudi toplumunun kendilerini seçilmiş kabul edip diğer milletleri her türlü kötü muameleyi hak eden köleler görmesi, Amerika'ya giden Avrupalıların yerlileri mallarını, canlarını talan edilmesi gereken varlıklar görüp milyonlarca Kızılderiliyi yok edip topraklarına el koymaları, ırkçılık belasının ne kadar vahşi bir anlayış olduğunu ortaya koyan uygulamalardır.

ABD'de halen devam eden siyah derili insanları yok sayan, yerine göre boğazını sıkarak ya da kurşunlayarak polislerin bu insanları katletmesine göz yuman ırkçı uygulamalar, İsrail'in Filistin’in sahibi Müslüman Arapları aşağılık insanlar görüp öldürmesi, mallarına el koyması şeklindeki insanlık dışı uygulamalar, IRKÇILIĞIN ne derece vahşi, bir o kadar da Allah'a başkaldırı olduğunu gösteriyor.

Bugünlerde siyahi George FLOYD’un ABD'de polis tarafından boğazına basılıp nefessiz bırakılarak öldürülmesi, ABD'de ırkçılık karşıtı yüzbinlerce insanın ırkçı devlet uygulamalarına karşı ayaklanmasına dönüştü. Beyaz Saray önüne kadar gelen göstericiler sebebiyle sarayın ışıkları söndürüldü, Devlet Başkanı Donald TRUMP'ın sığınağa indirildiği basına yansıdı.

Ne yazık ki bir zamanlar ülkemizde de gördüğümüz, insanlarımızı Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, şehirli, köylü gibi ayırımcılık yanlışına maruz bırakıp emperyalistlerin ekmeğine yağ süren, millet ve toplum kardeşliğimizi yok etmeye yönelik ayrımcılık ateşi bugün ABD’yi tartışılır ülke haline getirdi.

Dünyanın farklı coğrafyalarında başta ırk ayrımcılığı olmak üzere ayrımcılık tohumları ekerek, fitne fesat çıkararak, “Ekini ve nesli yok edip” sonra da “biz insan haklarını ve demokrasiyi getiriyoruz” diyen Amerikan zalimleri, bugün ektiklerinin meyvesini kendi ülkelerinde almaya başladılar. Tıpkı onların mazlum coğrafyalarda yaptıkları gibi, şimdi de ABD şehirleri yıkılıyor, yıkılıyor, harap ediliyor.

Ne diyelim eden bulur! Ne ekersen onu biçersin! Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste!

(10 Haziran 2020)

İkinci Bölüm

 

GÖNÜLLERİ KARARTMAK

(Darbeler, Yasaklar, Statüko)

11 VE 12 EYLÜL KARA BİRER GÜNDÜR!

Millet iradesine, Türkiye insanına ve mevcut hukuk düzenine, insanlık onuruna yakışmayan bin bir türlü zulüm, işkence ve hakaretin hâkim olduğu bu dönemin failleri ne yazık ki yargılanmadı, yargılanamadı.

 

Yarın 11 Eylül, pazar günü de 12 Eylül, iki acı gün, iki kara gün! 11 Eylül ABD’nin NEWYORK’taki ikiz kulelerine saldırının yıldönümü. 12 Eylül 1980 ise ülkemizde millet iradesinin ortadan kaldırılıp, cuntacılar ve darbeciler eliyle insanlık değerlerinin ayaklar altına alındığı, idamların, katliamların, fişlemelerin, ayrımcılığın ayyuka çıktığı bir dönemdir.

11 Eylül’ü bahane eden ABD, Afganistan ve Irak’ı işgal etti. İşkenceler, ırza tecavüzler, tutuklamalar ve toplu katliamlar yoluyla binlerce insan öldürüldü. Tarih, kültür, medeniyet, yer altı yer üstü kaynakları, dini ve manevi değerler yok edilerek, bu ülkeler insanlarına hak etmedikleri insanlık dışı muameleler yapılıp insan onuru ayaklar altına alındı. Alınmaya da devam ediyor. Bu olay ABD’nin tarihinde kara bir leke olarak yerini almıştır.

12 Eylül 1980’de ülkemizde silahlı kuvvetlerin oluşturduğu cunta yönetimi ise millet iradesine dayalı Cumhuriyet idaresini ortadan kaldırarak yönetime el koydu. İki yıldan fazla süren ve etkileri hala devam eden bu dönemde çok büyük zulümler yapıldı.

Büyük bir insanlık ayıbı olup, millet iradesine, Türkiye insanına ve mevcut hukuk düzenine, insanlık onuruna yakışmayan bin bir türlü zulüm, işkence ve hakaretin hâkim olduğu bu dönemin failleri ne yazık ki yargılanmadı, yargılanamadı, hesap vermedi, hesap sorulamadı.

MAZLUMDER olarak, umudumuz ve beklentimiz; pazar günü 30. yıldönümünü acı, üzüntü ve gözyaşı ile hatırlayacağımız 12 Eylül 1980 darbesini yapan, bu insanlık ayıbı içinde yer alıp, insanımıza ancak insanlık düşmanlarının yaptığı bu muameleleri layık gören cuntacılardan ve olaya karışanlardan, kabul edilecek anayasa referandumunun arkasından yapılacak hukuki düzenlemeye paralel olarak çıkarılacak yeni yasalar çerçevesinde, bağımsız yargı organları harekete geçirilerek, hesap sorulması, dönemin mağdurları tespit edilerek devletin bunlardan özür dilemesi, itibarlarının iade edilmesi, mağduriyetlerinin tespit edilerek sebep olanlara tazmin ettirilmesidir.

Böyle bir olay yaşanabilirse, hem mağdurlar rahatlayacak, hem de hiçbir kurum, zümre ve yetkili, darbeye teşebbüs edip, millet ve devlet düşmanlığı yaparak zulme imza atamayacaktır.

Bu vesileyle, 11 Eylül sonrasında ABD’nin yaptığı zulümlerde, 12 Eylül döneminde ise Türkiye’de cuntacıların sebep olduğu katliamlarda hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve “geçmiş olsun” dileklerimi bildiriyor, Müslüman âleminin bayramını tebrik ediyorum.

                                                                                                                                              (10 Eylül 2012)

***

MAĞDURLARI DİNLERKEN…

Sevindirici olan mağdurların tamamına yakınının ülkemizde gelişen olumlu havadan oldukça memnun olmaları… Bir kısmı hukuki müracaatlarını yaparak görevlerine dönmüşler, bir kısmı da mağduriyetlerinin giderilmesi için yeni hukuki düzenlemelerin yapılmasını bekliyorlar.

Geçen Pazar günü MAZLUMDER Kayseri Şubesinde darbe dönemi mağdurlarının bir araya geldiği bir kahvaltı vardı. Bu güne kadar kendilerini toplumun tanımadığı, içinde bulundukları durum en yakınlarının dışında dünya kaygısı peşinde koşan insanlarımızın aklına bile gelmeyen 12 Eylül ve 28 Şubat darbe dönemlerinde mağdur olmuş, hor ve hakir görülmüş, bir kısmı birbirini ilk defa gören yirmiye yakın mazlum ve mağdur insanımız aynı sofrada bir araya geldiler.

İçlerinde bir tanesi vardı ki, 12 Eylül 1980 döneminde Çinkur’da çalışırken sendika faaliyetlerine katıldığı ve sendika üyesi olduğu suçlamasıyla işinden atılmış, aylarca cezaevinde zindanda tutuklu kalmış, cezaevindeyken kendisini ziyarete gelen kucaktaki oğlu sıcaktan Talas civarında ölmüş. Köyüne döndüğünde aylarca karakola çağrılıp “yanlışlık oldu” diye tekrar gönderilerek insanlık dışı işkenceye maruz bırakılan bu kişinin hayat hikâyesini dinlemeye insanın tahammülü kalmıyor.

Bir kısmı “hanımı başörtülü” diye işinden atılmış, mesleğinde oldukça başarılı olan asker personel, bir kısmı “başını örtüyorsun öyleyse devlete, millete hizmet edemezsin” diye kıyafet yasasına muhalefetten görevinden alınarak işine son verilen hemşire, yirmiye yakın birbirini ilk defa gören insan aynı sofrada bir araya geldiler, tanıştılar, halleştiler.

MAZLUMDER’in “Bu insanlar için ne yapabiliriz? Durumları nedir? Hukuki olarak bu insanlara nasıl yardımcı olabiliriz?" diye düzenlediği kahvaltılı buluşmada sevinç ve sitem bir arada yaşandı. Sevinç vardı, çünkü onları dikkate alan, hatırlarını soran bir organizasyon yapılmıştı. Üstelik karşılarında kendilerini dinleyen MAZLUMDER yöneticileri ve hukukçuları vardı. Sahiplenilmenin memnuniyetini yaşadılar. Ancak sitemliydiler! Çünkü yakınları dışında toplumun çok da umurunda değildiler. Dikkat çekmiyorlardı ve hatırlarını da soran yoktu!

Ülkemizde hukuki alanda yeni düzenlemeler yapılıyor, TBMM’de darbe dönemlerini araştırmak amacıyla komisyonlar kuruluyor, bu dönemlerin karar vericileri ifadeye çağrılıyor, bir kısmı tutuklanıp cezaevine konuluyorlar. Bunlar darbe dönemi mağdurlarını ve erdemli yaşamayı amaç edinmiş insanları oldukça sevindiriyor ve toplum tarafından memnuniyet verici gelişmeler olarak algılanıyor.

MAZLUMDER’in kahvaltısında amaç, mağdurları bir araya getirmenin yanında bu insanlara ülkemizde bu konuda meydana gelen gelişme ve değişmeleri hatırlatmak, hukuki açıdan yapılabilecekler konusunda yardımcı olmaktı.

Sevindirici olan, mağdurların tamamına yakınının ülkemizde gelişen olumlu havadan oldukça memnun olmaları… Bir kısmı hukuki müracaatlarını yaparak görevlerine dönmüşler, bir kısmı da mağduriyetlerinin giderilmesi için yeni hukuki düzenlemelerin yapılmasını bekliyorlar.

Kayseri MAZLUMDER, darbe dönemlerinde derin güçlerin baskı ve dayatmasıyla mahkemelerin aldığı siyasi yargı kararlarının iptal edilerek, mağdur edilmiş insanlarımıza yeniden muhakeme yolunun açılması, mağdurların haklarını savunabilmeleri ve gasp edilen haklarını almalarının sağlanması için hukuki düzenlemeler yapılmasını talep eden dilekçeleri TBMM’ye daha önce göndermişti. Bu konudaki talepler devam edecek.

Temennimiz, hayat hikâyelerini dinlediğimiz mağdur ve mazlumların bir an önce rahatlatılması için gerekli düzenlemelerin en kısa sürede yapılarak yürürlüğe konmasıdır.

                                                                                                                                              (18 Haziran 2012)

 

CENAZESİ SAHİPSİZ, HESABI MAHŞERE KALDI

12 Eylül 1980’de yaptığı silahlı darbe ile bir dönem Türkiye’ye hükmeden eski genelkurmay ve cumhurbaşkanlarından Kenan EVREN, yargılanıp müebbet hapis cezasına çarptırılmış ve tüm rütbeleri sökülmüş biri olarak 98 yaşında öldü.

Yaptığı darbe ve kurduğu cunta ile anayasayı ortadan kaldırıp TBMM’yi fesheden, milletin seçtiği hükümeti alaşağı edip partileri kapatan, kendi yaptırdığı anayasaya oy vermeyenleri vatan haini ilan eden Kenan EVREN yönetimindeki darbe cuntası, yaptığı katliamlar, oluşturduğu hukuk dışı kurullar, millete rağmen kabul ettirilerek uygulamaya koyduğu 1982 Anayasası ve izleri hala devam eden zulüm ve işkenceleri ile anılır.

Kenan EVREN’in cenazesine siyasi partiler, vatandaşlar ve bürokratlardan kimse katılıp sahip çıkmadı. Görevli askerlerin omzunda devlet mezarlığına defnedildi. Türkiye’nin Ankara dahil birçok ilinde yapılan gösterilerde, farklı siyasi görüşten vatandaşlar Kenan EVREN’e haklarını helal etmediklerini dile getirdiler. EVREN’in yaptırdığı anayasanın, darbenin üzerinden 35 yıl geçmesine rağmen Türkiye’de halen yürürlükte olmasından utanç duyduklarını da bildirdiler.

12 Eylül 1980 askeri darbesi silahlı kuvvetlerin emir-komuta zinciri içinde, millet iradesine karşı yapılan kanlı bir darbedir. 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Cumhuriyet tarihinde silahlı kuvvetlerin 3. darbesi olan 12 Eylül 1980 döneminde Süleyman DEMİREL’in başbakan olduğu hükümet görevden alındı. Darbecilerin isteği ile yeni bir anayasa yapıldı. Bu anayasada darbe yapanların yargılanamayacağı, o dönemde sivil siyaset yapan parti başkanlarının ve idarecilerinin siyaset yapamayacağı hususları, darbecilerin yaptırdığı ve kabul ettirdiği 1982 Anayasası ile güvence altına alındı.

12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa referandumu ile 1980 darbesinin sorumluları için yargı yolu açıldı. Akabinde 12 Eylül 1980 darbesinin hayatta kalan sorumlularından Kenan EVREN ve Tahsin ŞAHİNKAYA, hakkında davalar açıldı. Yargılamalar sonucunda Kenan EVREN ve Tahsin ŞAHİNKAYA’ya müebbet hapis cezası verildi, rütbeleri sökülerek vasıfsız vatandaş haline geldiler.

Cenazesine ailesi ve görevli askerlerin dışında kimsenin katılmadığı, 12 Eylül mağdurlarının haklarını helal etmedikleri, eski genelkurmay başkanı ve cumhurbaşkanı Kenan EVREN’in cenazesi sahipsiz, yaptıklarının hesabı mahşere, yaptırdığı darbe anayasası ise yürürlükte kaldı.

 Kanlı darbecinin ölümü sebebiyle bunları hatırlatayım dedim!

(13 Mayıs 2015)

 

UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ

Hukuka, toplum vicdanına ve genel ahlaka aykırı olaylar ve mağduriyetler karşısında 2002 yılından sonra iş başına getirilen hükümet ve Cumhurbaşkanlarının ilgisiz ve hareketsiz kaldıklarını asla unutmadık. Ve unutturmamak için her fırsatta sesimizi çıkarmaya devam etmemiz gerekir.

 

Bundan 21 yıl önce yapılan ve bin yıl devam edeceği söylenen bir darbe vardı: 28 Şubat 1997 Postmodern Darbe. Bu darbe döneminde;

•             Milletin dişinden tırnağından artırdığı paralarla yapılan Müslüman, mütedeyyin, vatansever insanlar yetiştirme amacı olan imam hatip liseleri ile onlara kurban edilen meslek liseleri mezunlarının üniversiteye girme hayalleri ellerinden alınarak, okullar öğrenci yokluğundan kapanma noktasına getirildi.

•             Milletin çocuklarına dinini öğrenme ve öğretme amacıyla açılan Kur’an Kursları 12 yaş sınırı getirilerek kapatıldı.

•             Kamu kurumlarında çalışan Müslüman, mütedeyyin hanım personele başörtü ve ibadet yasağı getirildi. Yasağa uymayanlar meslekten atıldılar.

•             Asker personel arasında “ibadet ehli, eşi başörtülü” diye binlerce öğrenci sorgusuz sualsiz görevden alınarak açlığa mahkûm edildiler.

•             Müslüman kimliğinden dolayı esnaf, sanayici, büfeci binlerce insan dini kimliğe sahip diye fişlendi, zarar gördü.

•             28 Şubat’ta Genelkurmaya çağırılan ve burada verilen brifinglerle emir kulu haline getirilen savcı ve hâkimler, aldıkları emir gereği binlerce insanı uydurdukları örgüt üyesi suçlamasıyla uzun yıllara mahkûm edip hapislere attılar.

•             Milletin oylarıyla milletvekili seçilen İstanbul milletvekili Merve KAVAKÇI hukuksuz, adaletsiz ve vicdana sığmayan hareketlerle meclisten çıkarıldı, gece baskınıyla evi arandı ve tüm kurallar çiğnenerek vatandaşlıktan çıkarıldı.

•             Türkiye insanından 6 milyon oy alarak iktidar olan Refah Partisi, darbecilerin emri ile kapatılarak yöneticilerinin birçoğu siyasi haklardan men edildi.

•             Bu hukuksuz, adaletsiz, insan haklarını ayaklar altına alan, toplum vicdanında asla yer bulmayan zulüm derecesindeki uygulamalar, 2002 yılında iktidara gelen, milletle bütünleşen hükümetler döneminde yapılan anayasa değişikliği, çıkarılan kanunlar, yönetmelikler ve hükümetlerin yaptığı uygulamalarla ortadan kaldırılarak milletin gönlüne su serpildi. Bu dönemde meydana gelen mağduriyetler ortadan kaldırıldı.

Bunları asla unutmadık, unutmayız da… Bununla birlikte milletin bin bir emek, destek ve ümitle oy vererek iktidara getirdiği 2002 yılından sonraki hükümetler döneminde;

•             28 Şubat’ın emir kulu savcı ve hâkimlerin hukukun değil darbecilerin emrine uyarak verdiği hukuksuz kararlarla cezaevine koydukları Müslüman kimlikli mahpuslar hürriyetlerine kavuşturulamadı, halen ceza evlerinde ömür tüketiyorlar.

•             1993 yılında meydana gelen Sivas olaylarının sonucunda hukuk ve adaletten yoksun sahte belgelerle mahkûm edilip, ömür boyu hapse girmek zorunda bırakılan, şimdilerde yaşları 80’leri bulan mahkûm mahpuslar yeniden yargılanıp hürriyetlerine kavuşturulamadığı gibi, Cumhurbaşkanları da bunlar için af yetkilerini kullanmadılar.

•             Sivas olaylarının gerçek failleri, Başbağlar katliamının gerçek failleri, 2011 yılındaki Uludere katliamının failleri de adalet önüne çıkarılıp hesap sorulamadı.

•             Erken evlilik yaptı diye cezaevlerine konan, çocukları babasız büyüyen binlerce gencimiz kanun değişikliği yapılarak hürriyetlerine kavuşturulamadı.

•             Başta FETÖ olmak üzere diğer terör örgütlerine üye olmak şüphesiyle gözaltına alınan ya da cezaevine konan ama haklarında delil bulunup suçlanamayan binlerce insan az bir kısmı dışında görevlerine döndürülüp mağduriyetleri giderilemedi.

•             Özellikle büyükşehirlerde park, bahçe, toplu taşıma araçları ve kamuya açık diğer yerlerde sıkça görülen ahlak dışı davranışlarla ilgili devlet ve yerel yöneticiler eliyle hiçbir girişimde bulunulamadı.

Bu ve bunlara benzer hukuka, toplum vicdanına ve genel ahlaka aykırı olaylar ve mağduriyetler karşısında 2002 yılından sonra iş başına getirilen hükümet ve Cumhurbaşkanlarının ilgisiz ve hareketsiz kaldıklarını asla unutmadık. Ve unutturmamak için her fırsatta sesimizi çıkarmaya devam etmemiz gerekir. Sesimiz mecliste, hükümette ve Cumhurbaşkanlığında karşılık buluncaya kadar…

24 Haziran seçimlerinin; hakkın, adaletin, gelişmenin, birlik ve bütünlüğün tesis edileceği; devlete, millete ve hükümetlere düşmanca değil dostça ve güvenle bakılacağı bir hayatın tesisine vesile olmasını diliyorum.

                                                                                                                              (20 Haziran 2018)

 

                                                               ***

MİLLETİN İRADESİ DARBEYİ YENDİ

Kanlı darbe kalkışması sırasında tüm dünyaya iyi bir örnek olduğunu düşündüğüm asil mücadelesinden dolayı Türkiye toplumunu tebrik ediyor, “geçmiş olsun, gazamız mübarek olsun” diyorum.

Ülkemizde, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hukuk düzenine ve millet iradesine karşı sayısız darbeler yapılmış olup, ne yazık ki tamamına yakınında milletin ordusu darbeye alet edilmiştir.

93 yıllık süre içinde millete rağmen milletin kabul etmediği birçok uygulamaya imza atılmıştır (Ezanın değiştirilmesi, alfabenin değiştirilmesi, hukukun değiştirilmesi gibi…) İlk defa çok partili hayata geçilmiş, milletin ezici bir çoğunluğunun oyunu alan Demokrat Parti 10 yıl boyunca tek başına iktidarda kalıp milletin talepleri doğrultusunda ülkeyi idare etmiştir.

Çok partili hayatı ve millet egemenliğini kabul edemeyen çevreler ve güçler, 27 Mayıs 1960’ta milletin ordusunu alet ederek silahlı bir darbe yapmışlar, Adnan Menderes başbakanlığındaki Demokrat Parti hükümetini hukuk düzenini ayaklar altına alarak devirmişlerdir.

Darbeyi yapan silahlı kuvvetlerden bir grup ve siyasi destekçileri anayasayı ve kanunları hiçe sayarak kurdukları Yassıada mahkemelerinde kukla hakim ve savcılar kararıyla başbakan Adnan Menderes, bakanlardan Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'yu idam etmişler, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve bir çok demokrat partiliyi de müebbet hapis dahil cezalara çarptırmışlar, milletin gönlünde kapanmaz yaralar açmışlardır.

1971'e geldiğimizde yine silahlı kuvvetler alet edilerek yapılan 12 Mart Muhtırası döneminde millet iradesini yok sayan darbe kalkışmasıyla Başbakan Süleyman Demirel başkanlığındaki Adalet Parti hükümetine görevden el çektirilmiş, millete rağmen Nihat Erim hükümeti göreve getirilmiş, kurulan sıkı yönetim mahkemelerinde üniversite öğrencileri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edilmiş, binlerce insan mahkûm ve mağdur edilmiştir.

1980 yılının 12 Eylül'ünde ABD'nin desteği ile silahlı kuvvetlerin komuta konseyi aracılığıyla yapılan darbe döneminde Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'in ve cunta yönetiminin tüm Türkiye'de sıkıyönetim ilan etmesi ile temel hak ve hürriyetler ayaklar altına alınmıştır. Hukukun ve millet iradesinin ayaklar altına alındığı bu dönemde anayasa ortadan kaldırılmış, meclis dağıtılmış, siyasi partilerin faaliyetlerine son verilmiş, tüm Türkiye'de sıkıyönetim ilan edilerek 50 tanesi darbecilerin kararıyla olmak üzere 1208 kişi öldürülmüştür. Ayrıca sıkıyönetim mahkemelerinin verdiği haksız, hukuksuz ve vicdan dışı kararlarla milyonlarca insan sorgulanmış, yüzbinlerce insan fişlenmiş 30.000 insan vatandaşlıktan, 30.000 işten çıkartılmış, on binlerce insan da ömürlerini cezaevlerinde tamamlamak zorunda kalmıştır.

28 Şubat 1997’de Necmettin Erbakan’ın Başbakan, Tansu Çiller’in Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde, silahlı kuvvetlerin yanında bürokrasi sivil toplum kuruluşları, sermaye ve bazı dış güçlerin destek verdiği postmodern darbe ike hukuk ayaklar altına alınarak Refah-Yol hükümeti görevden uzaklaştırılmış, 6 milyon insanın oyunu alan RP kapatılmış hayatını tüm alanlarına uygulanan başörtü yasağı, imam hatiplilerin üniversiteye girişlerinin yasaklanması meslek liselilerin saf dışı edilmesi, Kuran Kurslarının kapatılması, fabrika sahiplerinden kebapçılara kadar 10 binlerce insanın fişlenmesi sonucu ülkemizde milyonlarca mazlum ve mağdur üretilmiştir.

2002 yılından bu güne iktidarda olup ülkemizi idare eden AK Parti döneminde yapılan anayasa değişikliği ve milletin onayı alınarak yapılan uygulamalar sonucu devlet ve millet birbirine yakınlaşmış, 28 Şubat döneminde mağduriyet yaşayan meslek liseliler, imam hatip liselileri, kuran kursları, askerden atılan personel ve başörtü mağdurlarına yapılan düzenlemelerle itibarları iade edilmiş, milletin devlete olan güveni artmıştır.

Türkiye terör örgütleriyle mücadele ederken 17-25 Aralık 2013'ten bu yana devleti ele geçirmek için devlet kadrolarında yuvalanmış olan paralel devlet yapılanması (FETÖ) ile mücadele ettiği bir ortamda, FETÖ ve dış güçlerin desteği ile ordu içinde kadrolaşmış olan bir grup 15 Temmuz 2016 cuma günü seçilmiş cumhurbaşkanı TBMM ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine (millet iradesine) karşı silahlı bir darbe kalkışmasında bulundu.

Milletin verdiği silahları, sahibi olan milleti katletmek için kullanan gözü dönmüş, dış destekli FETÖ örgütüne karşı daha önce yaşanmış darbe dönemlerinin aksine sokaklara çıkan her kesimden Türkiye insanı, yaralanma ve hayatını kaybetme pahasına darbecilerin kullandığı tankların ve zırhlı araçların önüne çıkarak vücutlarını siper ettiler. Darbecilerin heveslerini kursaklarında bıraktılar. İkinci haftasına girdiğimiz kanlı darbe kalkışmasına karşı 7’den 70’e kadın, erkek, yaşlı, genç her türlü insanımızın karşı durduğu bu asil mücadelede bu güne kadar 250’ye yakın vatandaşımız hayatını kaybetti. 1500 kadar vatandaşımız da yaralandı. Ölenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar, Türk milletine başsağlığı diliyorum.

Kanlı darbe kalkışması sırasında tüm dünyaya iyi bir örnek olduğunu düşündüğüm asil mücadelesinden dolayı Türkiye toplumunu tebrik ediyor, “geçmiş olsun, gazamız mübarek olsun” diyorum.

(26 Temmuz 2016)

İNSANLIĞINIZ BATSIN!

Bu olaylar karşısında dünyaya şöyle haykırasım geliyor: İnsanlığınız batsın, olmayan vicdanınız kurusun!

Suriye’de yaşanan insanlık dramı sürüyor. Ülke halkının insanca yaşamak için yönetime karşı önce protesto gösterileri şeklinde, daha sonra silahlı çatışmaya dönüşen özgürlük mücadelesinde bugüne kadar 150 ila 200 bine yakın insanın öldüğü, milyonlarca insanın ülke içinde, milyonlarca insanın da ülke dışında sığınmacı duruma düştüğü kamuoyunun yakından bildiği gerçeklerdir. Bu arada on binlerce insan yaralandı ve sakat kaldı. Savaşta akıbeti belli olmayan insanların da yüz binlerle ifade edildiğini söylemek mümkün.

Savaşın başından beri kendi halkını katlederek, hapishanelerde çürüterek, evini barkını yıkarak öldüren Beşar ESED ve BAAS yönetimi başta İran ve Lübnan’daki Hizbullah yönetimi olmak üzere Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nden yardım gördü, görmeye de devam ediyor.

Muhalefet gruplarını ise Türkiye, Arabistan ve Körfez ülkeleriyle Batı ülkeleri destekliyor. Geçenlerde Suriye’ye insani yardım götüren bir arkadaşa “Bu ülkede durum nedir? Kimler nerede hâkim?” diye sorduğumda şöyle cevap vermişti “Şu anda Suriye İran devletinin işgali altında, onların desteği olmadan Beşar ESED ve BAAS hayatta kalamaz.”

Suriye’de uzun süre tutuklu kalan gazeteci Adem ÖZKÖSE Kayseri’de Suriye’deki cezaevi anılarını anlatırken, yazın sıcağında her odada 50-60 mahkum olmak üzere insanların çırılçıplak ve gözleri bağlı olarak bir arada tutulduklarını söylemiş, ben de “olamaz böyle bir şey!” diye inanmak istememiştim. 

Geçen günlerde Suriye zindanlarında uzun süre aç bırakılan çırılçıplak soyulmuş, vücudunun muhtelif yerlerine bıçakla, kamayla işkence edilmiş daha sonra trigel kayışı ile boğulmuş insanlara ait 50 binden fazla fotoğraf yayınlandı. Bu olay Türkiye de ve dünya kamuoyunda infiale sebep oldu. Konuyla ilgili görüşleri sorulan Rusya ve İran yöneticileri “bunlar da muhalefetin oyunu” diyerek fotoğraflara inanmadıklarını beyan ettiler.

Buraya kadar olanlar Suriye dramı ile ilgiliydi. Bir de Orta Afrika Cumhuriyetinde işgalci Fransızların gözü önünde bu ülke Müslümanlarının maruz kaldıkları dramlar var. Yakın bir tarihte Fransa daha önce sömürgesi olan Orta Afrika’da kendine bağlı kukla bir yönetim oluşturmak için bu ülkeye asker gönderip işgal etti. İslam Dünyası, kendi halkını katleden Suriye yönetimi, kardeş kavgasının devam ettiği Irak, Pakistan, Afganistan ve kendi insanlarına kan kusturan darbeci Mısır cuntası ile ülkenin hükümetini ve millet iradesini dışarıdaki yandaşlarıyla birlikte engelleme ve devirme peşinde olan Türkiye’deki paralel devleti seyrederken, işgalci Fransa’nın Orta Afrika’da ne yaptığı fark edilmedi bile…

Orta Afrika’da çoğunluğu oluşturan Hıristiyan milisler, azınlık haldeki Müslümanların avına çıktılar. Yakaladıkları Müslümanları sokak ortasında işkenceyle öldürüyorlar, daha sonra işgalci Fransız askerlerinin gözü önünde yakıp, kurbanlarının etrafında zafer dansları yapıyorlar.

Suriye’de çırılçıplak vaziyette aç bırakılan, işkence edilen ve trigel kayışıyla boğularak öldürülen Müslümanlar, Orta Afrika da sokak ortasında gözü dönmüş yamyam Hıristiyan milislerce işkenceyle öldürülüp cesetleri yakılan, etrafında zafer dansları yapılan Müslümanlar, tüm dünya insanlarının gözü önünde bu muameleye maruz kalıyorlar. İşkenceciler bu katliamları Müslümanlardan, Hıristiyanlardan, dinsiz insanlardan destek ve cesaret alarak yapıyorlar. Bu olaylar yaşanırken, başta İslam Dünyası olmak üzere dünyanın olmayan vicdanı da bunları seyrediyor, çözüm üretmiyor, üretemiyor.

Mezhep kaygısı, din kaygısı, siyasi kaygı, rejim kaygısı, ülkelerin menfaatleri ve bakış açıları bir türlü yaşanan bu insanlık dramını, yamyamlığı ortadan kaldırmak için harekete geçmeye, çözüm üretmeye, dünyalık menfaatlerden vazgeçerek insanlığın vicdanı olmaya, Allah’ın kullarını zalimlerin kıyımından kurtarmaya yetmiyor.

Bu olaylar karşısında dünyaya şöyle haykırasım geliyor; İnsanlığınız batsın, olmayan vicdanınız kurusun!

                                                                                                                              (25 Ocak 2014)

Üçüncü Bölüm

GÖNÜL COĞRAFYAMIZ

(Misak-ı Milli’ye Sığmayan Zenginliğimiz)

 

BU AYIP TÜM MÜSLÜMANLARIN…

Batıya yürüyen yollarda ölümlere, hakaret görmelere, aşağılanmalara muhatap olan insanların dramı Müslümanların ayıbıdır. Müslüman ülkelerin adaletsiz, despot, vicdan yoksunu idarecilerinin ayıbıdır.

Çoğunluğu İslam ülkelerinden Batı ülkelerine sığınmak, o ülkelerde yaşamak için yollara düşen mazlum insanların yaşadıkları dramlara yıllardır şahidiz.

Pakistan, Afganistan, Irak, İran, Yemen, Suriye, Mısır, Filistin, Sudan, Libya ve diğer Asya ve Afrika ülkelerinden insanlar tüm mazilerini geride bırakarak, çoluk çocuğunu yanına alıp Batıya sığınmak için yollara düşüyor.

Amaçları rüya ülkeler olarak duydukları, tanıdıkları Batı Avrupa ülkeleri veya ABD, Kanada gibi Kuzey Amerika ülkelerine sığınıp ömürlerinin kalan kısmını burada sürdürmek, gelecek için ümit besledikleri bu ülkelerde çocukları için istikbal kurmak…

Ne diyordu Marmaris açıklarında kardeşi ve annesiyle denizde boğulup cesedi kıyıya vuran Aylan KURDİ’nin babası: “Çocuklarıma yeni bir gelecek kurmak için yollara çıktım.”

Mülteci olarak bir kısmı Avrupa ülkelerine, bir kısmı ABD ve Kanada gibi Kuzey Amerika ülkelerine ulaşmak için yollara düşen bu insanların kahir ekseriyeti Müslümanlardan oluşuyor. Gittikleri yerler ise sözüm ona GÂVUR eller…. Peki Müslüman insanlar gavur ellerine neden göçerler? İslam diyarını niye terk ederler? Hangi sebepler bunları gâvurlara sığınmaya mecbur ediyor? Durup dururken keyif olsun diye mi yollara düşüyorlar? Elbette hayır. Batıya sığınmak için yollara düşen insanların ülkelerine bir göz atar isek,  buralarda başta despot yönetimleri ve adaletsiz uygulamaları, daha sonra kabile ve mezhep savaşlarını, yöneticilerin toplumun haklı taleplerine olumlu cevap vermeyip baskı ve zulümle hayatı çekilmez hale getirdiklerini görüyoruz. Bunun sonucunda da insanlar hayattan bezmiş bir durumda rüya ülke zannettikleri, gerçekten de yaşadıkları ülkeye göre öyle görünen Batı ülkelerine doğru tası tarağı toplayıp yollara düşüyorlar.

 Zavallıların bir kısmı kendi ülkelerinden çıkar çıkmaz ölüyor. Bir kısmı Akdeniz’in azgın sularında kapasitesinin üzerinde yolcu alan derme çatma teknelerin sulara gömülmesi ile ölüyor. Bir kısmının bindikleri gemiler ise Akdeniz’den Avrupa’ya ulaşamadan batırılıyor. Bazıları da basit şişme botları azgın sulara dayanamayıp battığı için Aylan KURDİ gibi hayatını kaybediyor. Geri kalanlar ise uzun, meşakkatli bir yolculuktan sonra Batı Avrupa kapılarına ulaşabiliyor.

Bin bir zorluk çekerek varmak istedikleri Almanya, Fransa, İngiltere gibi yüzyılların zalimi ve sömürge uzmanı devletlerin yöneticileri onay verirse menzile ulaşabiliyorlar.

Batıya Orta Çağdaki “Kavimler Göçü” gibi sel olup akan bu insanlar, neden memleketlerinden ayrıldılar? Neden yaşadıkları ülkelerin yöneticileri kendi insanlarının bin bir zorluğa katlanarak Batı ülkelerine sığınmak için yaşadıkları toprakları terk etmelerine göz yumuyorlar?

Milli gelirleri çok mu düşüktü? Onların geleceklerini korumaya, onları kendi ülkelerinde Müslüman’ın izzetine yakışır bir güvenlik içinde kimseye muhtaç olmadan gâvura sığınmayı düşünmeden, hayat sürmelerini temin edemezler miydi? Bu soruları çoğaltabiliriz.

Ne yazık ki halkı Müslüman olan devletler (Bir kısmı kral, bir kısmı baron ve bir kısmı da İslam Cumhuriyeti) önce kendi insanlarına, daha sonra ümmete sahip çıkarak onları namerde sığınma mecburiyetinden kurtarmalılar. Petrol gelirleri, yıkılmasından korktukları saltanatları, tüm Müslümanları beslemeye yetecek servetleri, Müslümanların batıya akınını önleyemedi.

Batıya yürüyen, yollarda ölümlere, hakaret görmelere, aşağılanmalara muhatap olan insanların dramı Müslümanların ayıbıdır. Müslüman ülkelerin adaletsiz, despot, vicdan yoksunu idarecilerinin ayıbıdır. Unutmayalım; Bir Müslüman’ın izzetinin çiğnenmesi, tüm Müslümanların izzetinin çiğnenmesidir.

Ne yapıp etmeli, Batıdan medet umma yerine batıya gidişler önlenmeli! İnsanlara kendi memleketlerinde adalet, barış ve güvenlik içinde insanca yaşayabilme ortamı sağlanmalı. Bunun içinde İslam ülkelerinin âkil insanları sivil toplum kuruluşları, Allah korkusundan uzaklaşmamış devlet ve hükümet başkanları olaya çözüm bulmak için çareler aramalı. Ancak o zaman bu ayıptan kurtuluruz diye düşünüyorum. Ne diyelim, Allah basiretimizi artırsın.

                                                                                                                              (22 Eylül 2015)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş