metrika yandex

Haberler / Eğitim

FITRAT VE TEKNOLOJİ-Songül ALTUNKANAT

04.07.2021

Fıtrat, insanın ontolojik varoluşuna vurgu yapan en önemli kavramdır. Fıtrat anlaşılmadan Tanrı ve varlık ilişkisi tanımlanamaz. Bu ilişkiyi varlıklar arasından tanımlayabilecek tek varlık ise insandır. İnsanın varoluşsal süreci ne kadar anlaşılabilirse
 
Tanrı varlığı da o nispette bilinecektir. Buradan hareketle insan fıtratını tanımlamak için insanın varlıkla ilişkisini medeniyetler üzerinden okumak gerekir. Medeniyetlerin insan tanımlamaları aynı zamanda insanın varoluş serüvenini anlamlı kılmaktadır. İslam medeniyeti insan fıtratını “kutsal” üzerinden tanımlarken Batı medeniyeti insan fıtratını “kutsal olmayan” la yani seküler olarak tanımlamıştır. Her iki medeniyetin insana bu farklı bakışı insan fıtratı üzerindeki anlamlandırmalarımıza yardımcı olacaktır. Bu makalemizde öncelikle bu iki medeniyetin insana ve onun fıtratına bakışını izah edeceğiz. Daha sonra bu medeniyetlerin üretmiş olduğu alet ve teknolojilerin insan fıtratı üzerindeki inşa ve tahrifleri üzerinde durulacaktır.
 
İslam medeniyeti, insan fıtratını insanın Tanrı’yla ilişkisi üzerinden anlamlandırmaktadır. İslam medeniyeti; insan fıtratını, insanın varlıkla olan ilişkisini bir “araç”, Tanrı’yla bütünleşmesini ise bir “amaç” olarak tanımladığı için insanın varlıkla ilişkisini, Tanrı’yla olan ilişkisinden sonraya konumlandırmıştır. Medeniyetlerin inşasında kutsal metinler en önemli kaynaklardır. Bundan dolayı fıtrat kelimesinin Kur’an-ı Kerim’de kullanılışı yaratan ile yaratılan arasındaki varoluşsal süreci ortaya koymaktadır.
 
Fıtrat kelimesinin Kur’an-ı Kerim’deki kullanımı bizim için çok önemli bir göstergedir. Bu minvalden hareketle Kur’an-ı Kerim’de geçen fıtrat kelimesinin anlam derinliği İslam medeniyetinin perspektifini ortaya koymaktadır. Fıtrat kelimesi “yarmak, ikiye ayırmak, icat etmek” anlamına gelen “fatr” kökünden isim olup “yaratılışta belli yetenek yatkınlığına sahip olmak” anlamında kullanılmıştır. Bir başka ifadeyle “mutlak yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkması, ilk yaratılış anında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk öz” anlamına gelmektedir.
 
Kur’an-ı Kerim’de on dokuz yerde “fatr” kökünden türemiş isim ve fiiller geçmektedir. Rum Suresi’nde ise fıtrat kelimesi doğrudan zikredilmektedir. “Sen yüzünü Hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzerine yaratmışsa ona çevir” İlk dönem müfessirleri bu ayette geçen fıtrat kelimesi ile ilgili olarak İslam dininin insan yaratılışıyla uyumluğu üzerinde durmuşlardır. Allah’ın insan üzerinde yarattığı fıtrat; yaratılıştan her insanın özüne yerleştirilen iyiye, doğruya ve hakikate olan eğilimidir. İnsan bir amaç için yaratılmıştır.
 
Bu amaç yeryüzünde hayatın tevhid ve adalet ekseninde inşasıdır. İnsanın bu yaratılış amacını gerçekleştirecek donanıma ve alt yapıya sahip olmasıdır. Kur’an-ı Kerim insana bu misyonundan dolayı halife ismini vermiştir. Dinler, medeniyet inşasının vazgeçilmez unsurlarıdır. İslam dini; bireyden topluma, sanattan mimariye kısacası hayata dair insan üretimi olan her şeye ruhunu veren bir dindir.
 
Bundan dolayı İslam medeniyeti din dışı bir varoluşu kabul etmemiş, var olan her şeyi din içinde yorumlamış böylece kavramsal çerçevesini dinin amacı doğrultusunda var etmiştir. İnsan üretimi olan her şeyi insan fıtratına uygunluğu ve Tanrı’nın rızası üzerinden anlamlandırmıştır.
 
İslam medeniyetinde insan eşrefi mahlûk olarak tanımlanmıştır. İnsan dışındaki varlık âlemi ise, Tanrı’nın insana bir emaneti olarak sunulmuştur. Bu varlık âlemine dair hikmeti keşfetme Tanrısal amaç olarak tanımlanmıştır.
 
İslam medeniyetinin zirve yıllarında insan yapımı olan aletler, yaratılan varlıkların onur ve fıtratlarını tahrif eden değil bilakis onları tanrısal emirler doğrultusunda inşa eden anlayış ve gelenekler üzerine üretilmişlerdir. İslam medeniyeti akıl ve vahiy ilişkisini fıtrata uygun bir düzlemde yönetmiş böylece Tanrı’nın varlığını varlık âlemi üzerinde hissettirmiştir.
 
Kur’an-ı Kerim’in bir başka ayetinde kâinata ve insana dair bir sünnetüllahın olduğu, bunun da ancak Tanrı tarafından zuhur ettirileceği ifade edilmiştir. “Onlara hem afakta (kendi dışındaki alemlerde) hem de kendi nefislerinde (enfüste) delillerimizi göstereceğiz.” İslam medeniyeti, Tanrı’daki değişmez olanla insandaki daimi olanı karşılaştırır. İslam’da insan irade demektir. İnsandaki irade ise akıldır. İrade bozulunca akıl da bozulur. Akıl hiçbir zaman iradeyi düzeltemez.
 
Bundan dolayı ilahi bir müdahale gerekir, o da vahiydir. Vahiy, kutsal etkinliğe sahip olan aynı zamanda aklın muhtevasıdır. Vahiy, aşkın ve tek mutlak olan Tanrı’yı kabul eden ve bundan iradeyle ilgili sonuçlar çıkaran kişiyi hedefe ulaştırır. Kişi şahadetle aklı belirler; şeriat ile iradeyi, tarikat ile de ruhun inceliklerini keşfeder. Bu varoluş tabiatüstü tabiatımızı gerçekleştirir. İnsan Tanrı suretinde yaratılmış ise aşkın akıl ve özgür iradeye sahiptir.
 
Bu aşkınlık ve özgürlük insanı hedefe ulaştırır. Frithjof Schuon akıl ve vahiy ilişkisini şöyle ifade etmiştir: “Tanrı, sadece insanın boşalttığı ama kırmadığı bardakları doldurur çünkü insanın onları kıracak gücü yoktur.” İslam, zahiri ve batini diyebileceğimiz biri ötekinin tamamlayıcısı olan iki öğe arasındaki farkın en net biçimde belirtildiği tek dindir.  Bu dinin inşa ettiği medeniyet kutsaldan ve metafizik ölçütlerden asla kopuk olmamıştır. İslam medeniyeti, insanı ve yaşadığı dünyayı inşa ederken Tanrı’nın ölçütlerini hiçbir zaman sıradanlaştırmamış aksine yaşama dair her şeyi onun iradesine uygun hale getirmiştir.
 
Bu İslam medeniyeti, günümüz teknolojisine bu ruhunu vermiş olsaydı acaba dünyamız bugün nasıl olurdu? Dünyaya dair adaletsizlikler, kan, gözyaşı, acı ve savaşlar bu kadar acımasız olur muydu?
 
Bütün bu soruların cevaplarını İslam medeniyetindeki zirve yılları üzerinden okumak gerekir. Maalesef İslam medeniyeti bilimlerin temelini inşa etmişse de onun meyvesi olan teknolojiye sahip olamamış; onun sahibi olan Batı medeniyeti bu meyvesini, dünyanın ifsadına ve insanın fıtratının yok edilmesine kullanmış ve kullanmaya da devam etmektedir. Tanrısal fıtrattan uzaklaşan her medeniyet kendi sonunu hazırlayacaktır. Buradan hareketle günümüz teknolojisinin sahibi Batı medeniyetini buralara getiren tarihsel olgular üzerinden değerlendirmemizi sürdüreceğiz.
 
Batı medeniyetinin kökenleri Greko-Roman kültürü ve bu kültürün inanç sistemi olan “paganizm”dir. Bu dönem Batı medeniyetinin Yahudilik ve Hıristiyanlık öncesi dönemini kapsar.
 
Paganizm, politeist Tanrı anlayışına sahip aynı zamanda kutsal metinlerden yoksun bir dönemi kapsamaktadır.
 
 
Daha sonra bu inanç ve kültür üzerine Yahudi ve Hıristiyan gelenek yerleştirilmiştir. Pagan inançta doğa tanrılaştırmış, insan doğanın esiri haline getirilmiştir. Daha sonraki dönemlerde kutsal metinleri ve monoteist inanç sistemlerine sahip olan Yahudilik ve Hıristiyanlık, pagan inanç ve kültürünü şekillendirememiş aksine pagan kültür ve inanç sistemine evrilmiştir. Bu pagan kültür, Yahudi ve Hıristiyan geleneğindeki monoteist Tanrı’nın işlevini farklılaştırmakla kalmamış aynı zamanda monoteist tanrı yerini insanın doğada tanrılaştırmış olduğu politeist tanrılara devretmiştir. Ayrıca Yahudi ve Hıristiyan kutsal metinleri de tahrif edilmiştir. Batı medeniyetin ilk dönemlerinde etkili olan bu anlayış Orta Çağ ve Modern Çağ’…da da etkisini hissettirmiştir.
 
Orta Çağ’da bu anlayış, varlığını “kutsal paganizme” bırakmıştır.  Kutsal paganizm, inancın kurumsal bir kimlik kazanmasıdır. Orta Çağ’da kutsal paganizmin temsilcisi ise kilise olmuştur. Kilise, tanrı anlayışını ve ritüellerini pagan kültürden alırken kurumsal kimliğiyle siyasi ve ekonomik bir güç haline gelmiştir. Orta Çağ boyunca kilise bu kurumsal kutsal kimliğiyle siyasi otoriteleri baskı altına almaya çalışmıştır.  Kilise ve o dönemin otoriteleri arasındaki bu güç dengesi insanın varoluşunu tamamen dünyevileştirmiştir.
 
Bu dönemde insanlık büyük bedeller ödemiştir. Bu karanlık çağ, insanı kutsal adına kutsaldan uzaklaştırarak insanlığı yeniden bir kutsal arayışına sevk etmiştir. Bu arayış, aydınlanma ve günümüz Modern Çağ anlayışına zemin hazırlamıştır. Bu dönemlerde paganizmin “doğadaki tanrılarından” uzaklaşılarak yeni bir tanrı arayışına gidilmiştir. 
 
O da “insan ve insan aklına dair her şey” in Tanrı olarak tanımlanmasıdır. Bu tanrı anlayışında insan her şeyin ölçütü olarak kabul edilmiştir. İnsana dair her şey kutsanmış ve kutsallaştırılmıştır.
 
İnsanın Tanrı’yla ilişkisi ve metafizik varoluşu tamamen kopartılarak seküler bir dünyanın temelleri atılmıştır. Aydınlanma Çağı olan 18. yüzyılda İmmanuel Kant (1724-1804) “nümen” ve “fenomen” ayırımı kutsala dair her şeyi göreceleştirmesiyle Tanrı ve Tanrı’ya dair hiçbir şeyin bilinemeyeceğini, ampirik olanının yani görünenin (fenomen) ancak bilinebileceği görüşü seküler dünyanın zeminini hazırlamıştır.
 
Kant “İnsanoğlunun kendisine özgü bir doğası vardır; insan denilen mahlûkun telakkisi olan bu insan doğası her insanda bulunur. Her insan evrensel telakkinin, insan telakkisinin bir numunesidir. İnsanın özü tecrübelerimizle karşılaştığımız tarihsel varoluştan önce gelir.” Varoluşçuluk felsefesinin en önemli savunucularından Jean Paul Sartre da (1905-1980) insanın tanrılığını şöyle ifade etmektedir. “Tanrı yoksa yine de varlığı özünden önce gelen her anlayışla tanımlanabilmesinden önce var olan en azından bir canlı var diyor. Bu canlı insandır.
 
Öyleyse varlık özden önce gelir diyerek aslında söylenmek istenen; insan öncelikle vardır. Kendisiyle karşılaşır, sonra da kendini tanımlar.” Batı medeniyetinin aydınlanmayla beraber yarattığı bu antroformik tanrı anlayışı modern Batı medeniyetinin felsefesini oluşturmuştur.
 
İslam medeniyeti ve Batı medeniyetlerini karşılaştırdığımızda, İslam medeniyeti Tanrı ile insan ilişkisini tevhid ve nübüvvet ilkeleri üzerinden vahiyle inşa etmiştir. İslam medeniyeti, insan varlık ilişkisini de Tanrı’nın vahyi üzerinden tanımlamıştır.
 
Burada insan, Tanrı’nın yaratmış olduğu en önemli özne, varlık âlemi ise insanın nesnesi olarak tanımlanmıştır.
 
Bu medeniyetin varlığa dair var ettiği her şeyi Tanrı’nın vahyi ile uyumlu iken Batı medeniyeti Tanrı’nın yerine Orta Çağ ve öncesinde varlığı Tanrı yerine koymuş, modern dönemlerde ise insanı tanrılaştırmıştır.
 
Bu iki medeniyetin insana dair üretimlerinde de elbette farklılık arz edecektir.
 
İslam ve Batı medeniyetlerinin felsefi arka planını izah ettikten sonra günümüz teknolojisi ve dijital çağın insan ve varlığın fıtratı üzerindeki etkileri üzerinde duracağız. Teknoloji ve dijital çağ Batı medeniyetinin zehirli meyvesidir. Modern dünyada, insan hayatını kuşatan eşyalar bugünkü anlamda teknolojiye karşılık gelmektedir. Sanayi Devrimi’nden önce insan hayatı, elle yapılan eşyalar bir emeğin ürünüydü ve değerliydi. Aynı zamanda insan duygularının bir uzantısıydı.
 
Bu geleneksel teknoloji insan bedeni ve ruhuyla da uyumluydu. Ancak Sanayi Devrimi’yle insan üretiminin özü tamamen değişti. Batı’da makineler insan için mal üretme aracı olarak yapılmış ve zamanla bu makineler insanın yerini almıştır. Bu değişim daha sonra kültürel değişimi de beraberinde getirmiştir. Modern teknoloji insan ile üretim araçları arasındaki ilişkiyi değiştirmiş ve insanın yaratıcılığını öldürmekle kalmamış, insandaki manevi özü de yok etmiştir.
 
Böylece modern teknoloji insan üzerinde egemenlik kurmuştur. Modern teknoloji fakirliği ortadan kaldıracağı düşüncesinin aksine insanın tabiatla bağını koparmış, fakirliğini daha da çok artırmıştır. Modern toplumlar, ihtiyaçlarından fazlasını tüketmeye yönlendirilerek tüketim toplumu haline dönüştürülmüştür. Modern teknoloji, dünyayı yok olmaya sürükleyen sahte ihtiyaçlardan beslenerek insana ve varlığa dair her şeyi yok etmekle kalmamış, insanın mahremiyetini de yok etmiştir.
 
Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi’nde yeryüzünde gücü ele geçirenlerin yeryüzünde fesat çıkarmakla beraber “insan neslini ve ekinini” bozacağı ifade edilmiştir. “Eline yetki geçtiği zaman da yeryüzünde fesat çıkarmaya, insanın ürününü ve neslini yok etmeye çalışır: Ama Allah fesadı sevmez. Kendisine ne zaman “Allah’a karşı sorumluluğunun bilincin de ol! “dense, kibir ve gururu onu günaha sürükler…” 
 
Bu ayet-i kerimede Batı medeniyeti bilinçli bir şekilde insana dair insanın ürettiği her şeyi ve insan neslinin ifsadına neden olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Buradaki bozulma toplumsal çözülme, insanın ve toplumların sosyal davranışlarını yönlendirme ve ahlaki çürümeyi de beraberinde getirmesidir.
 
Günümüz modern teknolojisi insana dair kutsalı yok etmekte, yok etmeye de devam etmektedir.  
 
İslam medeniyetinde, her işin sembolik ve kutsal boyutu vardır. İslam medeniyetinde Müslümanlar tarafından icat edilen su ile çalışan robotlar, el değirmenleri ve karmaşık saatler vardı. Ama kullanılan sıradan eşyalar yine el maharetiyle yapılıyordu. Bunların manevi bir değeri vardı.
 
Müslüman bilim adamları yaptıkları karmaşık makineleri eğlence ve oyun olarak görmüşlerdir. Bu makineleri seri üretimin artırılması amacıyla tasarlamamışlardır. 
 
Müslümanlar şehirlerini kurarken bile Allah ve insan arasındaki ilişkisini metafizik ilkelere dayandırmaktadır. Bir Müslüman tarlaya ekin ekerken tohum atmadan tarlayı sürmeye kadar manevi bir süreç yaşamaktaydı.
 
Modern zamanda ise mekanik tarımla bu maneviyat yok edilmiştir. İslam medeniyetinde, basit bir taraktan edebi şiir yazmaya kadar her şey tevhid ile ilgiliydi. Allah’ın yaratıcı gücü insan yaşamında her alanda kendini hissettiriyordu. Maalesef İslam medeniyetinin bu alicenap anlayışı günümüz modern teknolojisinin etkisi altıda kalarak Tanrı ve insan arasındaki bu bağ yok edilmiştir.  
 
Sonuç  
 
Fıtrat, insana yaratılıştan lütfedilen bir melekedir. Tabiat ise insanın yaratılıştan sonra edindiği özelliklerdir. İslam medeniyeti ve Batı medeniyetinin insan ve varlığın fıtratını karşılaştırdığımızda, İslam medeniyeti insanı ve insana dair varlığı tevhid ve adalet üzerine inşa ederken Batı medeniyeti ise kutsaldan yoksun Tanrı’sız, ruhsuz, insansız, tekno-pagan dijital bir insanlık tasavvurunu gerçekleştirme çabasını sürdürmektedir. İslam medeniyeti içerisinde güçlü kutsal kaynaklar ve değer sistemi bulunmaktadır. Ancak İslam medeniyeti bir koma halindedir.
 
Maalesef Müslümanlar bu koma halinden zaman zaman Batı medeniyetinin araç ve kavramlarıyla bir çıkış yolu bulmaya çalışmış olsalar da başarılı olamamışlardır. İslam medeniyeti kendi felsefesini, metafiziğini, değer sistemini ve kendi kavramlarıyla bu varoluşunu gerçekleştiremediği sürece bu koma hali devam edecektir. İslam medeniyeti salt akıl üzerine inşa edilmiş bir medeniyet değildir. İslam medeniyetinin kaynağı hakikattir. Bu hakikate ulaşmak için vahiyle beraber akıl, kalp ve gönül de vardır.
 
Geçmişte insanı ve varlığı Tanrı’nın gözüyle gören bu medeniyet gelecekte de kendini yeniden var edecektir.
 
Batı medeniyeti hakikatten yoksundur. Modern Batı medeniyeti bir bunalım halindedir. Tanrısız bir medeniyet inşa etmekle kalmamış, ilk dönemlerde paganizmi daha sonraki dönemlerde insan ve aklını tanrılaştırmış; son dönemlerde insan aklının ürünü yapay zekâ ile teknolojiyi tanrılaştırma çabası içerisine girmiştir. Batı medeniyetin bu gidişatı insan fıtratını ve yaşadığı dünyayı yok oluşa sürüklemektedir. İslam medeniyeti ve Müslümanlar bu gidişata kendi kavramlarıyla cevap vermedikçe, kutsaldan yoksun Batı medeniyeti, insan ve insana dair her şeyi yok edecektir. Dünyaya söyleyecek çok sözümüz var ama biz yokuz…
 
KAYNAKÇA
 
Esed, Muhammed (2002), Kur’an Mesajı, İşaret Yayınları
Guénon , René (2012),  Modern Dünyanın Bunalımı, Çev. Mahmut Kanık, Hece Yayınları,    
3.Baskı, Ankara.    
İslam Ansiklopedisi, C.13, s.47
İslamoğlu, Mustafa (2012), Kur’an-ı Kerim Meali, Düşün Yayıncılık, 6.Baskı, İstanbul.
Kalın, İbrahim (2007), İslam ve Batı, İsam Yayınları, İstanbul.   
Kaplan, Yusuf (2020), Yaşadığımız Felaketin Adını Koyuyorum: İnsan Fıtratını Yitirdi,                                     
Fütursuzlaştı, Dünyayı Cehenneme Çevirdi! Yeni Şafak Gazetesi.
Nasr, Seyyed Hossein (2006), İslam, Müslümanlar ve Modern Teknoloji, Çev. Somayyeh  
Radmard-Nurettin Beltekin, Muş Alpaslan Üniversitesi Sosyal Bilimler          
Dergisi, C.4, Say.1.
Schuon,  Frithjof (2013),  İslam’ı Anlamak, Çev. Mahmut Kanık, İz yayıncılık, İstanbul. 
dusuncetarhi. Kapadokya.edu.tr/makale/insansoglunun-fitrati-var-midir.html, s.2

 

Songül Altunkanat

Eğitimci

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Ayşe Yalaza | 06.07.2021 21:18
Değerli hocam kalemine sağlık çok guzel ve faydalı bir makale yazmışsın.
Murat Alagöz | 06.07.2021 20:22
Konu itibariyle de çok isabetli olmuş.. Bizim en çok ihmal ettiğimiz ve edildğimiz ve çağımızın en önemli alanı ve uzun yıllar da böyle kalmaya devam edecek gibi.. İstifade ettik teşekkür ederiz.. Konun hassasiyetine binaen yazının devamını da bekleriz..
Ismail akif | 06.07.2021 12:25
Allah razı olsun enfes bir yazı ufuk açıci çok faydalandığımızı belirtmek isteriz, zihniniz ve kaleminiz berrak olsun inşallah...