Türkiye’de bizim nesil Cuma namazının sıhhatinin şartlarını tartışarak büyüdü. Ben o zaman imam hatip lisesinde talebe idim.(76-83). Haftalık Şûra, Tevhid ve Hicret gazetelerinde en önemli konu Türkiye’nin dâr’ül harb, dâr’ül İslam olup olmadığı idi. Türkiye’nin dâr’ül harb olduğu bir kişisel düşünce şeklinde değil; İslam fıkhının bir hükmü olarak tartışıldı.
Bu konudaki ağırlıklı yazılar, fıkhi nakiller, cevaplar, tartışmalar Yusuf Kerimoğlu (Hüsnü Aktaş) tarafından yürütüldü. Millî Gazete’nin Fıkıh Köşesi’nde de aynı konu işlediğinden gazete okurlarının aktüel tartışmaları arasına girdi. Konu, fakih bilinen hocaların gündemine de taşındı. Benim takip edebildiğim kadar Sadreddin Yüksel, Ekrem Doğanay, Hayreddin Karaman, Mehmet Palu bu konuda görüşlerini yazdılar. Diyanet bir kurum olarak bu konuda fetva / görüş yazmadı. Zira Diyanet, tartışmalara uygulama ile cevap vermiş oluyordu.
Denilebilir ki bu konunun Diyanet’i ilgilendiren yönlerinden biri de 1980 darbesiyle birlikte hutbe ve vaazların dilinde ve konularında yaşanan değişimdi. Zira imam hatip görevlileri kravat takmaya başladı, hutbeler ve vaazlarda tavşan tersi gibi kokmaz, bulaşmaz konuları işitir olduk. Trafik, çevre, nüfus planlaması, kanunlara itaat, İslâm’ın ilerlemeye mani olmadığı, aşırılıktan kaçınmak, hurafeler, turizm gibi konularda gayet seküler bir dille yazılmış aslı makale olan hutbe ve vaazlar dinledi Türkiye.
Kırılma noktası, resmî kutlama ve anma günlerinin, özel isimler zikredilerek dinî literatüre girmesi oldu. Bu konuda Kenan Evren’in günlüklerinde yazdığı bir olay çok etkili oldu. 1980 yılı içinde, yani darbeden beş altı ay önce, Fatih Camii’nde kimliği belirsiz bazı kişiler, duada özel isimler geçince televizyonun canlı yayını sırasında yuh sesleriyle protestoda bulundu. Evren, günlüklerinde bu hususu darbenin gerekçesi olarak yazıyor. Demek ki bu, aslında bir merkez tarafından tertip edilmişti. 80 sonrasında özel isimlerin dualarda zikredilir oluşu dâr’ül harb söylemini pekiştirmişti. İslam (âyetler, hadisler) Kenan Evren’in kabul edeceği bir dil ve yoruma âlet edilir olmuştu. 1980 öncesinde Ömer Öztop, Ali Rıza Demircan, Tahir Büyükkörükçü, Timurtaş Uçar, Abdullah Büyük ve Muzaffer Ozak gibi vaiz, müftü ve hatiplerin kürsü diline alışmış olan cami cemaati, taban tabana zıt bir dil ve tutumla karşılaşınca okuryazar kesim camiden ve cuma namazından uzaklaştı. Bazı yerlerde alternatif hutbeler okunduğu ve namazları sivil kişiler kıldırdığı için gayriresmî cuma namazları kılınmaya başlandı. Kayda değer bir kesim Cuma namazını ve camiyi terk etti. Ortaya trajikomik bir durum çıktı. Beş vakit namaz kılan bir grup, cuma namazı kılmıyor, camiye gitmiyor ve camiye ve cuma namazına karşı tavır alıyordu. Buna karşılık, beş vakit namaz kılmayan başka bir grup cuma namazına gidiyordu.
Siyasi parti olarak bu ayrımdan en çok Refah Partisi etkilendi. Bu tabii bir sonuç idi. Zira bu tartışma Milli Görüş’ün gazetesi Milli Gazete’deki yazılarla da yürütüldü. Partinin mensuplarından özel mekanlarda Cuma namazı kılanlar oldu. Hayır, Türkiye dâr’ül harb değildir zira bir belde bir kez dâr’ül İslam olmuşsa bir daha dâr’ül harb olmaz; biz itikadı sahih, ameli salih, Diyanet’in hutbelerini okumayan veya ideolojik yerleri okumadan geçen imamları tercih edelim, cumayı terk etmeyelim görüşü ile hareket edenler de oldu. Konu RP’yi o kadar meşgul etti ki Fazilet Partisi genel başkanı Recai Kutan Kırmızı Koltuk programında konuya tamamen Fransız gazeteciye : “Biz (Partimiz) dâr’ül harb, dâr’ül İslam tartışmasında Türkiye’nin dâr’ül İslam olduğunu söyledik, Cuma namazının kılınmasını söyledik ve radikalizmi önledik” dedi.
Kutan, bu söylemiyle Türkiye’de radikal bazı grupların Cuma namazı kılmadıklarını, bunun da İran devrimini destekleyenler arasında yaygın olduğunu ihsas ediyordu.
Bütün bu tartışmaların gerisinde dâr’ül harp, dâr’ül İslam ve Cuma namazının sahihliği tartışmaları vardır. Hüsnü Aktaş’ın (Yusuf Kerimoğlu) fıkhî olarak ele aldığı konu siyasi ve fikri bir konu haline gelmişti, getirilmişti. Aktaş fıkıh kitaplarından yaptığı nakillerle Türkiye’nin dâr’ül harb olduğunu yazıyordu.
“Dâr’ül Harp’te mü’minlerin eda ehliyetinde noksanlık ve arıza mevcuttur. Muamelât ve ukûbat başta olmak üzere İslâm fıkhı uygulanmaz ve Mü’minler güvenliklerini yitirirler. Cuma ve bayram namazlarının eda edilebilmesi, «Veliyyü’lemr’in» iznine bağlıdır. Dârü’l Harp’te kafirlerden. Cuma Namazının edası için izin istenemez, onlar vermiş olsalar da buna itibar olunmaz. Bu durumda mü’minler, Cuma günleri de öğle namazını eda etmeye gayret ederler. Çünkü Cuma Namazının sıhhat şartları ortadan kalkınca, öğle namazı avdet eder. Dâr’ül Harp’te Mü’minler cemaat halinde iseler, içlerinden birisini imam seçerek Cuma namazı kılabilirler. Ancak buradaki “cemaat” bugünkü kullandığımız «Topluluk» kelimesi karşılığı değildir.” Bu paragraftaki izin meselesini Diyanet ile ele alan kişiye de şu cevap verilmiştir Aktaş tarafından : “Hadis-i Şerifte «İmam» tabiri yer alır, «Devlet» yer almaz!… Halbuki «devlet» Arapça bir kelimedir. Ancak günümüzde kullanılan manada kullanılmaz. «Devlet» kelimelerinin yerine «Ulû‘lemr» veya «İmam» tabirini yerleştirirseniz, mesele kalmaz. Zira Tecrid-i Sarih Müellifi «Ulû‘lemr» ve «îmam» tabirini tercih etmiştir.” [1]
Bu tartışmanın bir diğer boyutunu, zuhr-i âhir namazının kılınıp kılınmayacağı meselesi oluşturur. Türkiye’nin birçok yerinde tartışılan bu konu hakkında Aktaş’a çok sayıda soru geldi. Bunlardan biri özetle şöyle: Kayseri ulemasının kat’iyyen kılınmasına cevaz vermedikleri; onlara da senelerce kılmadıklarını söyleyen bir vatandaş; Hayreddin Karaman’ın İslâm’ın Işığında Günümüzün Meseleleri’nde (İst: 1978, Sh: 58-60) Zuhr-i Ahire’nin kılınmaması gerektiğini, Zuhr-i Ahire’ye bid’at dediğini; Diyanet İşleri Başkanlığının da aynı kanaatte olduğunu; Ekrem Doğanay’ın «İslâm’ın Şiarı Cuma Namazı ve Hükümleri» eserinde (İst: 1982, Sh 274-326) «Cuma namazının sahih olduğunu bilmiş olsaydık, bu namazı (Zuhr-i Ahire’yi) kılmaya elbette ihtiyaç duymazdık. Sahih olduğunu bilemediğimiz için bu namazı kılmaya lüzum hissediyoruz.» dediğini aktararak “yıllarca zuhr-i ahire’yi kılmayan müslümanların durumu ne olacak?» diye sorar. DIYK’nun fetvası ile bu sorunla tekrar karşılaştığımız açık, zaten bu makale de bunun için yazılıyor. (28 Temmuz 2026’da İst. Valiliği okullara “Cuma mescidi” açılması için bir yazı gönderdi. Bu yazı tabii ki MEB’in isteği üzerine gönderilmiştir ve diğer iller de benzer bir önlem almakla mükelleftir. Buna göre okullarda Cuma namazının kaç rekat kılınacağı da merak konusudur.)
Hüsnü Aktaş bu soruya şöyle cevap verir : “Mü’minler; kendilerinden olan bir Ulû’lemr’in veya O’nun tayin ettiği kimsenin arkasında, bir şehirde tek bir, yerde Cum’a Namazını eda ederlerse, bütün ihtilâflardan kurtulmuş olurlar. «Cum’a Namazının» kadr-ü kıymetini bilmeyen ve onu hafife alarak «Edasının şartlarına» riayet etmeyenler (bilerek veya bilmeyerek) Resul-i Ekrem (SAV)’e muhalefet etmektedirler. Eğer ûlu’lemr veya naibi olmazsa, Cum’a namazı mün’akid olmaz, öğle namazının farziyeti avdet eder. Size tavsiyeni kat’iyyen öğle namazını terk etmeyiniz.”[2]
Aktaş, başka gerekçeler ve fetvalar naklederek Türkiye’nin dâr’ül harb olduğu görüşünü tekrarladı. Müslümanların zuhr-i ahir namazını terk etmemelerini söyledi.
Bize göre Aktaş’ın bu tartışmadan doğmasını umduğu bir sonuç vardı. O umut da 80 öncesi gençliği Türkiye’nin İslami bir istikamete girişinde bu Fıkhi hükmün ateşleyici olacağı umudu idi. Zira ibadetlerin tam, sahih eda edilmesi, edilebilmesi için sistemin de İslami olması, Cuma namazının ‘ümmetin imamı, halifesi, devlet başkanı veya onun vekalet verdiği bir kişi tarafından kaldırılması şartı’ yok idi. Müslümanlar özellikle gençler, İslami dönüşümü bundan dolayı isteyecekler, istemek zorundalar, zira ibadetlerinin en önemlisi Cuma namazının sahih olması buna bağlıdır, Cuma namazı bir devlet namazıdır, şuuruna varacağını umuyordu.
Bu ayrıntıları bilmezsek başlıkta neden bahsettiğimiz anlaşılmaz.
Bildiğim kadarıyla Türkiye’nin dâr’ül harb mi yoksa dâr’ül İslam mı olduğu tartışması yok bugün. Dâr’ül harb olduğu kanaatinde olanlar vardır mutlaka. Onlar ya Cuma namazı kılmıyor ya da kendileri gibi aynı kanaati paylaşanları bir yerde Cuma namazı kılıyorlar. Ve tabii ki zuhr-i ahir’siz.
2002’den sonra Müslümanların bu konudaki tartışmalarına şahit olmadık ama yeni, fiili bir uygulama ile karşı karşıyayız. Şöyle ki: Artık Müslüman cami cemaati Cuma namazını 10 rekat kılıyor. Zuhr-i ahir ve son iki sünnet terk edildi. Bunun gelişim sürecinden haberdar değilim.
Birkaç yıl önce İzmir ve çevresi ilçelerde başlayan 10 rekatlık Cuma namazı, 3 aydan fazla Aydın ve ilçelerinde de yürürlükte imiş. Belki de başka bölgelerde daha önce başlanmıştır. Bu konuda bir bilgi sahibi değilim. Ben de 4 Eylül 2026’da Aydın’da Cuma namazını 10 rekat kıldım. Müezzin, farzdan sonra 4 rekat son sünnet bitince tesbih duasına geçti. Bu, namaz bitti demekti. Ankara’da (Yenimahalle) Cuma namazını eda eden biri olarak bu yeniliğin Ankara’da görülmemesini nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum.
Görüştüğüm Diyanet mensupları da bu uygulamanın yerleştiği açıklaması yaptı. DİYK’nun öncülüğünde (fetvası ile) “Bir vakitte iki farz olmaz, Cuma namazının 2 rekat farzını eda etmek yeterlidir” fetvası bir resmi yazıyla vilayetlere duyurulmuş.
Anadolu’da memurlar için rahatlatıcı bir uygulama olduğu kesin. Fakat memur şehri Ankara’da niye aynı uygulama yok, sorulmaya değer bir husus doğrusu. Bir de şahit olduğum kadarıyla cemaat, iki rekat farzı kılıp hemen çıkıyor. Son müekked sünneti kılmıyor. Acaba bunun sebebi zuhr-i ahir ve son iki sünneti terk etmenin açılımı, genişlemesi olabilir mi?
Diğer bir sorum şöyle : Acaba yıllarca zuhr-i âhir namazını kılan ve kılınmasında öncü olan, bu namazla ilgilii bir açıklama yapmayan DİB ve Din İşleri Yüksek Kurulu bu yeni içtihada neden gerek duymuştur? Bunun sadece memurların mesai saatleri içinde Cuma namazını kılıp mesailerine rahat yetişmeleri için verilmiş bir karar demekle yetinebilir miyiz? Acaba bu kararın Türkiye’nin 2002’den bu yana yönetiminde bulunan imam hatip lisesi mezunu bir yöneticinin bulunması (velliyülemir şartının gerçekleşmesi) ile bir ilgisi var mıdır? Tahmin ediyorum Erdoğan’ın bu konuda bir dahli ve bilgisi yoktur fakat Diyanet bürokrasisinin ilgili fetvayı verirken bunu göz önünde bulundurduklarını düşünüyorum. Kenan Evren’in kulağına kim kaçırmışsa, “Cuma namazını devlet başkanı veya onun izin/görev verdiği bir kişi kıldırır” cümlesi için meydanlarda “Benim işim gücüm yokmuş da Cuma namazı kıldıracakmışım, peki Diyanet ne yapacak?” diye cevap vermişti. Bu bağlamda Ayasofya Cami-i Şerifinin açılışında, sosyal medya platformlarında Cuma namazının CB Erdoğan tarafından kıldırılmasının çok yerinde olacağını söyleyenler, yazanlar oldu. Tahmin ediyorum onlar da Cuma namazının veliyyülemr şartını ima ediyorlardı. Bu konuda Diyanet ön açıcı olmuş mudur diye sormak istiyorum. Zira Din İşleri Yüksek Kurulu 26.03.2002’de Cuma namazı konusunda bir fetva yayınlamıştır. Fetvanın sonuç cümlesinde “Cuma namazı 2 rekat farzdan ibarettir. Farzdan önce 4 rekat; farzdan sonra 4 rekat sünnet ile namaz tamam olur. Zuhr-i ahir namazının gerekli olmadığı, kılmak isteyenlere mani olunmamasına karar verildi.” denmektedir. Acaba bu fetvanın 3 Kasım 2002’de iktidar olan Ak Parti ve genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile hiç ilgisi yok mudur? Ben Türkiye’de hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşünenlerdenim. Dolayısıyla Erdoğan’ın bilgi ve haberi olmasa bile Diyanet’in bu konuda bir görev ve sorumluluk hissederek ön aldığını düşünüyorum.
Sonuç itibariyle günümüz Türkiye’sinde Diyanet, Cuma namazında devrim niteliğinde bir fetva ile yeni bir uygulamaya girdi. Hayrettir ki Cuma namazı, dârülharb, dârülislam tartışmalarında olduğu gibi kimse dikkatleri çekmiyor.
Bu konunun siyasi ve toplumsal boyutunun, fıkhî boyutundan ayrı ele alınacağı umudunu taşıyorum. Bekleyelim görelim.
KAYNAKLAR
1- Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler 1, s.80-84, Ölçü Y. Ankara-1983. Fıkhî Meseleler 4, Ank-1983. Fıkhî Meseleler 5, Ankara-1984
"Savaşa Hayır" İnisiyatifi Kuruldu
23.09.2026
Ümmetin Çocukları Husiler / Mehmet TAŞDÖĞEN
10.10.2026
Kur’an dervişi Kemal Kelleci vefat etti
16.09.2026
Kintsugi Ruhsal Yenilenme AHMET GÜRBÜZ 12.10.2026
Sahte Sorular YUSUF YAVUZYILMAZ 12.10.2026
ÇATIŞMA VE BARIŞ ARASINDA BOSNA RÜSTEM BUDAK 11.10.2026
aşk kağıda yazılmıyor… MUSTAFA AKMEŞE 15.10.2026
Mekke İttifakı Test mi Ediliyor? AHMET GÜRBÜZ 23.09.2026
DEVLET VE YÖNETİM SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 30.09.2026
sahi “sen kimsin?” MUSTAFA AKMEŞE 24.09.2026