metrika yandex
  • $43.41
  • 50.35
  • GA44850

Haberler / Dosya Haber

6284 Sayılı Kanunun İncelemesi | Av. Cengiz Keleş

20.04.2023

 

6284 Sayılı Kanunun İncelemesi

6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun yürürlüğe girdiği 2012 yılından beri tartışma konusu olmuş, en nihayetinde 2023 seçimlerinde kaldırılması ya da yeniden düzenlenmesi seçim vaadi veya ittifak şartı olacak hale gelmiştir.

Kanunun devreye girdiği günden bu güne var ettiği istatistiki verilere bakarak niçin bu kadar büyük bir tartışmanın sebebi olduğunu anlamanın mümkün olduğu kanaatindeyiz, Örneğin:

Adalet Bakanlığı Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğü rakamlarına göre 6284 sayılı kanuna dayanarak alınmış evden uzaklaştırma karar sayısı yıllara göre,

2015               270.218

2016               320.280

2017               413.790

2018               521.434

2019               447.893 olarak kaydedilmiştir. (Korona tedbirleri sebebiyle 2020-2022 istatistikleri gerçek durumu tam yansıtmayacaktır.)

Kanunun bir diğer temel amacı aileyi korumak olduğu halde, kanunun hedeflerinin aksi istikamette artan boşanma sayısı da bize oldukça dikkat çekicidir. Yıllara göre boşanma istatistikleri:

2015               131.830

2016               126.164

2017               128.411

2018               143.573

2019               155.047 olarak kaydedilmiştir.

6284 sayılı kanunun evden uzaklaştırma ve boşanma sayılarının sürekli artmasına yol açtığı iddiası ciddiye alınmalıdır. Nitekim 2001-2021 arasını kapsayan son 20 yılda bin kişilik nüfus başına düşen evlenme sayısını ifade eden 'kaba evlenme hızı' yüzde 20 düşerken, 'kaba boşanma hızı' ise yüzde 47 artmış durumdadır[1]. Elbette ki sosyal sorunlar sadece basit bir iki sebebe dayanmaz ancak kanundan gelen olumsuz etkiler varsa bunların tespiti ve iyileştirilmesi toplum yararınadır.

6284 sayılı kanun tarafından kuşatılmış, mağduru olmuş ve kuşatmayı yararak avukat olmuş bir hukukçu olarak kanunu madde madde inceleyerek ortaya koymanın görevim olduğunu düşünüyorum.

Bu kapsamda eleştirilerimi bir kaç maddede toplamak istiyorum:

Madde 1: Amaç, kapsam ve temel ilkeler

Kanunda kadınlar ve çocuklar öncelikli sayılmış ama erkekler de kapsama alınmıştır. Yani bir erkek de başka bir erkekten, hatta kadından şiddet gördüğü, göreceği başvurusunu yaparak tedbir isteyebilir. Kanun kadına karşı şiddet başlığı taşıyor ama erkekleri de kapsama almış, bu yönü pek bilinmiyor. Nitekim az sayıda eski eşe uzaklaştırma kararı aldıran erkek kaydedilmiştir.

Madde 1.1 erkeklerin de koruma kapsamında olduğunu, madde 1.2.b kadın-erkek eşitliğine vurgu yaparken, madde 1.2.ç kanunun kadınlar üzerine odaklandığını açıkça beyan ediyor.


Türkiye, İstanbul Sözleşmesinden çıktığını duyurmuş olmasına rağmen 6284 sayılı Kanun 1.2.a maddesinde Sözleşmeye “özellikle” ibaresiyle atıf yaparak Sözleşmeyi dolaylı da olsa uygulamada tutmaya devam ediyor.


6284 sayılı kanun cinsiyet eşitliğinden bahsederken kadın-erkek eşitliği kasdedilmiş (madde 1.2.b), toplumsal cinsiyete dayalı bir tanımı yoktur. Oysa İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet temelinde yazılmış bir metin olarak sadece kadın-erkek eşitliği değil, hissedilen farklı cinsiyetlerin (toplumsal cinsiyet) kabulüyle onların da eşitliğine dayanır.

Madde 2: Tanımlar

d fıkrasının başlığı

Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı,

Kişinin zarar görmesi somut ve objektiftir, yani başka birisi tarafından da tespit edilebilir, ancak acı çekme soyut ve subjektif bir durum olup, haliyle kişiye özeldir ve her zaman dışarıdan tespit edilemez, suistimale de açıktır. Bu durumda her hareket, kişinin acı çekmesine yol açıyor sayılabilecek bir hal alır. Kurdun kuzuya “suyumu bulandırıyorsun” bahanesi bile bu madde ile haklı bir bahane olarak kabul edilebilir. Zaten kanunun cümlenin devamında “her türlü davranış” şeklinde yaptığı atıfta, kanaatimize göre kurda kapıyı ardına kadar aralıyor. Hâlbuki eğer psikolojik şiddet geçerli ve önemli sayılacaksa, kadın-erkek arasında hangi taraf daha fazla psikolojik şiddet uyguluyor sorusunun cevabı net değildir. Ancak kanunu yazan ruh ve günlük hayata yansıyan anlayış “şiddeti sadece erkek yapar, tersi durumlar istisnadır” anlayışında olunca kanundaki şiddet tanımı tek taraflı kullanıma müsait bir silaha dönüşmekte.

e fıkrasının başlığı “Şiddet Mağduru”, g fıkrasının başlığı ise “Şiddet Uygulayan”.

Madde 1.1 şöyledir:  Bu Kanunun amacı; şiddete uğrayan veya  şiddete uğrama tehlikesi bulunan  kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

Bu kanunun öncelikli amacı tedbir almak ise daha başvuru aşamasında  şiddet uygulayan  ve  şiddet mağduru  ifadeleri maksadını aşmaktadır. Kanunun kapsamında yer alan  şiddete uğrayan  ile  uğrama tehlikesi bulunan  haller arasında bir ayrım olması gerekir. Açık şiddet uygulayan biri ile şiddet uygulamadığı halde birinin iddia çerçevesinde “bu bana şiddet uygulayabilir” dediği şahıs arasında fark olmalıdır. Çünkü insan kolayca iftira edebilen, yanılabilen, zulmedebilen, şiddet uygulayabilen bir varlıktır. Yani kanun “bana şiddet uygulayacak diyenin” de kanunları suistimal ederek şiddet uygulamak isteyen biri olabileceğini hesaba katmalı, direk ‘şiddet uygulayan’ ile ‘şiddet uygulayabilir’ iddiası altında olan kişiyi aynı kişi olarak değerlendirmemelidir.           

Somut şiddet varsa, ispatlanabiliyorsa bunun bir de ceza yargılaması olmalıdır. Ancak ihtimal başvurusu üzerine şiddet mağduru ve şiddet uygulayan şeklinde taraf sıfatları verilmemelidir. Zaten tanım kendi içinde çelişik olup, Şiddet Uygulayan kişinin uygulama tehlikesi olan kişiyi de kapsadığı yazmaktadır. Daha doğru tabir ‘uygulama tehlikesi’ değil, ‘uygulama ihtimali’ olmalıdır. Ancak bu durumda kanunun aldığı tedbirin taraflardan birine nasıl bir haksızlık yapılabileceği ihtimali hissedilebileceğinden kanunu uygulamak da mümkün olmayabilirdi.

Tanımlar yeniden düzenlenmeli,  şiddet uygulayan ile şikâyet edilen, şiddet mağduru ile şikayetçi ayrımı olmalıdır.  Ayrıca “aleni şiddet” tanımı yapılmalı ve buna yönelik daha somut ve ağır yaptırımlar ve tedbirler olmalıdır. Sadece “şiddet ihtimali” varsa bu uygulanmış şiddetten farklı ele alınmalıdır.

Madde 3: Mülkî amir tarafından verilecek koruyucu tedbir kararları

a) Kendisine ve gerekiyorsa beraberindeki çocuklara, bulunduğu yerde veya başka bir yerde uygun barınma yeri sağlanması

Bu maddenin uygulandığını pek görmüyoruz. Hâlbuki bu madde hem kanunun suistimal edilme ihtimalini büyük oranda ortadan kaldırabilir hem de şiddet göreni ortamdan uzaklaştırıp bilinmeyen bir yerde muhafaza edeceği için şiddet mağduruna da gerçek bir koruma sağlayabilir. Bizdeki uygulama daha çok mahkemeler üzerinden yürüyor, oysa somut şiddet veya tehlikesi durumlarında mülki amirlerin alacakları “tedbirler” ve yapacakları daha etkili olur. Mahkeme tedbir kararı verse de zaten uygulayacak olan mülki amir ve onun emrindeki kolluk ve diğer devlet kurumlarıdır. Bu yola gitmeyip, gecikmeli olan mahkemeye sevk etmek devletin “icrai” bir yola gitmeden sadece taraflar arasına mahkeme tedbir kararını koyması olup, şiddeti engellemeye yönelik somut bir adım atılmadığı, sadece yasak savmak yoluna gidildiği anlamına gelir.

Madde 4: Hâkim tarafından verilecek koruyucu tedbir kararları

Madde başlığından somut/ispatlı bir şiddet yaşandığını anlıyoruz. Bu durumda yaşanan somut olaya göre hâkimin alacağı tedbirler uygulanabilir olmalı, havada kalmamalıdır. Daha doğru olanı ise mülki amirlerin tedbir alması, itiraz halinde mahkemenin devreye girmesi olur. Aksi halde uygulamada iki ayrı kulvar açılabilir.

Madde 5: Hâkim tarafından verilecek önleyici tedbir kararları

Kanunun en çok tartışılan maddesi budur. Alt madde ve fıkralarda sayılan tedbirlerin özüne hiç birine itirazım yok. Neye var peki?

Madde “şiddet uygulayan” terimi ile başlıyor. Tanımlar maddesinde gerçekten şiddet uygulayan ile uygulama ihtimali olan eşitlenmişti. Şiddet uygulayanla ilgili Madde 4, ihtimali olanla ilgili Madde 5 yazılmış. Ancak ihtimal, uygulanmış şiddet gibi muamele görüyor.

Kanun tedbir uygulamaya yönelik olduğu için başvuruda ispat şartı yer almamış. Aciliyet görülen hallerde ilgili tedbirlerin bir kısmı kolluk tarafından da uygulanabiliyor ve akabinde mahkemeye sunuluyor (madde 5.2), mahkeme onaylamazsa alınan tedbir geçersiz hale geliyor.

Mekanizma kâğıt üzerinde makul ve mantıklı gibi görünüyor. Alternatif ne olabilir ya da daha iyisi olamaz mı? Başvuru birinci defa yapılıyorsa ve şiddet iddiasını destekleyecek hiç bir veri, delil, belirti yoksa madde 5.1.b, yani şiddet uyguladığı iddia edilen tarafın “Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhâl uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi” yerine, öncelikli çözüm olarak  iddia sahibinin konuttan alınarak devlet himayesinde korunması sağlanmalı, okul öncesi çocukları da beraberinde alınmalı.

Şiddet iddiada kalmamışsa, açık ispatlanıyorsa madde 5.1.b yetmez, şiddeti gerçekten uygulayan hakkında daha ciddi tedbirler gerekir ki, aksi halde müşterek konuta yerleştirilen kadın şiddetin kolay bir hedefi haline gelir. Nitekim pek çok olayda uzaklaştırma kararı verilen erkek kadına müşterek konutta daha büyük şiddet uygulamıştır.

Madde 8:  Tedbir kararının verilmesi, tebliği ve gizlilik

İkinci fıkra önemli görünüyor: “Tedbir kararı ilk defasında en çok altı ay için verilebilir. Ancak şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin devam edeceğinin anlaşıldığı hâllerde, resen, korunan kişinin ya da Bakanlık veya kolluk görevlilerinin talebi üzerine tedbirlerin süresinin veya şeklinin değiştirilmesine, bu tedbirlerin kaldırılmasına veya aynen devam etmesine karar verilebilir”

Bu düzenleme eksik bırakılmış, belki de kanunun en yumuşak karnı bu madde denilebilir. Tedbir kararının ilk defasında hiçbir delil, ispat olmadan verilmesine itiraz yok, ancak 6 ay çok uzun, bu süre en çok üç ay olmalı, bu süre içinde kolluk müdahil olmalı, ŞÖNİM (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi) uzmanları kolluğun da yardımıyla tarafların iddialarını ele almalı, mahkemeye sunmalıdır. Başka bir yol da, idari makam olarak ŞÖNİM'in daha fazla yetkilendirilmesi ve mahkemenin sadece itiraz makamı olarak kullanılması olabilir. Şiddet ve bu sebeple alınan uzaklaştırma kararları sadece karar seviyesinde kalmamalı, uygulanması ve sonuçları da izleniyor olmalıdır.

Şu an içinde bulunduğumuz durumda sadece iddia üzerine erkek tarafı uzaklaştırılmakta ve eğer iftiraya uğradığını düşünüyorsa başvuracağı yerler kapı-duvar olmaktadır. Gerçekten hayati bir tehlike olması halinde kadının erkeği uzaklaştırıp, aile konutunda hedef olarak beklemesi mantıklı değildir. Gerçek tehlike altında olan taraf kendisinin uzaklaştırılarak emin bir yere alınmasını talep eder, mantıklı olan budur. Sadece erkeğin uzaklaştırılması talebi, birçok davada şiddeti önleme değil, boşanma aşamasında avantaj sağlama amacına yönelik suiistimal amaçlı olarak kullanılmaktadır.

Uygulamanın genel hatlarıyla şu şekilde düzeltilmesini öneriyorum:

İlk başvuru doğrudan mahkemeye veya kolluk üzerinden veya doğrudan ŞÖNİM'e yapılır, şiddete dair herhangi bir delil veya belge aranmaz, en çok üç ay için uzaklaştırma tedbiri alınabilir. Somut şiddet olmadığı hallerde ilk tercih başvuranın Sığınma Evi gibi emin bir yere alınarak korunması olmalıdır. ŞÖNİM tarafından alınan tedbir kararları 3 gün içinde mahkemeye sunulur, onaylanmayan kararlar geçersiz hale düşer.
Somut ve açık delil olması halinde şiddet uygulayan için ceza davası da açılır, şartları varsa tutuklanmalıdır. (Örneğin silah kullanarak ya da yatarak tedavi gerektirecek kadar ağır şiddet uygulanması hallerinde tutuklu yargılanmalı, CMK uygun şekilde revize edilmelidir)
Uzaklaştırma süresi içinde ŞÖNİM yetkilileri kolluk yardımıyla taraflar hakkında bilgi toplar, ifadelerine başvurulur. Başvuru hakkında gözlem raporu hazırlanır.
Tedbir kararının uzatılması talebi ŞÖNİM üzerinden veya doğrudan mahkemeye yapılabilir. İlk tedbir kararı hakkındaki rapor mahkemeye celp edilir. Mahkeme dosya üzerinden karar verir.
İtiraz halinde itiraz makamı (bir sonraki Aile Mahkemesi) duruşmalı olarak karar verir.
Yeni tedbir kararının geçerli olacağı dönem için de ŞÖNİM tarafından gözlem raporu oluşturulur.

Kanun gerçek şiddet ile ihtimaline neredeyse eşit muamele yapmaktadır. Kimi hallerde çarşı ortasında erkek, kadına karşı aşırı güç ve şiddet kullanarak ağır yaraladığı halde tutuklanmamakta, sadece uzaklaştırma kararı verilip, ceza davasında tutuksuz yargılanmaktadır. Kanun başlığı Ailenin Korunması ise, ailenin saygınlığı ve kamu düzeni açısından bu tür “aleni şiddet” halleri daha somut ve ciddi yaptırımlarla karşılanmalıdır.

Mevcut uygulamada şiddetten ziyade ihtimali önlenecekmiş gibi yapılarak ilk talep halinde sorgusuz 6 ay için tedbir kararı alınıyor ve hiç bir sorgulama olmadan her talep üzerine uzatma veriliyor. Sadece istisnai hallerde iptal söz konusu olmaktadır, muhtemeldir ki bunlar da başvurulan hâkimden kaynaklanmaktadır. Sorgulama ve denetim olursa 5-6 yüzbinlerde olan başvuru sayısı on binlere düşecek, yani gerçek şiddete yönelik olacaktır. Şu andaki haliyle kanun boşanma hesapları yapan kadınlara verilmiş bir silahtır. Devlet silahı sürekli doldurmakta ve erkek tarafının elini kolunu bağlamaktadır. Şiddete başvurmak normal insanların son çaresidir, ne yazık ki taraflardan biri çaresizlik duygusuna itilerek devlet eliyle şiddet körüklenmekte, kaos yaratılmaktadır. Kanunun bu eksik ve özensiz halinin en temel sebebi mahkemelerin iş yükünün ağır olması ve devletin yeteri kadar sığınma evi yapmamış olmasıdır. Bu haliyle 6284 pek çok durumda işe yarıyor olabilir ancak özellikle kötüye kullanıldığı bazı hallerde şiddeti tırmandırmakta ve vahim sonuçlara yol açmaktadır.

Bütün hukuk sistemi için temel olan Medeni Kanunun 2. maddesi şöyledir:

“Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır.

Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz”

6284 sayılı kanun tek taraflı bir kanundur, sadece kadının iddialarını destekleyip erkeğe savunma hakkı verilmeyince kötüye kullanımı da istisna olmaktan çıkmıştır. Kötüye kullanıldığı hallerde ciddi yaptırımlar öngörülmeli ve kanunun metnine eklenmelidir. Kötüye kullanımlar boşanma, velayet gibi hususlarda dikkate alınmalı, karşı tarafa tazminat hakkı verilmelidir.

6284 sayılı kanun tek yönlü bir kanundur, yola girince geri dönmek, durmak yoktur. Çok az vakada taraflar sulha varmakta olup, genel sonuç boşanmadır. İstanbul Sözleşmesi madde 48 taraflar arasındaki ihtilaf için arabuluculuk önerisini yasaklıyor, oysa İstanbul Sözleşmesi yürürlükteyken eş zamanlı olarak devletimiz boşanma arabuluculuğu hazırlığı içindeydi. ŞÖNİM daha aktif kullanılmalı, taraflar arasında yeniden aile kurumunun tesisi ihtimali varsa arabuluculuk teşvik edilmelidir. Kanunun adı “AİLENİN KORUNMASI VE KADINA KARŞI ŞİDDETİN ÖNLENMESİ” olduğu halde, ortada ailenin korunmasına dair bir düzenlemeden ziyade erkeğin aileden uzaklaştırılmasına yarayan bir düzenleme vardır. Erkek şiddet uygular, uzak tutulması gerekir anlayışı hakimdir. Süreç en sonunda da erkeğin aileden çıkarılması ile sonuçlanır. Bu durumda aileden anlaşılan sadece kadın ve çocuklardan oluşan bir kurum olup, vaktiyle beraber olup şimdi uzak tutulan babanın tek fonksiyonu nafaka ödemektir. Geniş süreç çocukların babaya yabancılaşması ile son bulmaktadır. Bu şekilde yetişen bireyler tek kanadı kırık, sakat kişilikler olacaktır.

Şiddet sadece kadına yönelik değildir, şiddet güçlünün zayıfa yaptığı her türlü haksız fiili ve davranışı içerir. Ancak bu kanun özellikle aile içi şiddetin sessiz mağdurları olan çocukları görmezden gelmektedir. (Ebeveyne Yabancılaşma Sendromu). Diğer taraftan kadın tarafından psikolojik şiddete, aşağılanmaya maruz kalan erkek sayısı hiç de az değildir. Bu haliyle bu kanun sadece kadını gözetip ailenin diğer fertlerini görmezden gelirken denge gözetmeyen müdahalesi ile aile kurumunu sakatlama ve yıpratma işlevi görmektedir. Şiddeti önlemeye yönelik özel bir kanun olacaksa, bu kanun, aile içi şiddeti sadece mahkeme ve kolluk kuvvetleri ile önlemeyi hedefleyen değil, devletin diğer kurumlarının işbirliğini de devreye sokmaya çalışan bir kanun olmalıdır. Bu kanun aynı zamanda sadece işlenmiş şiddeti cezalandırarak değil, şiddeti ortaya çıkaran faktörleri de ıslah etmeyi hedefleyen bir sistem kurmalıdır. Sistemin önceliği kadın değil, çocuklar olmalıdır (ki aile içi şiddetin ve boşanmanın en büyük mağdurları çocuklardır) ancak o zaman kadın ile erkek arasında denge bulunabilir ve adalet sağlanabilir.

Sonuç olarak, İstanbul Sözleşmesi ve 6284'ün sert bir şekilde uygulanması ve bazı oluşumların savunduğu gibi cezaların arttırılması yoluyla caydırıcı hale getirilmesi ifrat iken; bu düzenlemelerin tamamen kaldırılması da tefrit olarak değerlendirilebilir. Bu iki uç arasında taraf tutmak veya savrulmak zorunda değiliz. İstanbul Sözleşmesi kaldırılmıştır, onu da anarken gerçek adı olan Avrupa Sözleşmesi adını kullanmak daha iyi olur. 6284 sayılı kanunun temel amacına itirazımız olmamalıdır, kimse kadına, hele de çocuğa şiddet uygulansın, göz yumulsun demez. Kanaatimizce mevcut kanunu ve uygulamayı küçük dokunuşlarla yararlı bir hale getirmek mümkündür, kanun ve uygulama acilen yeniden düzenlenmelidir.

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş