metrika yandex

ŞEFİN LANETİ

Abbas PİRİMOĞLU

02.01.2021

Merhum Elmalılı, Âdem’e isimlerin hepsini öğretti” (Bakara, 31) ayetini açıklarken hitapta “din, ilim ve dilin başlangıcı; vazife ve kardeşliğin başlangıcı; sosyolojinin başlangıcı; hukukun başlangıcı vardır” şeklinde çok isabetli bir izahta bulunur.

Demek ki vahyin ilk insana inzalinde öğretilen ilk hususiyet varlıkların isimleri olmuştur. Meleklerin bilmediği isimler. Farklı bir ifade ile melekler için elzem olmayıp insanlar için zorunlu olan isimler.

Varlıkların isimlerinin bilinmesi neden önemlidir? Yahut ”isim” ne anlama gelmektedir? Yine Elmalılı’nın izahına göre varlıklar, isimleri vasıtasıyla insan beyninde kendilerine biçilen değere göre yükselir veya alçalır. Mesela “altın” ile “demir” beyinde aynı irtifaya sahip değillerdir. Keza yine bir kültürün nezdinde “ekmek” lafzı son derece önemli iken bir başka toplumun hafızasında aynı ehemmiyete/dereceye/ yüksekliğe sahip olmayabilir.

Bu, kolayca anlaşılabileceği üzere insanların ontolojik ve epistemolojik yönelmelerinin de ilk başlangıcını oluşturmaktadır. Dolayısı ile dünya görüşlerinin de bidayeti böylece başlar, lakin böyle gitmez.

Gitmez çünkü insanlar ya kendilerine öğretilen isimler ile hayatı, varlığı, dünyayı, insanı, toplumu, devleti, hukuku, bilgiyi, aklı ve akıbeti okurlar yahut bizzat isimlendirmek suretiyle kendileri bütün bu şeyler hakkında kanı /zan oluştururlar.

Bu nedenledir ki insanlık tarihi epistemolojik zikzaklar ile doludur. Öğrendiği isimlerden uzaklaşan ve uydurduğu isimler ile hayatını tanzim eden insanlara hep uyarılar gelmiş ve onlar tekrar öğretilen isimler hizasına sokulmuştur.

Geçenlerde Diyanet TV’de program konuğu Kasım Küçükalp “fizik” ve “metafizik” kavramlarının hakikatin kavranması konusunda kifayetsiz kaldığını bunlara ilaveten gayb kavramının da muhakkak dahil edilmesini söyledikten sonra aklımda kaldığı kadarıyla şöyle bir cümle kurmuştu: Fizik aleminin algısı beş duyu ile metafizik âlemin bilgisi akıl ile gayb âleminin bilgisi ise vahiy ile mümkündür.

Bu cümle aynı zamanda insanın sınırları ile ilgili bir tespittir. Algılar ve akıl insana bir noktaya kadar yol aldırır. Kant’ın dediği gibi duyulardan gelen algılar akıl yoluyla tesviyeden geçirilerek kullanışlı hale getirilebilir. Hatta Platon’un yaptığı gibi metafizik dahi “akıl” ile kurcalanabilir ve ideler âlemi tasavvur edilebilir, lakin gayb için bunlar yani akıl ve duyular yeterli değildir.

Sıra gayba gelinde düşler, vehimler, büyüler devreye girer. Cinlenenler gaybdan haber verdiğini söyleyebilir. Daha vahim olanı o alınan haberler vasıtasıyla “fizik” ve “metafizik” alan yeniden okunur ve tanımlanabilir. Aslında biraz düşünülecek olursa Putperestliğin bundan başka bir şey olmadığı hemence anlaşılacaktır. Keza yine Putperestliğin basit bir taşa tahtaya tapmaktan ibaret olmadığı, bir felsefesinin olduğu, insanlığın belli bir dönemi ile kayıtlı olmayıp insanlık var oldukça var olacağı hususiyeti de anlaşılmış olacaktır.

Hülasa edilecek olursa gayba taalluk eden konularda insanlar ya vahye yani kendisine öğretilen isimlere müracaat edecektir yahut kahinlerin, büyücülerin, düş görücülerin evhamlarına; günümüzde ise usçuların ve bilimcilerin zırvalarına katlanacaklardır.

Kısacası Âdem Peygamberden Efendimize kadar gelen vahiy çizgisinin oluşturduğu akıl ve tevhidi dünya görüşü ile hayatlarını tanzim edecektir. Yahut da nefslerinin yanıltmaları ile... Yani: zikzak; yani: bozulma ve düzeltme

Şimdi bunu bir örnekle izah etmeye çalışalım.

************************

Peygamber ve Şef.

Aktarılır ki bir gün Peygamberimizin yanına bir bedevi gelir. Lakin korkmaktadır. Bırak dokunmayı karşısında konuşmaya bile mecali yoktur. Ne yapacağını bilemez, konuşamaz, kelimeleri boğazında düğümlenir. Kan ter içerisindedir. Zira karşısında gaybdan bilgi getiren kutsal bir kişi bulunmaktadır.

Durumu fark eden Peygamber şöyle bir cevap verir:

Korkma rahat ol. Ben Kral değilim. Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum”

Şimdi şu üç sorunun cevabını vermeye çalışalım.

1)Bedeviyi o korku ve endişeli vaziyete getiren sebep nedir?

2) Peygamberin cevabı neden önemlidir?

3) Peygamber bu cevabı nereden öğrenmiştir?

İlkinde bedeviyi o aciz hale düşüren sebep tevhidi dünya görüşünün bozulması nedeniyledir. Karşısındaki insanı şef/ kral/rahip gibi zannetmektedir. Çünkü dünyada hakim olan epistemik ve ontolojik vehim atmosferi kâhinleri, büyücüleri, cinlenmişleri, düş görücüleri “kutsal” kabul etmektedir. Onlar kahredici bir güç sahibidir. Dokunulmaz, yaklaşılmaz, konuşulmaz. Yoksa şefin lanetine uğranılmak işten bile değildir.

İkinci sorunun cevabı son derece açıktır. Verilen cevap vicdana, selim akla ve ahlaka uygun olduğu için önemlidir. Ve halen daha önemini korumaktadır.

Üçüncü soruya gelince Peygamber bu cevabı vahiy/ kendisine öğretilen isimler vasıtasıyla almıştır. O gaybı bilmez, sadece bildirildiği kadarını bilir. Kutsal değildir. Tabiat güçlerine hükmedemez, kimseyi lanetleyemez. Savaşmak gerekirse savaşır hatta aldığı darbe ile dişleri dahi kırılır. O böyle bir akıl oluşturmak için vazifelidir. Zikzaktaki ters gidişi olması gereken noktaya getirmek için onarışla görevlidir. Bu nedenle arkadaşları “sen nasıl bir peygambersin savaşta dişin kırılıyor” diye kendisine itirazda bulunup terk etmez. Çünkü onlar Allahtan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed’in önce kulu ve sonra resulü olduğuna şahitlik ederek “İslâm” olmuşlardır. Dolayısıyla o da bir kul ve beşerdir... Lakin o nefsinden konuşmaz; aldığı vahyi iletir. Vahiy ise hem anlam kazandırır, hem de insanlığın yolunu aydınlatır. Tıpkı bir güneş gibi ısı ve ışık kaynağımızdır. Akıl da, bilim de, felsefe de vahyin açmış olduğu yolda onun ışığı ile aydınlanması halinde hakikate hizmet edecek aksi halde insanlığın delaletine sebebiyet verecektir.

                                          ****************************

Sigmund Freud  “Totem ve Tabu” isimli yapıtında bu vaziyeti “Tabu” kavramı ile izaha çalışır. İlkel insanların şeflerine, krallarına ve rahiplerine karşı tavrın ikircikli ve çelişik olduğunu dolayısıyla paranoidlikle malul olduğunu belirtir. Bu çelişki sonucu insanlar şeflerini sadece korumazlar, onlara karşı korunulmanın da endişesini hep içlerinde taşırlar. Açıkçası hem çekinir hem de içten içe düşmanlık duyarlar.

Neden mi? Çünkü bu” ilkel” diye tesmiye edilen toplumlarda şeflerin doğa  üzerinde tasarrufu olduğu vehmedilirmiş de ondan. Bu güçlerini ahalinin yararına kullanacağı sanısı ile onlara tabi olunurmuş. Anladılar ki işe yaramıyor destek çekilir, şeflikten indirilir hatta öldürülürmüş. Denilene göre bu toplumlar kral/şef dokunursa hastaları iyi edeceği başkası ona veya eşyasına dokunursa, dokunanın lanetleneceğini vehmedermiş. Mesela yine Freud’un yazdığına göre İngiltere Krallarının dokunarak Kralın laneti sıracayı(lenf bezi tüberkülozu) iyi ettiklerine inanılırmış. Hatta bu konuda Freud Kral Orange’lı kuşkucu William ile ilgili önemli bir anekdot verir. Kral William bu büyülü uygulamayı kabul etmeyip reddetse de ısrarlar neticesi bir kez ellerini bir hastanın üzerine koymuş ve koyarken de şöyle demek mecburiyetini hissetmiştir: “Tanrı sana daha çok sağlık ve anlam verir”

İşte zikzak ile ilgili ilginç bir örnek. Vicdanın, bozulmamış aklın varacağı son durak... Sonrası  vahyin işi.

Günümüzde ise büyücü Kral’ın ellerinin yerini “us”, “bilim” ve “felsefe”nin aldığı işin en acıklı tarafı olsa gerek.

Kısacası “bozuluş” ve “onarış” kılık değiştirmiş olsa bile yine devam ediyor...

Son olarak zikzak hususunda son bir değini de bulunmak istiyorum. Merhum Elmalılı’nın da dediği gibi ilk insan ile gelen ilk vahiy asıl ve önce olandır. Ondan sonra vehimler araya girince insanlık karşı kutba seyretmiş yani bozulmuş ve gelen Peygamberler vasıtası ile düzeltilmiştir.

 Yani önce “vahiy” vardır. Peşinden gelen bozuluştur.

Mesela Hıristiyanlık mitlerle tanınmaz hale gelince “din” olarak İslam Hz. Muhammet vasıtasıyla yinelenmiş ve olması gereken konuma çekilmiştir... Hıristiyanlar vehimleri ile önce insanları ontolojik bağlamından kopararak ilahlaştırmış, sonra kral/şef ile rahip/kilise’yi iki ayrı aktöre atfetmiş; aralarında kavga kızışınca da çareyi “laiklik”te bulmuştur...

Artık peygamber gelmiyor. Zira vahiy tamamlandı.

Bütün Peygamberlerin getirdiği din olan “İslam” kemale erdi.

O zaman iş başa düşüyor demektir.

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Celal Parlak | 02.01.2021 14:35
Başlangıçtan günümüze çok sarih anlattınız. Zihni’nize kaleminize sağlık. Allah razı olsun. Saygılar. Hocam.