metrika yandex

KAZIM

09.11.2020
Osman KAYAER

Kazım1

Rafet El Roman’ın “Macera dolu Amerika” şarkısını ilk duyduğumda Kazım gelmişti aklıma. Çünkü Almaya’ya gittikten sonraki ilk görüşmemizde şarkıdakine benzer şeyler anlatmıştı bana. Kazım’ın öldüğünü duyduğumda ise “gençliğim öldü” diye düşündüm. Çünkü gençliğimin en önemli yıllarını, (19 ila 25 yaşlarını) onunla adeta tek kişiymişiz gibi birlikte geçirmiştik. Hani derler ya “bir yediğimiz, içtiğimiz ayrı giderdi” diye. Onun gibi bir arkadaşlık bizimkisi. Kazım’ın tüm hayatı, “macera” ile geçti.

Kazım, kendisinin bile zapt edemediği bir “deli fişek”ti.

12 Eylül öncesinde okuldaki kavgalarda hep ön safta olurdu. Onun görevi ortada volta atmak ve karşıdakilere omuz vurarak kavgayı başlatmaktı. O dönemde gruplar arasındaki kavgalar, adeta meydan muharebesi gibi olurdu, bir yumruk ile bütün okul bir anda savaş alanına dönerdi.

Kazım hesapsız, kitapsız, ivazsız ve garazsız kafasına koyduğu şeyi yapardı. Yok yok, Kazım kafasına bir şey koymazdı, aklına ne gelirse onu yapardı. Bu da olmadı, Kazım’ın aklına da bir şey gelmezdi, anlık refleksleri neye yönelirse onu yapardı. Böyle söyleyince onu aklı kıt biri zannetmeyin sakın. Kazım, çok zekiydi, cedelde (tartışmada) alt edemeyeceği adam olmazdı. Hiç bilmediği bir konuda bile karşısındakinin çelişkileri üzerinden işini bitirirdi. Ben onun tartışma biçimine bayılırdım. İkna kabiliyeti çok yüksekti, karşısındakini kolayca etkilerdi.

Daha imam hatip lisesindeyken bir kız kaçırmış ve onunla evlenmişti. O kadıncağız gıkını bile çıkarmadan üç çocuk ile altı yıl kendisini memlekette beklemişti. Fakülte yıllarında Kazım’ın evli olduğunu kimse bilmezdi, tahmin de edemezdi. Almanya’ya gittikten sonra da maalesef boşandı. Yenge hanım, altı sene kocasını beklediği yetmezmiş gibi ömrünün geri kalanını da dul bir kadın olarak tek başına çocuklarını büyütmek için harcadı. Ben şahidim ne zorluklar çektiğine.

Altındağ, Atıfbey mahallesinde bir gecekonduda beraber oturduk üç-dört yıl. İkinci yıl, Halis katıldı aramıza, böylece üçlü bir ekip olmuştuk. Okul bitinceye kadar birlikte oturduk. Bu yıllarda bizim ev adeta bir cedel mektebi gibi çalışırdı. Pek çok arkadaşı misafir eder sabahlara kadar toplumsal ve İslami meseleleri tartışırdık. Yaptığımız en zevkli işlerden biri de kış gecelerinde saat 24:00’ten sonra dışarı çıkarak Altındağ’dan Kuğulu Park’a kadar yürüyerek gitmek ve geri dönmekti. Tabii bu esnadaki işimiz hep cedel olurdu. Tıpkı stoacılar gibi yürüyerek tartışırdık. Eve döndüğümüzde hava kirliliği nedeniyle burunlarımızdan kapkara kurum gelirdi.

O dönemin şartlarında İslam’ın ideolojik hali iliklerimize kadar öyle işlemişti ki üçüncü sınıfa geçtiğimizde sırf karşıt görüştekilerin o bölümdeki hakimiyetini kırmak için kelam ve İslam felsefesi bölümünü tercih ettik, ikna ettiğimiz beş, on arkadaşımızla birlikte. Sınıfta topluca bir bölgeye otururduk. Bir gün dedik ki bu sefer dağınık oturalım. Öyle de yaptık. Sonra hocalarımızdan biri derste bizim bölgeye baktı ki boş. “Ooo… bugün bizimkiler yok” deyip, başladı bizim ile ilgili ileri geri konuşmaya. Tabii sonunda kendimizi belli edince hoca fena halde bozulmuştu.

Bir kış, şehirlerarası otobüs terminalinde korsan çay demleyip satmaya başladık. Gece 12:00’den sonra elimizde piknik tüpü, çaydanlık ve bardaklar ile terminalin yolunu tutardık. Arka taraflarda çay demler, sonra da oradaki çaycıların giydiği formalardan giyerek bir kahvenin elamanıymış gibi yolculara çay satardık. Halis ile Kazım otobüslere çıkıp yolculara kaymak da satarlardı. Okulu bitirdikten sonra Ankara’da kalmak için Batıkent’te bir kooperatif inşaatında amele olarak çalışmaya başladık. Müteahhit paramızı vermeyince adamı, biraz hırpalayıp işten ayrıldık.

Birinci sınıfta dahil olduğumuz “milli gençlik hareketi” bizi kesmedi elbette. Daha radikal bir çizgiye kaydık kısa sürede. Çünkü radikalizm, kendi doğrularımız üzerine inşa edilecek bir dünya vaad ediyordu bize. Bu da bir çeşit başıboşluk demekti ki insanı tatmin etmesi mümkün değildir. Bu yüzden son sınıfta tanıştığımız Mücadelecilerden kopmuş bir grup ile hareket etmeye başladık. Onlarla birlikte Fecr Yayınevi’ni kurduk. Kazım, kitabevinin başına geçti. Kısa süre sonra da Almanya türküsü çalmaya başladı. Dört arkadaş, Almanya’ya gitmeye karar verdik. Ama ikimizin evrakları yetişmediği için Halis ile ben burada kaldık, Kazım ve Önder Almanya’ya gitti. Tabii kaderlerimiz de böylece ayrılmış oldu.

Kazım ve Önder kendilerini Almanya’ya davet edenler ile kısa sürede ters düştüler. Müstakil olarak hayatlarını sürdürmeye başladılar. Yukarıda söylediğim gibi Kazım’ı bir kalıba sığdırmak zaten mümkün değildi.

Kazım, Almanya’da Jetpa’ya bulaştığında macerasının istikameti değişti. Ben yakinen biliyorum ki Kazım’ın para tutkusu yoktur. Lakin sel öyle kuvvetliydi ki onu bir çakıl taşı gibi önüne katıp sürükledi. Sonunda şartlar onu köyüne çiftlik kurmaya getirdiğinde kazara adam öldüreceğini nereden bilebilirdi ki? On yıl kadar hapis yattı. Birkaç arkadaş ile ziyaretine gittiğimizde demir parmaklıkların ardından bize kahkahalar ile gülüyordu. Hiçbir şey gülmesine mani değildi onun. Muhtemelen pek çok insan, gülüşü ile hatırlar kendisini. Kazım, hapisteyken yüksek lisans yapmaya kalkıştı. Zaten okumayı severdi.

Kazım, parası pulu olduğu bir dönemde İslamiyat Dergisi’nin Nevşehir’de yaptığı “Kur’an’ın tarihselliği tartışmaları” kollokyumunun sponsorluğunu üstlenmişti. Üç günlük yoğun tartışmalardan sonra kapanış oturumunda Mehmet Görmez, bir aşır okumuştu. O sırada salonda manevi bir hava oluştu, herkeste bir huşu belirdi. Hoca “sadakallahulazim” dediğinde birden Kazım, yüksek bir ses ile: “Ne oldu ağalar! Üç gündür atıp tutuyordunuz, nasılmış, Kur’an, bugüne de hitap ediyor ve insanları etkisi altına alıyormuş değil mi?” diyerek noktayı koymuştu.

Yazacak o kadar çok hatıra var ki en iyisi kısa kesmek.

... ve sonra, Kazım için kanserli zamanlar başladı. Nihayet macera, ancak elektronik mikroskopla görülebilen bir virüs tarafından o “zapt edilemez adam”ın hareketsiz hale getirilmesiyle Ankara Şehir Hastanesi yoğun bakım odasında sona erdi.

Kazım, doğduğu Alibeyköy’de oğlu, üç beş akrabası ve birkaç arkadaşı tarafından toprağa verildi.

Bir varmış bir yokmuş...

Mutasavvıfların “hiçlik” dediği şey bu olsa gerek. Altmış yıllık hayat, ücra bir köy mezarlığında toprağa gömüldü. Üç beş nesil sonra Kazım’ı kimse hatırlamayacak, varlığı bile bilinmeyecek. Bizim de olacağımız bundan farklı bir şey değil elbet. Kur’an-ı Kerim’in dediği gibi: “Allah’tan başka her şey yok olacaktır.” Bu yüzden kendimizi bir varlık zannetmemizin bir anlamı yoktur. Çünkü:

İnna lillah ve inna ileyhi raciun. (Biz, Allah içiniz ve biz, ona döneceğiz)

1 Allah rahmet eylesin, taksiratını affeylesin, mekanı cennet olsun inşallah...

Yorum Ekle
Yorumlar (4)
İlhan Akar

12.11.2020

Kazım beyin rahmet-i Rahmana kavuşmasını, Osman bey kardeşimizin hicran dolu bu yazısı ile ben de öğrenmiş bulunuyorum. Yanlış hatırlamıyorsam 80'li yılların ortalarına doğru Sıhhiye'deki FECR yayınevinde Osman bey kanalı ile tanışmıştım rahmetli ile. Allah rahmet eylesin! Taksiratını affetsin! Mekanı Cennet olsun inşallah!..
Mehmet palili

10.11.2020

Evet bir var bir yok allah rahmet eylesin mekânı cennet olsun bende kısa sayılacak kadar bir dostlugum oldu hep tebessüm eden yüzünü hatırlayacağım
S is

10.11.2020

Şahidim.Kazimi zeki ve yigit .samimi biliriz
Nuri Andiç

09.11.2020

Allah razı olsun Osman Baba Kazım Kardeşimizi sadece sen ifade edebilirsin ve yaptın kalemine yüreğine sağlık RABBİM RAHMETİYLE MUAMELE ETSİN KARDEŞİMIZE