metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Din- Bilim- Allah

YUSUF YAVUZYILMAZ
21.01.2024

 

Varlık aleminde meydana gelen olaylar hakkında, "bu olayın Allah ile bir ilgisi yok", dediğimiz nokta deizmin eşiğidir. Çünkü deizmin temel tezi, Allah varlığı yarattığı ve ona artık karışamadığı tezidir.

Ülkemizde zaman zaman meydana gelen deprem değerlendirmelerinin çoğu deist bir düşüncenin ifade biçimi olarak önümüzde duruyor. Bu düşünce biçiminin dindarları da belirli ölçüde etkilediğine kuşku yok.

Aydınlanma düşüncesinden ilham alan modern bilim anlayışı, büyük ölçüde pozitivist felsefeye yaslanır. Buna paralel olarak Tanrı anlayışı da ateist veya deisttir. Bu anlayış Tanrı'yı varlık aleminden uzaklaştırılmadığında bilim yapılamayacağı kanaatindedir. Dolayısıyla hakim görüş, dini inancı olan kişinin bilim adamı olamayacağı yönündedir. Celal Şengör, bu anlayışın en önemli temsilcilerinden biridir. Kuşkusuz sadece o değil, Cumhuriyet dönemi bilim anlayışı önemli ölçüde bu anlayıştan beslenir. Bu anlayışı Hüsamettin Arslan son derece iyi analiz etmiştir. “Osmanlı toplumunun Batı’ya açıldığı dönemde Batı’da pozitivizm=bilim’di. Batıya açılmak pozitivizme açılmaktı. Bu noktadan bakıldığında, günümüzde Türkiye’de önce modern sonra pozitivist, önce materyalist veya sosyalist sonra pozitivist, ,önce İslamcı sonra pozitivist, önce milliyetçi sonra pozitivist olunmaz; tam tersi önce pozitivist sonra ‘modern’, önce pozitivist sonra ‘materyalist’, önce pozitivist sonra ‘milliyetçi, ‘batıcı’ olunur. Çünkü pozitivizm gelenekten kopmanın biricik aracıdır. Tarihsel süreç de göstermektedir ki ülkemizde Batı’ya ilk açılanlar kendi toplumlarından devraldıkları geleneğe pozitivist bilim ideolojisiyle karşı çıkmışlardır. Pozitivist bilim ideolojisini benimsemek gelenekten kopmanın ön şartıdır.”(H. Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma Yayınları, s: XXXII-XXXIII) Türk modernleşmecileri de gelenek(Önemli ölçüde din)ten kopmayı, onu olumsuzlamayı bilim üzerinden gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Modern bilim akla yer açabilmek için Tanrı'yı ya Montaigne gibi yeryüzünden sürgüne göndermiştir ya da Nietzsche gibi öldürmüştür. Türk modernleşmesinin ana karakteri pozitivizmdir. Din ise gerilerde kalmış, toplumu geri bırakan arkaik bir kurum olarak algılanır. Modern Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren din devlet toplum ilişkilerini bu kapsamda incelemek gerekir. Dolayısıyla Atatürk de dahil Cumhuriyet modernleşmecilerinin zihninde toplumu düzenleyen ilkeler ve kurallar dinden değil bilimden gelir. 'Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir" ifadesi bu anlayışın en rafine örneğidir. Bu düşüncede olmayanlar var mıydı? Elbette vardı; ama onların başına Kazım Karabekir'in, Said Nursi'nin, Mehmet Akif Ersoy'un başına gelenler geldi. Büyük ölçüde karar alma mekanizmalarının dışına itildiler.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri, pozitivist bilim anlayışı Türk Eğitim sisteminin temel karakteri olmuştur. “Türk eğitim sistemi Cumhuriyet tarihi boyunca eğitim kurumlarında pozitivist ideolojiye uygun bir insan tipi, bir homo- pozitivismus yetiştirmeyi ideal olarak benimsemişlerdir. “(H. Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma yayınları, s: XXXIII) Köy Enstitülerinden yetişenler büyük çoğunlukla bu amaçla yetiştirilmiş birer homo-pozitivismustur. Çünkü kendilerini din karşısına konumlandırmışlardır. Bilim dünyası da istisnalar hariç bu felsefenin egemenliği altındadır.

İslam inancında Allah, varlık ve insan ile sürekli etkileşim halindedir. Çünkü Kur'an'a göre Allah her an yaratır. Dolayısıyla varlık aleminde Allah'tan bağımsız, onun bilgisi dışında hiçbir olay meydana gelemez. Sorun sağlıklı bir Allah-varlık -insan ilişkisi kuramamaktan kaynaklanıyor.

İslam filozoflarından İbn Rüşd, akıl-vahiy, din- felsefe ilişkisine başka bir noktadan bakar. İbn Rüşd'ün deyimiyle insanı, aklı ve varlığı yaratan Allah'tır. Gerçek gerçeğe aykırı olamaz. Her kim varlığın işleyiş kanunlarını araştıran bilim ile vahiy arasında uyumsuzluk görüyorsa, olaya bakışında bir sorun vardır. “Müslümanlar topluluğu olarak bu şeriatın hak olduğunu ve hakkı/gerçeği bilmeye götüren araştırmaya davet ettiğini kesin olarak biliriz. Burhani araştırma şeriatın ortaya koyduğu ters bir sonuca götürmez. Çünkü hak, hakka zıt olamaz; bilakis o, hakka uygundur ve ona şehadet eder.” ( İbn Rüşd, Faslu’l Makal, ,Metin ve Tercüme: Mevlüt Uyanık- Aygün Akyol, s: 28, Elis yayınları)

Müslümanlar geçmişte bilim yaptılar ve büyük bilim adamı yetiştirdiler. Bunu tekrar yapmaları mümkündür. Ancak hiçbir Müslüman varlığa modern bilimin baktığı gözlükle bakamaz. Çünkü hiçbir şey fenomenlerle sınırlı değildir. Hakikatin fenomenleri aşan bir yönü de vardır.

Dini bilgi de tarihsel süreçte önemli farklılaşmalar yaşandı. Zaman içinde İslam, çeşitli faktörlerin etkisiyle, üstünlüğünü kaybetti. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz en önemli sorun, kader, tevekkül, kaza, rızık gibi kavramların halk arasındaki kullanımlarıyla gerçek anlamları arasında oluşan farklılaşmadır. Halk arasında geçerli olan bu kavramlar, genellikle rivayet kültürünün ve geleneksel anlayışın belirlediği kavramsal çerçevenin etkisinin altında şekillenmektedir.

En önemli görev kavramları başkalaştırıp dönüştüren ve Kur’an’ı içeriklerinden uzaklaştıran bu tarihsel tortu ile hesaplaşmaktır. Bu tarihsel tortu mezhepçi, otoriter, içtihat karşıtı, rivayetçi, gelenekçi ve tasavvufi bir arka plana yaslanmaktadır.

Hedefimiz adalet, liyakat, dürüstlük, hukuk devleti ve denetime açık çoğulcu yönetim arayışı olmalıdır. Her olayda, bu gerçek reddedilemez bir biçimde kendini göstermektedir. Karşılaşılan her olayda sorumluluğu üstlenecek birey ve kurumların olmaması son derece vahimdir. Sanki kimsenin sorumlu olmadığı olaylar yaşıyoruz. Bu noktada yardımımıza kader, takdiri ilahi ve tevekkül gibi semantik müdahale ile aslından uzaklaştırılıp dönüştürülen kavramlar gelmektedir. Sorumluluğu insanın dışına transfer ettiğimizde, sorumluluğu üzerine alacak ve yargılanacak kişi ve kurum da kalmıyor.

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş