Hafta başında Celal Emmi’yi “Dar-ı Beka”ya uğurladık. Allah rahmet etsin. Celal Emmi ile tanışıklığım oğlu Faruk münasebetiyle oldu. Celal Arslan, Çankırı'nın Orta’sından Kırsakal Köyü’nden yıllar önce kalkmış rızkını temin etmek üzere Ankara’ya taşınmış. Nice zorluklar ve yokluklar arasında altı çocuk büyütmüş, (ikisi kız, dördü oğlan çocuğu) hepsini okutmuş, baş göz etmiş, bir “Sıhhi tesisat ustası”.
Cenaze defni sırasında biri hafız, ikisi ilahiyatçı olan çocuklarını görünce birden aklıma Amak-ı Hayal’in “mutluluk” bölümü geldi. Filibeli Ahmet Hilmi Efendi, burada üç kişinin hikayesini anlatır. Bunlardan biri hacı, diğeri hoca, üçüncüsü ise marangozdur.
Aklımda kaldığı kadarıyla hoca, Ezher’de okumuş, kendini beğenmiş, çevresindeki insanları sapık, fasık, kafir, müşrik gibi sıfatlar ile yaftayan biridir. Hoca, iç dünyasında inanç problemleri yaşar ve ibadetlerini zar zor yerine getirir. Bu yüzden de mutlu değildir. Hacının inancı kuvvetlidir, bolca nafile ibadet ile iştigal eder. Lakin onun da asi bir kızı vardır ve babasının hurafeleri yüzünden dinden soğumuştur. Hacı da bu yüzden mutlu değildir. Marangoza gelince: O, kendi halinde bir ustadır. İşi gücü çalışmak, evine helal rızık götürmektir. Marangoz iyi bir insan ve iyi bir aile reisidir. Kızları ve oğulları için özel hoca tutmuş, onları haftanın belli günlerinde okutmaktadır. İki oğlan çocuğunu ise derslerin dışında yanında çırak olarak çalıştırmaktadır. Ama haftalıklarını da vermektedir. Böylece alın terinin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu öğrenmelerini ummaktadır. Cuma günleri ise Cuma namazından sonra çocuklarını ve hanımını alarak kıra gitmektedir ki aile, iyice kaynaşsın. Usta, halinden çok memnundur, bu yüzden sürekli Allah’a şükreder ve farz ibadetlerini hiç kaçırmaz. Kısaca usta, diğer ikisinin aksine mutluluğu yakalamıştır.
Amak-ı Hayal’de bu bölümü ilk okuduğumda gözümün önüne babam Basri Usta gelmişti. O, tıpkı buradaki Marangoz gibiydi. Zaten rahmetlinin mesleği de marangozluktu. Çok çalışır ve ibadetlerini hiç aksatmazdı. Lüzumsuz işler ile uğraşmazdı. Tek derdi evini geçindirmek ve çocuklarını okutmaktı. Kış akşamlarında ise bize Ahmediye ve Megazi isimli kitapları destansı bir dil ile okurdu. Onun sekiz çocuğundan üçü daha küçükken ölmüştü. Geriye kalan beş çocuğunu ise okutmuştu.
Sohbetlerimiz esnasında Faruk’tan öğrendiğim kadarıyla Cemal Usta, tıpkı babam gibi ve tabii ki Amak-ı Hayal’in marangozu gibi çok çalışır ve ailesini geçindirmek için gecesini gündüzüne katarmış. O da çocuklarını hafta sonları ve tatil günlerinde yanında çalıştırır ve dinlerini öğrensinler diye de hocaya gönderirmiş. Celal usta, tam bir Rıza Çöllü muhibbidir. Bu yüzden sık sık çocuklarını onun vaazlarını dinlesinler diye yanında götürürmüş. Kandil gecelerini ise, çocukları ile Hacı Bayram Camii’nde ihya edermiş. Sık sık hocaları evine davet eder, çocuklarının onlar ile hemhal olmasını arzu edermiş. Özet ile söyleyecek olursak, iki çocuğunu ilahiyat fakültesinde okutmuş, üçüncüsünü hafız yapmış ve dördüncüsü de polis memuru olmuş.
Şimdi bir düşünün bakalım. Kur’an-ı Merim’de ifade edildiği gibi “aç kalma korkusuyla”[1] çocuk yetiştirmekten “aslandan ürkmüş yaban eşekleri”[2] gibi kaçan günümüz ana babalarımı daha akıllı, yoksa onca yokluğa ve mahrumiyete rağmen “en büyük ustalık”ın insan yetiştirmek olduğunu bilen, bizim babalarımızmı? Geriye “altı büyük eser” bırakarak bu dünyadan gitmek “ne büyük bir erdem” Celal Usta!
Ruhun şad, mekanın cennet olsun...
Küba’dan ABD’ye sert uyarı
14.05.2026
Söylem ve Eylem / Mehmet Taşdöğen
17.05.2026
Trump, Çin dönüşü Tayvan'ı sattı
17.05.2026
Bulgaristan seçimini kazanan Radev kimdir?
21.04.2026
yürümeyen, yazgısını eksik yaşar MUSTAFA AKMEŞE 23.04.2026
Görmediğin bir oğlu olmuş… OSMAN KAYAER 27.04.2026
Haz mı, Huzur mu? AHMET GÜRBÜZ 10.05.2026