metrika yandex
Anlam Kitap

ALİM VE İKTİDAR

Yusuf YAVUZYILMAZ

05.06.2022

 

“Beni gasbedilmemiş bir toprak parçasına gömün”

“Bizi buraya toplamanızın sebebi bizleri korkutarak saltanatınız uğrunda kullanmaktır. Böylece sizin adınıza halka tesir edelim, sizin eylemlerinizi meşrulaştıralım istersiniz. Siz hilafete, fetvaya yetkili iki kişinin bile görüş birliğine varmadığı gayr-i meşru bir usulle geldiniz. Oysa ki hilafet şura ile olur.”

“Ümmetin malını meşru olmayan yollarda harcayan ya da zulümle hükmeden ve Allah’ın emirlerini terk edip yasaklarını irtikab eden yöneticiliği batıldır. Onun vereceği emirler ve hükümler geçersizdir.”

Ebu Hanife

Dünya ve İslam tarihi göz önüne alındığında, en önemli ilişkilerden biri alimler, bilginler ve filozoflar ile iktidarların ilişkisi olmuştur.  Bu ilişki çoğu zaman onay ve itaat, az bir zaman ise hakikati söyleme şeklinde gerçekleşmiştir.

“Her devirde iktidarın sesi olma tercihini öne alan bilginler/bilim insanları/ulema ile hakikatin sesi olma tercihini içselleştirmiş ulemanın duruşunu ayırmak gerektiği kanaatindeyiz. Zira ilkinde üretilen değer “meşruiyet/toplu onay iken ikincisin de ise “bilgi/yasa olmaktadır. Buna göre, her türlü bağımsızlığını kaybedip siyasi ikbal peşinde koşan ya da siyasete eklemlenecek şekilde yol alan ulemanın; doğal olarak siyaseti dönüştürme şansı kalmamıştır. Karşısındaki gücü dikkate alarak ondan çekinen, korkan, plan ve hesap yapan ulema, her devirde hakikati devşiren bilgi yerine mevcut iktidarı onaylayan meşruiyet üretme peşinde olmuştur. Güç ve iktidarlar, ulemanın bu eğilimini ya da zaafını kullanarak yaptıklarını kolaylıkla meşrulaştırmış ve din ile devlet,ahlak ile güç arasındaki açıklık giderek büyümüş ve bu tutum, artık her taraftan görünür bir kusura dönüşmüştür. Müslüman siyasal geçmiş için söyleyecek olursak, özellikle Emeviler ve Abbasiler devrinde başlayan bu yöneliş, Selçuklu ve Osmanlı hanedanlıklarında da devam etmiş, günümüzde dahi farklı formlarda sürgit hale kavuşabilmiştir. Öyle ki kendisini Hakkın yanında değil, gücün yanında konuşlandıran bir ulema geleneği ortaya çıkmıştır. Artık haksızlık ve zulme karşı gerçekleşmesi gereken duruşlardan olan cihad, fetih ve eleştiri gibi olgular yöneticiye itaatin peşi sıra  anılır olmuştur. Bu yapıya uymayan dimağlar ise hainlik ve de zararlı unsur muhasebesinde ele alınmıştır. Merkezi eğilim olarak siyasi otoritenin dediğini onaylayan bu bakışın diğerleri için “nefes alma” şansını ortadan kaldırdığı aşikardır. Ve dahi ulemamız “bilgi üretme” peşinde değil, “bildirileni üretme” peşinde olmuştur. Ulemanın bu zaafını bilen siyasal güçler, din denilen temel ilkeleri kendi çıkarları ile eşitlemenin peşinde koşarken, olası tutumlarının sürekliliklerini temin etme adına ulemanın bu zaafından yararlanmışlardır. İktidarı belirlemede en değerli motot olan seçim/şura usulünün saltanata dönüşmesini eleştirmeyen ulemanın, buna nazaran onu meşrulaştırması ise, işin tuzu biberi olmuştur. Neticede yöneticilerin zulümlerini göremeyen bu kesimler, arkasına aldıkları ilmi statü ve bu statüyü besleyen güç sayesinde iktidarlara mutlak itaati öne almışlardır. Artık servetini halkın sırtından çoğaltanlara ses çıkarmadığı gibi, halkın fakirliğini bir “kader/yazgı/ zorunlu koşul/ olması gereken şey” olarak görmesi için nice etkin beyanlar öne sürülmüştür. Yönetimleri esnasında servetlere konanların mal edinme rejimlerini dahi sorgulayamayan bu bakış, mal edinme rejimi karşısında Hz. Ömer ve Hz. Abbas’ın tartışmasını görmezden gelip, sıradan halka vergi vermenin faziletinden bahseder olmuştur. Bununla kalmayıp yöneticileri  iş üstünde öven eserler yazılmaya devam edilmiştir. Namafih “ Ahkamu’s Sultaniye” türü eserlerden sonra halkın rızkını veren kişiler sadece yöneticiler olması gerektiği daha yakından anlaşılır olmuştur. Bu tür dindarlık sürecinde karizmaya önem verilmiş ve sorun çözme aparatı olan “ ortak akıl” sürekli ve de bilinçli olarak devre dışı bırakılmıştır. Bunca çalışmaya rağmen iktidarların nasıl gelip, nasıl gitmeleri gerektiğine dair meşru bir yol üretilememiştir. Bütünüyle kendi irade ve isteği sonrasında her dönem için geçerli olan tavır gereği, mevcut iktidarın sesi ve de borazanı olan ulemanın saygınlığı kalmadığı gibi, onları “kullanılır eşya” gibi gören güç sahipleri yani iktidarların da onlara saygısı kalmamıştır. Nihayetinde olmaması gereken bir tarzda hayat bulan bu ilişki sonrasında kaybeden taraf, sadece ve sadece ulemanın kendisi ve kurumsal yapısı olmuştur.”( Namık Kemal Okumuş, Din ve Dindarlıklar, Araştırma yayınları, s: 47-48)

Kuşku yok ki, İslam tarihinde bu profilin dışında, siyasal iktidar karşısındaki tavrıyla, hem ilimin hem de ulemanın onurunu korumaya çalışan alimler de olmuştur. Bu konuda siyasal iktidara karşı eşiz bir tavır sergileyen Ebu Hanife’nin tavrı örnek oluşturacak türdendir.

Ebu Hanife, ilmini siyasal iktidarın hizmetine vermekten özenle kaçınmıştır. Çünkü siyasal iktidar, yaptığı hukuksuz uygulamalara dönemin en büyük fakihini arkasına alarak meşruiyet kazandırmak istiyordu.

Yaşamı boyunca iktidara mesafeli durmuş bu büyük alim, zaman zaman işkence ve hapisle cezalandırılmıştır. Ama bu durum ana istikametinde hiçbir değişiklik oluşturmamıştır.

Ebu Hanife, yaşadığı zamandaki iktidarların hukuk dışı icraatları, Hz. Ali taraftarlarına uygulanan zulüm, resmi kadı ile arasında olan anlaşmazlıklar, kendisini sevmeyenlerin halifeyi ona karşı kışkırtmaları gibi sebeplerle yaptığı muhalefet ile iktidarın tepkisini çekmiştir. İktidar önce ona resmi bir görev vererek susturmak istemiş, bunu başaramayınca işkence ve hapis cezasıyla onu susturmaya çalışmıştır.

Ebu Hanife, İktidarın kendisine yaptığı teklifteki niyeti anladığından bu teklifi reddetmiştir. İktidarın bu şekilde davranmasının nedenleri şunlardır:

“1- İmamı susturmak,

2- Sistemi meşrulaştırmak,

3-Muhalefeti parçalamak,

4- Dişlileri yağlamak ( İyi bir alimi sisteme entegre ederek sistemi sağlamlaştırmak)

5-Tuzağa düşürmek”( İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslamoğlu, Denge yayınları, s: 196-197). Kuşku yok ki, siyasal iktidarlar benzer gerekçelerle alimleri siyasal iktidara entegre etmek istemişlerdir.

Ebu Hanife, siyasal iktidara karşı meşru olarak gördüğü hareketlere de destek vermiştir. İmam Zeyd hareketini desteklemesi bu türden verilen bir destektir.

Ebu Hanife’nin bağımsız bir tavır takınması ve iktidarın emrine girmemesindeki bir diğer önemli faktör de ekonomik bağımsızlığıdır. Çünkü çok sayıda alim ekonomik kaygılarla siyasal iktidarların hizmetine girmiştir. Ebu Hanife, hayatını sürdürebilmek için hiçbir iktidarın mali desteğine ihtiyaç duymamıştır.

Tarihsel süreç içinde çok az sayıda alim, yöneticilerin baskısına direnebilme gücünü göstermiştir. Çoğunluk ise siyasal iktidarın hizmetine girmiş ve çok sayıda sorunlu fetvaya imza atmıştır. Siyasal iktidarın hizmetine girmek, alimi ilmi bağımsızlıktan uzaklaştıracağı gibi, günün konjonktürüne uygun fetva vermeye de zorlayacaktır. 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş