metrika yandex

Yeniden iman etme zamanı

Ahmet ŞAT

18.12.2020

İslam geleneği imanı daha ziyade “varlık âlemi hakkındaki felsefi bilgi” olarak bir tanımlama yoluna giderken bazı fakihler/düşünürler ise bu tanımı yetersiz bulmuş ve bir inancın inşası için bilgiden ötesi olması gerektiğini ifade etmişlerdir. Son dönem düşünürlerden biri olan Merhum Ali Şeriati’nin iman tanımı da bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Şeriati geleneğin tanımı dışına çıkarak imanı; “varoluşsal bir hesaplaşma ve nihai bağlılık olarak” tanımlama yoluna gitmiştir.  

Bu açıdan geleneğin iman tanımı bir bilgi konusudur. Kişinin varlık âlemini bilmesi/inanması yeterlidir. Allah’ı, melekleri, gaybı ve elçilerini bilmek yani inanmak… Elbette bu bilgi, pratik hayatta köklü değişimlere yol açtığı sürece problem yaşanmaz. Yani bir insan Allah’a iman ettikten yani O’nu bildikten sonra Tevhide sarılması onu inanç sahibi kılar. Ve Mümin olur.  

Bugün yani modern zamanlarda yaşadığımız sorunların ekseriyetle iman ettiğini/inandığını söyleyen insanların bu iddialarına karşı pratik hayatlarında hiçbir değişikliğin olmamasından kaynaklandığını görmekteyiz. Bu açıdan iman ettim demesiyle hayatında yeni bir başlangıç oluşturan nesiller çok geride kaldı. Diğer yandan hepimiz doğuştan anne ve babamızdan kazanılmış bir hak olarak zaten Müslümanız(!) Oysa Müslim olan bizlerin mümin olduğu konusunda şüpheden öteye pratik sorunlarımız iyice günyüzüne çıkmış durumda… Kendine Müslüman diyen bir toplumdaki gayri ahlaki davranışların yanında insanların söz ve eylem arasındaki tutarsızlıkları; bizleri bu dine mensup olmanın ilk şartı olan iman konusuna yöneltmektedir.

Eğer imanı salt teori bir bilgi olarak değerlendirirsek, hayatlarında köklü değişimler yaşayan nesillerin bunu nasıl gerçekleştirdiklerine yönelik düşünsel bir çıkmaz yaşayacağımıza inanıyorum. Çünkü hepimiz Allah’ın var olduğuna ve ahirette hesaba çekileceğimize iman ettiğimiz halde, bu bilginin yaptırım gücünün olmadığını görmekteyiz. Sadece adalet duygumuz bile, imanımızı yalanlamaya yeterli olur sanırım. O nedenle iman konusunda merhum Şeriati’nin varoluşsal hesaplaşma süreci imanın vukuundan önceki en önemli süreç olduğuna inanmaktayım… Yani hayatımızda köklü bir değişim için imana ve iman için; varlık tasavvurumuzun yeniden yapılanmaya ihtiyacı vardır…

Dini düşüncenin/algının temeli varlık tasavvuruna dayanır. Bu tasavvur dini hayata dair her şeyi belirler ve tekrardan tanımlar. Varlık nedir sorusuna yanıt verilmeden dini düşüncenin teşekkülü tamamlanamaz. Bu durum bir Müslüman için geçerli olduğu gibi diğer inanç sistemleri için de geçerlidir.

Peygamber varlık hakkında yıllarca yaşadığı tefekkür ve uzlet döneminden sonra, onda oluşan tasavvur onun inancının temelini teşkil etmiştir. Varlığa dair her şey inen ilk vahiy buyrukları ile yerli yerine oturmuş ve bu köklü inanç hem onun hayatında hem de ilk müntesiplerinin hayatında köklü değişimlere sebep olmuştur. Peygamber bu varoluşsal hesaplaşmayı Risalet öncesi yaparken ilk sahabe nesli ise gerek Kur’an uyarıları gerekse de resulün dini tecrübeleri ile bunu (hesaplaşmayı) başarıyla tamamlamışlardır.

İlk ayetler varlık hiyerarşisinin en üstünde olan Allah’ı, insanı, tabiatı, gayb âleminin aktörlerini sorgularcasına anlatmış ve müşriklerin varlık tasavvurundaki hiyerarşik sapmayı gün yüzüne çıkararak adeta meydan okumuştur. Buna karşın ilk muhataplar bu meydan okumaya içsel bir hesaplaşma ile karşılık vererek ya teslim olmuş ya da isyan etmişlerdir.

Bu nedenle mümin olmak yani iman etmek ancak varlık tasavvuruna yönelik bir hesaplaşma sonucu oluşmuş kalbi bir bilgi ve bunun doğurduğu nihai bağlılıkla olmalıdır.

Allah kimdir? Sorusunun yanıtı Kur’an net olarak verir. Allah, varlığın kaynağı ve onun gerçek sahibidir. O’nun sonsuz kudreti öyle anlatılır ki insan onun daima yanı başında hisseder. Çünkü o iki kişinin olduğu yerde üçüncüsüdür. Yani Allah’ı yok sayarak, unutarak ya da O’na rağmen yapılan her eylemin hesabı olduğu belleklere kazılır. Ve bunun asla unutulmaması ikaz edilir. Çünkü Allah’ı unutmak bizleri ahlaki açıdan sorumsuz ve sınırsız bir girdaba sürükler. Ve bu durumda Allah’ın da ahirette bizleri unutacağını yani merhameti ile muamele etmeyeceğinin altını çizer.

Bugün Allah’ı yok sayan, O’nu unutan ve O’na rağmen bir hayat süren bir nesille karşı karşıyayız. Ve Tehvid düşüncesindeki bu sapma ahlaksızlığı yaygın bir kültür haline getirmiş durumdadır. Elbette bu, dini mensubiyete de halel getirmektedir.

Mümin olmak Allah’a iman ile başlar ve O’nun otoritesini bütün olarak benimsemeyi gerektirir. Sonra Ahiret inancı ile devam eder. Ölümden sonra bir hayat olduğunu bilmek yeterli değildir. O hayatın insana sunacağı ödül ve cezanın ne demek olduğunu aklımızın idrak etmesi ve bunu hatırda tutmak da gerekir. Ve nihayet Salih amel ile son nokta konur. Salih amel fıtrat üzere bir yaşama tekabül eder; Vahyin buyrukları, Resulün örnekliği, kimi zaman hikmet erbabının tavsiyeleri ya da maruf  (örfçe iyi olan davranışlar) olandır.  

Bugün bilgiye dayalı ya da geleneksel şekliyle olan iman, özelikle gençlerimizi sorumsuz ve sınırsız bir yaşamın meşru olduğu düşüncesine sevk etmektedir. Bu da deizm gibi heretik inançların yaygınlaşmasına ve insanlarımızı şirk bataklığına sürüklemektedir.

Sanırım tekrardan en başa dönüp imanımızı sorgulamanın ve ardından tekrardan mutlak olarak iman etmemizin zamanı geldi diye düşünüyorum…

“İman edenlerin Allah'ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar.” (Hadid-16… Bu açıdan Hadid süresi, bugünkü süreci yaşayanlara hitap eden ve onlar üzerinden bugünkü Müslümanlara yeniden mümin ve müslim olmanın çağrısı olarak yeniden okunmalıdır…)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş