metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

Kötülük Üzerine / Prof. Dr. Yasin CEYLAN

17.11.2020

Nerede insan varsa orada kötülük vardır. Bu kötülük ya diğer bir insana karşıdır; ya başka bir canlıya; ya da doğanın kendisinedir. Hristiyanlıkta insanın doğuştan günahkâr olduğu inancı anlamsız değildir. En iyimser teville, insanlar doğuştan kötülüğe eğilimlidir diyebiliriz. Kötülük konusunda tuhaf görüşlerden birisi, çoğu Hıristiyan ve Müslüman teologlarından bir kısmının “kötülük yoktur” iddialarıdır. Bu fikre onları götüren, Tanrı her türlü eylemin yegâne kaynağıdır inancıdır. O zaman bu kadar kötülük var, Tanrı nasıl bunların yaratıcısı olabilir diye ha bire düşünüp durmuşlar. Sonunda kötülük yoktur demişler. Pozitif olan iyiliktir, kötülük ise negatiftir, iyiliğin olmadığı yerdedir demişlerdir. Bu görüşün şampiyonu Saint Augustine’dir. İnanç nasıl insanın aklını başından alır, güzel bir örneğidir bu argüman. Kötülüğün varlığını ispat etmek için fazla örnek vermeye gerek yoktur. İnsanlık tarihinde yapılmış olan savaşlar, zulümler bunun en bariz kanıtlarıdır. Yine günümüzde devam eden savaşlar, adaletsizlikler baskılar, eziyetler kötülüğün önekleri değil midir?

İnsanı kötü eyleme götüren dürtüyü ancak iyilik dürtüsü engelleyebilir. Kötülüğe, yıkım ve zarar verme eğilimini, Darwin teorisyenleri başka türlü yorumlayacaklardır; Hayatta kalmak için kendini savunma gibi. Ancak aynı teori saldırı ve yıkımı açıklayamaz. Çünkü saldırıda düşman denilen taraf zarar gördüğünde, yenen taraf da karlı çıkmayabilir. Nitekim savaşlar tüm savaşanları sefalete mahkûm etmiştir.

İyilik dürtüsü derken belki acıma duygusu akla gelebilir, ancak insanı iyilik yapmaya iten güç, iradedir, akıldır, güdüler değil. İradesi güçlenmiş bireyler, kendilerini, içlerinden veya dıştan gelen ve onlardaki kötülük yapma eğilimini harekete geçiren etkenlere karşı daha korunaklıdırlar.

Bir toplumda yaşayan bireylerin iradesini zayıflatan faktörler, onun birey olmasını engelleyen kültürel şartlardır. Bunlar totaliter rejimler, karizmatik lider kültü ve dinsel bağımlılıklardır. Bir insan kendisini bir gurubun, bir mezhebin, bir ideolojinin ferdi olarak görmeye başladığı anda, artık iradesini, dolayısıyla özgürlüğünü kullanmaz durumuna gelmiştir. İradesi ve hareketleri bir üst otoriteye bağlanmıştır. O üst irade ne demişse onu yapacaktır. Eylemlerinde bireysel muhakeme yoktur. Yaptığı her türlü eylemden kendisini sorumlu tutmaz. İyi, kötü ne yapmışsa fark ayırt etmeksizin, üst otoriteden ödül bekler.

Bu anlattıklarımın en canlı örneği, İsrail’de mahkeme karşısına çıkarılan Nazi komutanlarından Adolf Eichmann’dır. Eichmann mahkemede, suçsuz olduğunu, bir kötülük yapmak niyetiyle eylem yapmadığını ileri sürmüştür. Nazi rejimine, Führer’in talimatlarına uyduğunu, o zaman bunların kanun hükmünde olduğunu söylemiş, yaptıklarının(katliam)bundan ibaret olduğunu ifade etmiştir. Mahkemeyi takip eden Hannah Arendt, Einchmann’ın doğru söylediğini, kötülük yapmayı niyetlenip o cinayetleri ilemediğini savunmuştur. Arendt’in bu duruşu ona çoğa mal olmuş, Yahudi halkının gazabına uğramıştır. “Sen mazlumları değil, zalimi savundun. Yazıklar olsun sana” demişlerdir. Her türlü baskı ve eleştiriye rağmen Arendt görüşünü değiştirmemiştir. Tabii ki mahkeme Eichmann’a idam cezası vermiştir. Onu Hitler’in bir çömezi değil, sanki düşünce sahibi bir bireymiş gibi ele almış ve mahkûm etmiştir. Halbuki Arendt’e göre eğitimi, kültürü eksik olan Eichmann bir birey değildi, sadece bir kuklaydı. Asıl suçlu, onu bu duruma sokan totaliter rejimdi.

Şimdi soru şudur: Kuklalar nasıl cezalandırılmalıdır? Normal suçlular gibi mi? Yoksa rehabilite mi edilmeli?

Eichmann örneği bize, günümüzdeki IŞID militanlarını hatırlatıyor. Bunlar, düşman dedikleri birçoğu Müslüman olan tutsakların kafasını kestiler. Kadınlara tecavüz ettiler. Köle pazarları kurup Yezidi kızları birbirlerine sattılar. Bu eylemleri İnandıkları İslam adına yaptıklarını söylediler. Ülkemizdeki bazı İlahiyatçılar: ”Yaptıkları şeylerde İslam’a aykırı bir şey yoktur” dediler. Doğru, IŞID militanları birey olamamışlardı. Düşünüp, “yaptıklarımız iyi midir, kötü müdür” diye muhasebe içinde değillerdi. Üstümüzde bir emir var, kutsal kitabın emri diyorlardı ve acımasızca kurbanlarını koyun keser gibi kesiyorlardı. İnfaz esnasında, güzel ve düzgün Arapçalarıyla birçok ayet okuyorlardı. Kendilerine göre bir misyonun adamlarıydılar. Görevlerini yapıyorlardı.

Şimdi Hannah Arendt sağ olsaydı, IŞID teröristlerinin mahkemelerine girmiş olsaydı, Eichmann için ne söylemişse, bu teröristler için de aynı şeyi söyleyecekti. “Bunlar birey değil, düşünceden yoksun, iyiyi, kötüyü ayırt edemeyen zavallı insanlardır” diyecekti. Ama tamam, bunlar birey olamamışlar, talimatla hareket eden ruhsuz insanlardır. Ancak, insan öldürmenin kötü olduğunu bilemeyecek kadar mı köreldiler? İnsan bu kadar da akıl, insaf ve vicdandan yoksun bırakılabilir mi? Ahlak yalnız birey olmuşlar için değil, her tür insan içindir.

Bu anlattıklarımdan okuyucu dostlarım kendilerine göre sonuçlar çıkaracaklardır. Sen ne diyorsun diye sorsalar şöyle cevap veririm: İnsanlarımızı kendi akıl ve iradeleriyle hareket eden bireyler haline getirmediğimiz müddetçe, onları, şu karizmatik liderin, şu mezhep ve şeyhin, şu ideolojinin müridi ve çömezi olmaktan alıkoyamayız.

Başka bir şey de var: Devletlerin, medya tekeli yoluyla, bazı inanç gruplarına karşı, bazı etnik azınlıklara karşı, bazı siyasi partilere karşı geliştirdiği nefret söylemi. Bu kötü bir söylemdir. Bunun medya kanallarıyla yaygınlaştırılması, kötülüğü meşrulaştırma yöntemidir. Diğer bir deyişle, kötülüğün sıradanlaşmasıdır. Günümüzde birey olmaya çalışanların karşılarında buldukları en büyük engellerden biri, budur.

16.11.2020 / penceretv.com

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş