metrika yandex
Anlam Kitap

SEZAİ KARAKOÇ’UN KALEMİNDEN MEHMET AKİF

Zeynep YÜCEL

27.12.2021

İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy'u, vefatının seksen beşinci sene-i devriyesinde, yakın zamanda sonsuz merhamet diyarına uğurladığımız Sezai Karakoç üstadın, onu anlattığı Mehmed Akif kitabının izini sürerek yâd etmek istedim.

Birinci basımı 1968'de yapılmış. Benim elimdeki de dede yadigârı olan, 1974 tarihli ikinci baskısı. Üstadın vefat haberini alınca elim bu kitabına gidivermişti. Sahip olduğum en eski eseri olduğu için mi, İslamcılığı, yalnızlığı, tevazuu, dünyaya ve malı-mülkü, kalabalığı, alkışı, payesiyle birlikte dünya içindekilere eyvallahı olmayışıyla, ikisini özdeşleştirdim mi o an, bilemiyorum... Birine gıyaben birine çağdaş olarak şahitlik ederiz ki ne güzel önderlik ettiler bizlere... Bu kitap da aynı ruhu ve davayı paylaşan Sezai Karakoç’un kalemiyle Akif’e şahitlik etme imkânı veriyor. 

Üstat Karakoç öncelikle Akif’in doğduğu dönemin hassasiyetine değinerek, bu dönemi kendi köküne dayalı bir yenileşme olmaktan çıkıp, Batıyla adeta en hayati iç organlarımızla temas ettiğimiz bir dönem olarak tasvir eder. Nitekim Akif’in hayatı işte bu yabancı unsurlara açık hale getirilen ve her yanını enfeksiyon saran bünyenin şifa bulması için bir mücadele sahnesi olacaktır. 

Rumelili bir baba ve Buharalı bir annenin evladı olan Mehmet Akif’in doğduğu Fatih semti, doğu ve batı hususiyetleri arasında bereketli ve tohumu zayi etmeyen bir toprak olarak betimlenir. Payitaht’ın merkezi olması hasebiyle devletin en gurursuz ve en vakarlı sevinçleri Fatih’te yaşanmaktadır. “Gurursuz ve vakarlı” betimlemesi bu semti olduğu kadar, iki sakini olan Akif’in ve üstat Sezai Karakoç’un tevazuunu ve onurlu duruşunu çağrıştırmaktadır.

Akif'in yetişmekte olduğu dönemde, Osmanlı Devleti’nin başına geçen Sultan II. Abdülhamid'i Bismarck zeka ve planına sahip ama onun pençelerinden yoksun olarak değerlendiren üstad Karakoç’a göre, bu pençeler aydınlar kadrosudur. Bundan mahrum olan Sultan, bütün gücünü maarife vermiştir. Akif de bu maarif sisteminde yetişmiş, bunun gereği olarak hem klasik kültür hem Batı kültürü tahsil etmiştir.

Karakoç, Akif'in yetişme dönemini ikiye ayırır; ilki ona dışarıdan şekil veren aile ve okulda gördüğü terbiye, ikinci ve asıl önemli dönem ise kendi kendisine yetiştirdiği; kaynağı kendi iç dünyası olan dönem. Bu ikinci dönem, Akif'in şahsiyetini oluşturan dönemdir ve Karakoç tarafından çağdaş entelektüel kültür dönemi olarak tesmiye edilir. 1908 yılına kadar uzatılabilecek bu dönemde Akif, bir yandan çağdaş İslam düşünürlerini okurken, bir yandan Resimli Gazete, Servet-i Fünûn gibi devrinin sanat ocağı olan dergilerde şiirler yayınlamış, edebi kimliği bu süreçte olgunlaşmıştır. 

1908'de II. Meşrutiyet'in ilan edildiği günlerde, İttihat ve Terakki'nin Sultan'ın bıraktığı boşluğu dolduramayacağından emin olan Akif, kısmen heyecanlanmakla birlikte tedirginlik içinde ve temkinlidir. Karakoç’a göre Akif bu cemiyete girerek onu değiştirmeyi düşünmüş olabilir. Bu arada tarihimizdeki askeri devrimlerde önce düşünce sonra aksiyon değil, önce devrim sonra düşünce olduğunu tespit ederek o dönemde de aynı şeyin olduğunu ifade eder. Bu hengâme içinde mesele, bazı düzeltmeler talep eden Tanzimat düşünürlerinin istediklerini çoktan açmış, idarede bir reformdan öte, Türk insanının şahsiyetinde yapılacak tasarruflarda kurtuluş aranmaya dönmüştür.  

Akif, halkın geneline hâkim olduğu söylenebilecek İslamcı düşünceyle aydın kadrosu arasındaki kopukluğu gidermek için uzun vadeli düşünce çalışmalarına girişir. O dönemin çağdaş İslam düşüncesini temsil edenler, Mısır ve Hint ekolleriydi. Türk ekolü bunlar kadar güçlü değildi, zira bizde İslam hem devletin özünü hem halkın hayat tarzını belirleyen temel zemin olduğundan ayrı bir tez olarak düşünülmemişti. Ancak, Meşrutiyet ile birlikte başka tezler ortaya atılınca İslam da bir tez haline dönüşmüştü. Denebilir ki önceden ismi değil cismi vardı, ancak bu varlık zayıfladıkça isim olarak tebarüz etmek durumunda kaldı. Akif, bu ekollere tamamen katılmamıştır. Onlara bağlılığı mübalağa edilmektedir.

Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi, Türkiye'de esas İslam devleti zaten vardı ve İslam düşünce sistemi olarak değilse de davranışlarda ve kurumlarda yaşıyordu, Akif de bu zeminde yetişmişti. Yani beslendiği kaynak çağdaş İslam düşünceleri değil,  bu toprakların klasik kültürü, ailesi ve toplumuydu. 

Sezai Karakoç, 1908-1918 yılları arası, İslam idealini anlattığı yılları kapsayan dönem için Mütefekkir Akif Dönemi demektedir. 1918'den itibaren devletin ölüm kalım mücadelesi verdiği, tarihimizin en acı sayfalarından olan seferberlik yıllarında Akif kalemini bir kılıç gibi kullanır. Bir düşünce dergisi olan Sırat-ı Müstakim doğru yolu gösterirken, Sebilü’r-Reşat Allah yolunda canlarını verenlerin destanını yazmıştır.  

Akif, sonraki süreçte İstiklal savaşı ruhunun devamı, yeni devletin İslamcı bir karakterde olması için elinden geleni yapıyordu. Savaş öncesinde daha çok bakıcıların sesi duyulmasına rağmen, cephede konuşan sadece İslamcılar olmuştu. Ancak ne gariptir ki savaş sonrası yine Batıcıların sesleri hâkim oldu ve devrimlere onlar şekil verdi. Bu durum Akif için tam bir sükût-u hayaldi. Karakoç’un tabiriyle, ateşin içinden kendi eliyle alarak çekicin altına sürdüğü kızgın demirin başka bir şekil almasıydı. 

Akif’i derinden üzen bu yön değişiminin psikolojik arka planını Sezai Karakoç’un şu maddelerle açıkladığını görüyoruz:

1- Batıcıların düşünce yapısı

2- Batıcıların yetiştirdiği kadroların köşe başlarını tutmuş olması

3- Batıya yenilmiş olmaktan doğan aşağılık duygusu

4- Maddi sıkıntı ve teknik eksikliklerin giderilmesi için duyulan isteğin abartılması

5- Batının sadece kendisine benzeyen bir toplumu yaşatacağı vehmi

6- Kayıtsız şartsız bir batı hayranlığı yahut nefretle hayranlığın iç içe geçtiği bir ruh karmaşası.

Bu derin hayal kırıklığı içerisinde olan Akif, iç dünyasına, tefekküre ve tasavvufa yöneldi, aktif mücadeleyi bıraktı. Mücadele yıllarında çok fırsat bulamadığı düşünceye zaman ayırdı. Zira tüm bu yaşananların, yani milletin tarihi, kültürü ve coğrafyasından koparılmasının arkasında düşünsel sebepler olmalıydı. Ancak huzursuzluğu giderek arttı ve o yıllarda ümit beslenen diğer bir İslam ülkesi olan Mısır'a giderek 6 yıl orada yaşadı. Şiirlerini yazmaya, zaman zaman düşüncelerini ifade etmeye devam etti. Bu yıllar, hayatının da son yıllarıydı ve maalesef Türkiye sağlığındayken ondan daha fazla istifade edemedi. Son altı ayını vatanında geçiren büyük şair, 27 Aralık 1936’da İstanbul’da vefat etti. Bir “Akif duyuşu ve duruşu” ise tüm canlılığıyla aramızda varlığını sürdürüyor.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş