metrika yandex

BATI AKLI İLE İSLAMİ KAVRAMLARI ANALİZ ETMENİN YANLIŞLIĞI VE MİRAÇ

Yusuf YAVUZYILMAZ

19.06.2022

Kuşkusuz her medeniyetin kendine özgü epistemolojik anlayışı vardır. Bu epistemolojik anlayış kuşkusuz bir paradigmanın en önemli göstergelerinden biridir. Her medeniyetin diğerlerinden farklı olarak olayları değerlendirdiği anlayışı vardır. Bu anlayışın kavramsal çerçevesine paradigma denir.

Paradigma kavramını felsefeye kazandıran düşünür ünlü bilim felsefecisi T.Kuhn’dur. T.Kuhn, bilimsel değişimi açıklamakta kullandığı anahtar kavramdır paradigma kavramı. Örnek, model, bakış açısı gibi terimlerle karşılayacağımız paradigma, T.Kuhn’un deyimiyle bir olaya anlam kazandıran, bir dönemim bilimsel zihniyetini anlatan kavramsal çerçevedir. Bilimsel değişim kuşkusuz bir paradigma değişimidir.

Paradigmalar sadece bilimsel düşünce ile sınırlı değildir. Aslına bakılırsa her ideoloji, her din, her kültür bir paradigma örneğidir. İslam ve batı düşüncesi de epistemoloji, etik ve ontoloji anlamında farklı paradigmalara sahiptir. Kuşkusuz bir paradigmanın anlamlı saydığı bilgi diğer paradigma için anlamsız olabilir. Bundan dolayı değerlendirmelerin hangi paradigma içinden yapıldığı son derece önemlidir.

Batı paradigmasının temellerini Descartes ve Bacon’la başlayan modern düşünce şekillendirmiştir. Descartes’in ruh ve maddeyi birbirinden ayıran kartezyen düşüncesi ve Bacon’un aklı temel alan tümevarım yöntemi modern Batı düşüncesinin temelleri sayılır. Bunun dışında ilerlemeci tarih anlayışı, rasyonalist bilgi teorisi, Darwin’in evrimciliği, bireycilik, sekülarizm, siyasal olarak ulusçuluk ve ulus devlet modeli, insanı temele alan hümanizm modern düşüncenin çerçevesini çizer.

İslam medeniyeti ise temelde vahye dayanan bir medeniyet olarak tarih sahnesine çıkmıştır. İslam’ın kendine özgü, Batı felsefesinden tümüyle farklı bir bilgi anlayışı vardır. Vahiy bilgisi, İslam medeniyetine göre yanılmaz bir kaynak olan Allah’tan gelen tartışmasız bilgi kaynağıdır. Akıl, hem bilgi kaynağı, hem de vahyi anlamada en değerli araçtır. Ancak vahiy aklın üstünde yanılmaz bir kaynaktan geldiği için mutlak doğru olarak kabul edilir.

Aklın ürettiği bilgilerin mutlak ve değişmezliğinden söz edilemez.

Oysa Batı modernleşmesinin tartışmasın ve rakipsiz bilgi kaynağı akıldır. Rasyonalizme göre bilginin kaynağı akıldır; aklın ötesinde üstünde, dışında bir bilgi kaynağından söz edilemez. Bu anlamda vahiy bir bilgi kaynağı olamaz.

İslam ve Batı düşüncesinin epistemolojik farklılığını görmezden gelerek yapılacak her değerlendirme yanlış olacaktır. Daha açıkçası, farklılığı görmezden gelerek İslami kavramları Batı paradigması açısından değerlendirmek doğru ve anlamlı sonuçlar üretmeyecektir. Çünkü paradigmayı değiştirdiğinizde diğer paradigma için anlamlı ve doğru olan bir bilgi anlamsız ve yanlış hale gelir.

Batı seküler anlayışına göre din gündelik ve toplum hayatının dinamiklerini belirleyen bir olgu değildir. Bu yüzden din, siyaset, hukuk, toplum, devlet için belirleyici öneriler sunamaz. Dahası dini inançlar bu alanlardan uzak tutulmalıdır. Bu alanlar aklın düzenleyeceği alanlar olarak kalmalıdır. Dolayısıyla din, siyaset, ticaret, hukuk ve ahlak gibi alanlarda belirleyici olmamalıdır. Dini, ticarete, siyasete, hukuka alet etme eleştirisi bu alanları dinin dışına taşıma arayışını güçlendirdi. Ne yazık ki, bazı insanların dini bu alanlarda araçsallaştırmasına karşı yapılan eleştiriler, dini, ticaret, siyaset ve hukukun dışına taşıma ve tevhid ilkesinin parçalanmasına yol açtı. Hatta bazı dindarların zihninde bile dini siyaset ve ticaretin dışına taşımayı amaçlayan bu anlayış yer etmeye başladı. Oysa hayatın hiçbir alanı dinin dışında ondan bağımsız değildir. Hayata dair dinden bağımsız tasarladığımız bir olgu bile tevhid ilkesini paramparça eder.

Öyle görülüyor ki, İslam kültürünün temel kavramlarına Batı düşüncesi açısından bakıp, kavramların bizzat kendilerini eleştiriyoruz. Kuşkusuz laik, modern ve Batılı bir paradigmayı paylaşan ve o paradigma içinden konuşan birine göre cemaat ve cemaatleşme, modernlik öncesine, dahası dine çağrışım yapan kavramlardır. Kavramın batı düşüncesinde en önemli analizi Tönnies tarafından yapılmıştır. Buna göre cemaat geleneksel toplumları imgeler. Din ve gelenek etkindir, bireycilik değil, toplumculuk ön plandadır, yardımlaşma temel özelliklerden biridir. Modern toplumlar ise laiktir, bireycilik ön plandadır, bireysel çıkarlar belirleyicidir. İslam toplumları "komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyen bir gelenekten geliyor. İslam’ın temel kavramlarına Batılı paradigmadan bakmak sorunu çözmediği gibi İslam’ın içinden dini kavramları kendi menfaatleri için kullananların varlığı sorunu çok daha karmaşık hale getirmektedir. İslami kavramlara semantik müdahale yaparak araçsallaştıran en önemli topluluk FETÖ anlayışıdır. FETÖ anlayışının en büyük zararı, İslami kavramlara yaptığı semantik müdahale ile toplumun gözünde tartışılır hale getirmesidir. Cemaat kavramı da bu yanlış yaklaşımdan nasibini almıştır. Cemaat dindarların birlikte dayanışmasını ifade eden bir kavramdır. Oysa FETÖ anlayışı neredeyse bu kavramı sakıncalı hale getirmiştir. Batı sosyolojisinin kavramlarını temel alarak, bambaşka dinamikleri olan kendi toplumunuzu anlamaya çabalamak, oryantalizmin tuzağına düşmekle sonuçlanır. Türk modernleşmesi ve aydınlanması dediğimiz sürecin en büyük sorunu buradadır.

Toplum ahlâkı yönden eleştirilecekse cemaatçi veya bireyci olduğu için değil İslam ahlakını yaşayıp yaşayamadığı için eleştirilmelidir. Ayrıca cemaate karşı yüceltilen bireycilik şu anlama gelir: Tek değer olarak atomize olmuş bireyi kabul eden, bireyi Tanrı karşısında tek değer olarak gören hümanizmden beslenen, aklın sınırları dışında hiçbir bilgi kaynağı kabul etmeyen rasyonalizmi temel alan bir anlayıştır. Aklı aşan bir bilgi kaynağı kabul etmediği için rasyonalizm doğal olarak vahyi inkar edeceği gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekir.

Ayrıca bireycilik ne Tanrı ne efendi ilkesinden hareket eder.

İslam'da insan Allah'ın kuludur; Batının bireyi ise Allah'a karşı kendini öne çıkarmış bir kahramandır. İslam'da insan Allah'a kulluk bilincine eriştiği oranda kurtuluşa erer; Batıda ise ondan uzaklaştığı ve onu gündelik yaşamına katmadığı ölçüde yücelir (laik-seküler). Cemaate karşı bireyi yüceltenler neyi neye karşı savunduğunu bilmiyorlar. Sağlıklı düşünmek için sağlıklı kavramlar kullanmak gerekir.

Dini siyasete alet etmek veya ticarete, hukuka, eğitime alet etmek üzerinde düşülmesi gereken bir konudur. İslam’ın en temel ibadetlerinden biri olan cihat meydanında savaşıp ölenlerden bazıları için Hz. Peygamber şehit dememiştir. Çünkü amaçları farklıdır. Bundan dolayı Allah rızası için olmayan, başka amaçları önceleyerek yapılan her ibadet ve davranış istismardır. 

Namazı Allah için kılan da, istismar için kılan da aynı hareketleri yapmaktadır. Bu bakımdan sadece zahiri bilgi ile elde edilen bilgilerle insanları dini istismar etmekle son derece suçlamak risklidir. Türk siyasetinde "dini siyasete alet etmek",çoğunlukla dindarları siyasetin dışına itmek için, laik siyasiler tarafından kullanılmış bir argümanıdır. Dini siyasete, ticarete alet edenler vardır kuşkusuz. Ama buradan hareketle her namaz kılanı, başörtüsü takanı "dini siyasete alet etmekle" suçlamak doğru değildir. Kalpleri bilen Allah`tır ve Batı modern düşüncesinde kalbi bilgi diye bir bilgi türü yoktur.

Batı felsefesi ana akım olarak dini metafizik alana hapseder ve gündelik yaşamı etkileyici bir bilgi sistemi olarak görmez. Bu anlayışın en başat savunucularından biri olan Auguste Comte, geliştirdiği pozitivizm anlayışında dini yerini bilimsel düşünceye bırakmış bir bilgi olarak görür.

İslam düşünürlerinden bazıları da Batı aklını temel alarak İslami kavramlara yaklaşmaya başlamışlardır. Bu durumda akla uygunluk tek kriter olarak kabul edilmeye başlanmış, vahyi aklın sınırları içine çekme anlayışı egemen olmaya başlamıştır.

“İslam akıl dinidir” yaklaşımı, vahyi bilgiyi aklın sınırları içine taşımak gibi, olmayacak bir yaklaşımı da beraberinde getirmiştir. Miraç etrafında yaşanan tartışmalar bu yaklaşımın en güzel örneklerinden biridir. İslam’ın temel kaynaklarında anlam kazanan miraç olayını Batının seküler ve rasyonalist akıl anlayışı içinde değerlendirdiğinizde ortaya çıkacak sonuç anlamsızlaşacaktır.

Miracın olamayacağını savunan seküler aklın tezinden kalkarak bu olayı metafizikten arındırarak anlamlandırmaya kalkmak son derece sakıncalıdır. Çünkü seküler akıl için, sadece miraç değil, bir kişiye mağarada vahiy gelmesi de mümkün değildir.  Dinin temel kavramlarını aklın ötesinde, dışında ve üstünde bilgi kaynağı kabul etmeyen modern zihnin iddialarını karşılamak için araçsallaştırmamak gerekir. Bu anlamda dini kendi bilgi sisteminden kopararak aklileştirmeye ve batı paradigması içinde anlamlandırmaya kalkmamak gerekir. İslam dini modern zihnin asla kabul etmeyeceği yöntemle indirilmiştir. Çünkü vahiy seküler, rasyonalist aklın asla kabul etmeyeceği bir epistemik bilgi aracıdır.

Vahiy ve miraç gibi olayları aklın sınırları içinde kalarak açıklamak mümkün değildir. Bu mümkün olabilseydi, din seküler bir ideoloji olurdu. Din, Allah gibi tarih ve zaman üstü yanılmaz bir kaynaktan gelir. Miraç, olayının gerçekliğini akılda değil vahiy ve peygamberin anlatımında temellendirmek gerekir. Allah için sınır, zorluk, imkansızlık olamaz.  Galiba Müslüman aydınların bir kısmı dinlerine ait kavramları modern zihnin bilgi kalıplarına yaklaştırdıkça daha fazla kabul göreceğini düşünüyorlar. Oysa İslam’da doğruluğun temellendirilmesi temel kaynaklara uygunlukla aranır. Batı aklının vahiy bilgisini kategorik olarak reddettiğini gözden uzak tutmamak gerekiyor. "İslam akıl dinidir" mottosu Batı aklı ve rasyonel bilginin karşısındaki bir kompleksin ürünüdür genellikle.

“Aklın sınırları içine girmediğinden dolayı mı Miraç anlatısını eleştiriyoruz, yoksa Kur’an ve Sünnet gibi temel kaynaklara uyumsuzluğundan dolayı mı” sorusu son derece önemlidir. Eğer ölçü akıl ise vahyin inişi tümden modern aklın bilgi anlayışına aykırı olduğun unutmamak gerekir.

Miraç hakkında ortaya atılan eleştirel tezlerin tamamı oryantalist tezlerdir. Oryantalist tezlerin birincil amacı vahiy etrafında bir kuşku oluşturmaktır. Galiba "o söylüyorsa doğrudur" diyen bir sahabe zihnine ihtiyaç var. Bazı Müslüman aydınlar savundukları bilgi anlayışıyla nihilist bir epistemolojinin eşiğinde duruyorlar.

Miraç olayı tartışılacaksa dinin temel kavramlardaki anlatımlar temel alınarak yapılmalıdır. Bu konuda temel kriterimiz sadece akıl değil, miraç hakkında anlatılanların Kur’an ve Sünnete uygunluğudur.

Müslümanları birincil sorumluluğu olayları kendi temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet açısından değerlendirmeleridir. Bu iki temel kaynağa gönderme yapmayan ,onları paranteze alan ve ikincil konuma düşüren her yaklaşım sorunludur.

Hiç kuşkusuz aklı kategorik olarak dışlamamak gerekir. Muhammed İkbal’in işaret ettiği gibi, "Garp kalbini, Şark aklını kaybetti." Buradan ancak Kuranın işaret ettiği “Akleden kalp” metaforuyla çıkılabilir. Ne diyordu Aziz Kur'an: "Allah aklını kullanmayan kişilerin/ toplulukların üzerine pislik yağdırır”. Kuşkusuz Kur'an'ın akıl kavramsallaştırması, Batı düşüncesinde vahyi reddeden ve kendini hakikatin kaynağı olarak gören akıl anlayışı ile örtüşmez. Vahiysiz akıl insanı zengin kılabilir, dünya ölçeğinde refah içinde yaşamasını sağlayabilir. Ama ebedi alemde kaybedenlerden olur. Amaç hem dünya hem de ahireti kazanmaktır. Her ne pahasına olursa olsun zenginlik birincil amaç olamaz Müslüman birey için. Müslüman’ın amacı helal kazançtır. Çünkü Aziz Kur'an zenginlikleri nedeniyle şımarmış ve kötülüğe yuvarlanmış toplumlardan söz eder.

Unutmayın çok kazanan değil, helal kazanan kurtuluşa ermiştir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş