metrika yandex
  • $31.81
  • 34.54
  • GA15470

Yerin Sarsılmasından İnsanın Sarsılmasına Afet Olgusu ve İnsan Varlık İlişkisi -5

MEHMET YAŞAR SOYALAN
30.09.2023

 

Kusurlu Yeryüzü, Mükemmelleşen (!) İnsanı Taşıyamıyor

Şimdi de konuyu, biraz daha geri çekilerek, hatta ormanın dışına çıkarak anlamaya, sadece depremin değil tüm doğa felaketlerinin ve bu felaketleri afete dönüştüren asli sebepler üzerine yoğunlaşalım. Bilindiği gibi (bizim inancımıza göre) Yüce Yaratıcı yeryüzünü kusurlu yaratmıştır. Bu nedenle yeryüzünde, depremlerin, sel felaketlerinin, volkanik patlamaların ve benzeri doğa olaylarının olması onun doğasının bir gereğidir. Dolayısıyla yeryüzü var olduğu günden bu yana böyledir ve zaman zaman bu tür hareketlenmeler/ olaylar olur. Bu olayları felakete, afete dönüştüren şey bunların insan ile ilişkisidir. Aynı şekilde bilinmektedir ki, insan da özü itibari ile kusurlu bir varlıktır; soğuk ve sıcaktan etkilenir, hem beslenmesi he de çevresel faktörler nedeniyle hastalanır ve önemlisi de sınırlı bir ömrü vardır.

17.yy’a kadar insan bu gerçekliğin farkındadır ve hayatını da bu gerçeklik üzerine kurmuştur. Ancak Aydınlanma düşüncesinin egemen olmaya başlaması ile birlikte insanın bu tutumunda kırılmalar yaşanmış, o bu kabulü reddederek kendisine yeni bir tasavvur inşa etmiştir. Bu tasavvurun bir yansıması olarak da daha birkaç on yıl öncesine kadar ortalama insan ömrü 50-60 yaş civarındayken, üstelik doğurganlık ortalaması da bugüne göre çok daha yüksekken bugün insanın ölüm yaş ortalaması 90’lı yaşlara doğru hızla yükselmektedir. Şu an seksen yaş üzerindedir. Çünkü Aydınlanma öncesi insanı genel olarak kusurlu yeryüzü ile uyumlu bir hayat sürer ve yeryüzünde bir dünya cenneti kurma anlayışına da sahip değildi. Ki yeryüzündeki mevcut tüm dinler böyle bir arzuyu sapkınlık ve istiğna olarak görürlerdi. Bir anlamda ölümsüzlük tutkusu olarak tanımlanacak bu arzu insani değil şeytani bir tutku olarak ifade edilirdi ve insandaki karşılığı da genel olarak böyleydi. Bu nedenle bin yıllardır insan nüfusu doğa ile uyumunda sorun oluşturacak bir sınıra ulaşmamıştı. Kusurlu dünya ile kusurlu insan birbirini tamamlıyordu. İnsanın zaman afetlere maruz kalması, hatta afetlerle iç içe yaşaması, afetler karşısındaki mütevekkil tavrı, afet coğrafya ilişkisi ayrı bir konuydu ve bugünün tasavvuru ile anlaşılması mümkün değildi.

Ancak Aydınlanma düşüncesinin ete kemiğe bürünmesi ile birlikte insanın tanrı, varlık, evren/yeryüzü/ doğa, insan, bilgi tasavvuru konusunda ciddi kırılmalar yaşandı. Aslında süreç içerisinde yeni bir insan ortaya çıktı. Bu yeni insan hem yeryüzünü hem yeryüzü/doğa insan ilişkisini hem de bu ilişkinin merkezi noktasını oluşturan “bilgi”yi yeniden kurgulayarak, yeryüzünü bu kurgu çerçevesinde yeniden şekillendirmeye başladı. Yeryüzünü, toplumların kahır ekseriyetinin cehennemi haline getirilmesi pahasına, küçük bir azınlığın cenneti yapma noktasında da oldukça mesafe aldı. İnsan sadece kendisini değil yeryüzünü de mükemmelleştirme çabasını (ki yeryüzü, her adımında bunun imkânsızlığını yüzüne çarpsa, ona büyük bedeller ödetse de)bugün de inatla sürdürmektedir. Yeryüzünü bir cennete dönüştüremese, onu daha çok tahrip etse de insanı mükemmelleştirme ve ölümsüzleştirme yolunda oldukça önemli mesafeler kat etti. Ölüm yaş ortalamasının nerdeyse doksanlara dayanması bu mesafenin en belirgin göstergesidir. Çünkü beslenme ve sağlık alanlarında önemli gelişmeler yaşandı ve bunlar doğum sırasındaki ölüm oranlarını önemli ölçüde düşürdü ve pek çok hastalığın tarihe karışmasına neden oldu.

İnsan ömrünün uzamasının nedenlerine yönelik hastalıkların azalması/azaltılması, tedavi, beslenme ve barınma imkânlarının gelişmesi gibi pek çok etken sayılabilir. Ancak en temel etken insanın varlık, insan ve bilgi tasavvurunun değişmesidir. Bu değişimin kaynağı da Aydınlanma düşüncesidir. Aydınlanma düşüncesinin bir yansıması olarak insanın yeryüzündeki/ evrendeki konumunun/ pozisyonun değişmesi ile birlikte insan, hem doğa ile ilişkisinde hem de kendi bedeni ile ilişkisinde önemli değişim ve dönüşümler yaşadı. İnsan daha önce doğa ile uyumlu, hatta doğanın/tanrının otoritesini kabullenen bir anlayışa sahipken (Elbette dinler de bunu vaz ediyordu.)ve bu anlayışa uygun bir yaşam sürüyorken, Aydınlanma düşüncesi binyılların bu anlayışını ortadan kaldırdı.  Bu anlayışını yüz seksen derece tersine çevirdi ve doğaya hükmedebileceğini vehmetti ve bu vehminde de epeyce yol da aldı, kendince çok büyük “başarılar” elde etti. Ama bana göre asıl değişim ve gelişimi kendi zihni ve bedeni üzerinde gerçekleşti. Sağlık ve beslenme sektörü, insanın mükemmelleşmesi, ölümsüzleşmesi/ tanrılaşması için ona ciddi imkânlar sunmaya başladı. Daha doğrusu yeni insan bu alanları ölümsüzleşme/tanrılaşma arzusunun bir aracı, taşıyıcısı, hazırlayıcısı haline getirdi.

6 Şubat 2023 depremleri açıkça gösterdi ki insanoğlunun, Aydınlanma düşüncesinin imkânları ile elde ettiği bu zaferler, bir Pirus Zaferidir ve Yeryüzünün bir bütün olarak cehennemleşmesi öncesinin kıyameti/ mahşeri gibidir. İnsanoğlunun özellikle son yüz yıllık macerası bu kusurlu dünyayı mükemmelleştiremeyeceğini açıkça ortaya koydu ama deprem sonrası yaşananlar bu afetin bile fazla bir şey öğretemediğini ortaya koyuyor. İnsan ne yaparsa yapsın yeryüzü varlığını kusurlu olarak devam ettiriyor, insanoğlunun bu yöndeki çabalarını boşa çıkarıyor ama o eski tutumunu sürdürmeye devam ediyor.

Ancak insan hangi tutum içerisinde olursa olsun şu bir gerçek; kusurlu yeryüzü mükemmelleşen (!) insanı taşıyamıyor. Yeryüzü bu gerçekliği deprem, sel felaketleri, kuraklık ve pandemi gibi afetlerle İnsanoğluna artık daha sık hatırlatıyor.

 

Devam edecek...

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Mustafa Demir | 01.10.2023 15:29
Kalemin bol bilgi ile besnelelim, ...
HALİT ATAOĞLU | 30.09.2023 13:08
Kaleminize yüreğine sağlık