metrika yandex
  • $29
  • 31.3
  • GA2000

Yerin Sarsılmasından İnsanın Sarsılmasına Afet Olgusu ve İnsan Varlık İlişkisi -2

MEHMET YAŞAR SOYALAN

09.09.2023

 

Olacak Olan Oluyor Ama Önce Bir Tespit: Müteselsil Kötülük/ Sorumluluk ve Mücbir Sebepler

Ancak öyle görünüyor ki 2023 depremi Antakya tarihinde bir istisna teşkil edecek. Çünkü yıkımın ve yaşanan travmanın boyutu öncekilerle kıyas kabul etmeyecek büyüklükte. Birkaç açıdan böyle: Birincisi; Antakya şehir merkezinin nüfusu hiç bu kadar kalabalık olmamıştı. İkincisi; bina yapısı tamamen değişmiş, inşaat malzemelerinin çeşitlenmesi ve inşaat teknolojisinin gelişmesi çok katlı betonarme binaların ortaya çıkmasına neden olmuş. Üçüncüsü; şehir ilk defa sur dışına taşınmıştı. Kadim dönemlerde şehir ne kadar büyürse büyüsün daima dağın/ dağların etekleri ile sınırlı kalmış, ovalardan, sulak bölgelerden, tarım alanlarından uzakta kurulmuştu. Ancak 1920 sonrası süreçte, Fransızların Antakya’yı işgali ile birlikte bu sulak alanlar ve önemli ölçüde Amik Ovası yerleşime açılmış, yeni Antakya bu bölgeye kurulmuştu. Fransızların başlattığı bu uygulama artarak günümüze kadar devam etti. Amik Gölünün kurutularak tarıma/ yerleşime açılması yıkım ve travmanın daha da büyümesine neden oldu. Deprem öncesinde Suriyeli sığınmacılarla birlikte şehir merkezinin nüfusu yaklaşık 700 bin civarındaydı ve bu nüfusun yaklaşık 650 bini de bu yeni şehirde yaşıyordu.

Antakya, Suriye’deki iç savaşa kadar, iç göç dâhil, göç almayan ve göç vermeyen bir şehirdi; sadece kendi yerli nüfusuna ek olarak kendi ilçelerinden, özellikle de Yayladağı, Altınözü, Samandağı, Reyhanlı gibi yakın ilçelerinden göç edenlerin oluşturduğu bir nüfusa sahipti. Gerçi Fransız işgali sürecinde şehrin nüfusu önemli ölçüde azalmıştı, şehrin ileri gelen ailelerinin önemli bir kısmı bütün engellemelere rağmen Türkiye tarafına geçmiş, özellikle de İstanbul’a yerleşmişlerdi. Nüfusu azaltma (özellikle de Sünni ve Türk nüfusu Türkiye tarafına göçe zorlayarak) Fransızların bölgedeki önemli stratejilerinden biriydi. Demografik yapıyı yeniden düzenlemek istiyorlardı, öyle de yaptılar. Fransızlar bölgeden çekildiğinde artık Antakya için yeni bir demografik yapı ve tapu kayıt gerçekliği vardı. Bölgenin Türkiye’ye katılması sonrasında da uzun yıllar neredeyse nüfus sabitlenmişti. Örneğin ben ortaokula/ İmam-hatip Lisesine giderken (1967 yılı) Antakya’nın nüfusu 50 bin civarındaydı ki 40’lı, 50’li yıllardaki nüfus 40 binler civarındaydı. O yıllarda henüz köylerden şehirlere göç başlamamıştı. Çünkü şehirde hem iş imkânı yoktu, hem barınma önemli bir sorundu. En önemli sorun da sivrisinek ve sıtma hastalığıydı. Daha sonraki yıllarda, yüz yılı aşkın bir hayat yaşayan ve kaçaktan iyi para kazanan dedeme” niçin şehirden bir ev, dükkân, arsa almadın” diye sorduğumda, bana; “Ben şehre iki gün tahammül edemiyorum, sıcaktan, rutubetten, sinekten boğuluyorum, orada yaşanmaz, köy, yayla.” demişti.

Antakya çevre köylerden dericilik ve kunduracılık sektöründe çalışmak üzere 50’li yılların ortasından itibaren dar çerçevede göç almaya başlamış (ki ilkokulu bitiren çocuklar, çıraklık, kalfalık sürecini takip ederek ustalaşırlardı. Özellikle de sayacılık usta-çırak ilişkisi açısından okul işlevi görüyordu. Kunduracılık bugün bile Antakya’nın en önemli sektörüdür.) olsa da 27 Mayıs darbesi sonrası devletin asimilasyon politikasının da etkisi ile köyden şehre göç ivme kazandı. Köylerde artan nüfus ve tarım arazilerinin bölünmesi de köyden şehre göçte önemli bir etkendi. Antakya’da dericilik ve ona bağlı kundura sektörü ve mevsimli zeytin işleme atölyeleri dışında insanların çalışabileceği bir iş alanı yoktu. Altmışlı yılların başında özel sektör tarafından bir çırçır fabrikası kuruldu. Bu fabrikada neredeyse Antakya’nın her köyden çalışan vardı. Tüm bunların etkisiyle dağlık ve kıraç bölgenin gençleri askerlik dönüşü iş bulmak için yeni yeni şehre inmeye başlamışlardı. Ama köyler hala kalabalıktı, üstelik dağlık bölgelerde bile ekilmedik bir metrekarelik bir alan bulmak mümkün değildi. Köylü elindeki her imkânı değerlendiriyordu; olan ile yetinmeye çalışıyor, köy kültürü bütün boyutları ile çok canlı bir şekilde varlığını devam ettiriyordu. Suriye sınırı bölge halkı, özellikle de sınır bölgelerine yakın yerleşim yerlerinde yaşayanlar için özel bir öneme sahipti ve “kaçak” işi bütçelerine katkı açısından önemli bir ekstraydı. Sistem, jandarma/asker ve köylü arasında bir danışıklı dövüş şeklinde işliyordu. Asker de kazanıyor, köylü de kazanıyordu. Gerçi zaman zaman ölümlü kazalar (!) da olmuyor değildi. Yaralanmalar zaten sıradan işlerdendi ve “kaçağın cilvesi”ydi. Jandarma kontrolün/ otoritenin kendisinde olduğunu göstermek için zaman zaman anlaşmaya uymaz, hayvan insan ayırımı yapmadan “had bildirirdi”. Bu açıdan her sınır köyünde “kaçaktan sakatlanmış” üç-beş kişi bulunurdu. Köylü için bunlar olağan şeylerdi ve kaçağın cazibesini azaltmazdı.

İlkokulu bitiren çocuklar altmışlı yılların ortalarından sonra eğitimlerini devam ettirebilmek için yeni yeni kasaba ve şehre gönderilmeye başlanmıştı. Bu durum benim kuşak ile başlamıştı; öncesi yoktu. Antakya özelinde söyleyebilirim, ekonomik durumu zayıf olan aileler ancak ilkokul sonrasında çocuklarını şehre okumaya gönderirlerdi; bu okula gitme işi daha çok Yayladağı ve Altınözü gibi ilçelerde yoğunlaşıyordu. Çünkü diğer ilçelerde arazi verimliydi ve yapılacak çok iş vardı.

Tekrar nüfus konusuna dönersek ve çocukluk zamanım ile kıyaslarsak; örneğin 2023 depremi öncesi 15 haneye düşmüş olan kendi köyüm, ben ilkokula giderken 350 haneydi ve demircisinden, nalbandından, semercisinden, terzisinden, yemenicisinden fırınına, berberine, lokantasına, bakkalına kadar pek çok dükkânı bulunan bir çarşıya sahipti; ilkokuldaki öğrenci sayısı da 130 civarındaydı. Bugün taşımalı eğitim ile okula giden her seviyedeki öğrenci sayısı iki elin parmağını geçmiyor. Bu durum sadece bizim köy ile ilgili bir gerçeklik değildi, bölgenin hatta ülkenin tüm köyleri bu haldeydi. Süreç içerisinde boşalan bu köylerin sakinlerinin büyük bir kısmı Antakya’ya göçtü. Köydeki araziler de boş kaldı; Yetmişli yıllara kadar köyde ekilmeyen bir metre karelik bir alan bile bulmak mümkün değilken bugün bütün topraklar atıl durumdadır. Aynı şey hayvancılık için de söz konusudur. Sözünü ettiğimiz dönemde hayvancılık, özellikle de küçükbaş hayvancılığı çok yaygındı. Neredeyse her hanenin 50-60 civarında keçisi koyunu vardı. Çevre köyler de bizimkinden farklı değildi. Bizim ilçe ekonomik açıdan bölgenin en fakiriydi, arazı olarak da kıraç ve verimsizdi, ama buna rağmen insanlar bir şekilde geçinip gidiyordu. Yaz aylarında, Amik ve Çukurova’ya pamuğa gidilirdi ve ailenin geçimine katkı sağlanırdı.

Yetmişli yıllardan itibaren köyler boşalmaya, Antakya ve İskenderun’un nüfusu şişmeye başladı. Antakya ve İskenderun’un bir iki mahallesi dışında tamamı gecekondu mahalleleri haline geldi. Gecekondulaşma devlet tarafından doğrudan olmasa bile dolaylı bir şekilde teşvik ediliyordu. Gecekondulaşma önce Habib Neccar dağı eteklerinde oluşmaya başladı, sonra ovadaki şehre yakın köyler şişerek şehirle birleşti ve Antakya merkezinden bağımsız ama Antakya ile iç içe onlarca belde belediyesi kuruldu. Bu belediyeler, tarlaları arsalara dönüştürerek imarsız ve plansız bir şekilde devasa blokların, iş merkezlerinin ortaya çıktığı bir metropolün oluşmasını sağladı. Bu belde belediyelerinin nüfusu merkezi belediyenin nüfusundan çok daha fazlaydı. Örneğin binlerce kişiye mezar olan Rönesans adlı rezidans ve Altı Yüz Konutlar sitesi iki farklı belde belediyesinin sınırları içindeydi ve bu belediyelerin ruhsatları ile yapılmışlardı. Bu beldeler ile birlikte bir bütün olarak Antakya şehri, imarsız, plansız, çok katlı binalarıyla devasa bir köy görünümündeydi; ancak deprem sonrasında bu devasa köy bütünüyle bir enkaz yığını haline geldi. Antakya ve çevresinin gecekondulaşmasının, imarsız ve plansız büyümesinde, şehir ile iç içe girmiş bu belde belediyelerinin önemli bir payı vardı. Belde belediyelerinin böyle pıtrak gibi çoğalmasının ve Antakya Belediyesi’nin mücavir alanı dışında kalmasının/bırakılmasının en temel nedeni ise bölgedeki Sünni -Alevi/Nusayri rekabetiydi.

Devam edecek...

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Halit ATAOĞLU | 11.09.2023 12:25
Ülke gerçeğini gözler önüne sermişsiniz. İnşaallah yeniden yapılanmada daha dikkatli davranılır ki bölgenin depremle defalarca yok olmasına rağmen. Aslında binaları deprem değil insan yıkıyor diye düşünüyorum. Elinize emeğinize sağlık.
Mustafa Demir | 10.09.2023 14:00
Antalya'yada gezdim 2013 yılında, iki gün, güzel bir sehirdi. Gene güzel bir şehir olur, inşallah. Önceki ve sonraki Antalya, şimdi yok, her şeyi değişecek, bakalım nasil Hatay olacak. İnsanoğluna bağlı?...
Mahmut emin | 09.09.2023 19:01
Teşekkür ve tebrik ediyorum M. Yaşar Soyalan hemşerimiz . Çok güzel tesbit. Ben Mahmut Emin Kırıkhanlı Müftü. Hamzayla Maraşta okumuştuk. Antakya'da tanışmıştık. Selam ve dua ile..
Çok okunan haberler
Çok okunan yazılar