metrika yandex

VAHASI OLMAYAN ÇÖL: KÜRESEL KÖY VEYA YERELİN İNTİKAMI

31.10.2020
Mehmet Yaşar SOYALAN

“Ey insanlar! Birbirinizle tanışıp bilişesiniz diye sizi bir erkek ve bir dişiden yaratarak boylar ve kabileler haline getirdik. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır” (Hucurat:49/13).

“… Allah, size gelenle/ sahip olduklarınızla sınanmanız için (farklı topluluklar halinde yarattı) istese hepinizi tek bir topluluk yapardı; ama o (böyle yapmadı.) O halde haydi hayırlı işlerde yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır; Allah, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size gösterecektir” (Maide:5/48).

Giriş: İnsanoğlunun Tek Bir Ümmet Olma Arzusu ve Küresel Yansımaları

İnsanoğlu tarihinin en yüksek ekonomik seviyesine ve teknolojik gelişmişliğe ve hıza ulaştığı bugünlerde tarihinin en ağır travmalarından/ felaketlerinden birini yaşıyor. Tarihte eşi görülmemiş ordulara, silahlara, teknolojilere sahip olmasına, sadece dünyayı değil uzayı bile kontrolü altına almasına rağmen sıradan bir virüsün dünyanın dört bir yanına yayılmasına çare bulamıyor. Bu nedenle tüm toplumlar özellikle de gelişmiş toplumlar büyük bir korku ve çaresizlik içinde kıvranıyor ve halklar tam bir panik havasında. Tüm dünyada hayat gerçek anlamında durmuş bulunuyor. Sokağa çıkma yasakları uygulanıyor, bazı temel gıda maddeleri satan ve tedarik edenler dışında bütün işyerleri kepenk indirmiş. Sanayi siteleri ve büyük fabrikalar başıboş köpeklerin mekânı olmuş durumda. Silah, otomotiv ve tekstil fabrikaları devlet başkanlarının talimatıyla sadece, maske, dezenfektan ve solunum cihazı üretiyorlar. Silah üretimi tarihinin en asgari düzeyine inmiş görünüyor.

Oysa insanlık tarihi bu tür salgın ve felaketlerle dolu. Hiçbir toplum bunu ilk defa yaşamıyor. Bugün olanın öncekilerden farkı, salgının küresel olması ve kendisine, dolayısıyla bilim ve teknolojisine dogma düzeyinde inanan günümüz insanı bu boyutta küresel salgına ihtimal vermiyordu veya bunu küçük bir ihtimal olarak görse bile sahip olduğu imkânlarla bunu anında yol edeceğini sanıyordu. Kendisini yeryüzünün her boyutu ile tek hâkimi efendisi olarak görüyordu: Tam bir istiğna ve kendini yeterli görme hali…

Aslında insanoğlunun tarihi bir istiğna/ kendisini aşma çabası ve yeterli görme tezahürü, başka bir deyiş ile kendisini yaratan Yaratıcı ile bir yarış tarihidir. O, tarihi boyunca hep sınırları zorlamış, insanlığı ona dar gelmiş, kendisine verilenle veya makul yoldan elde ettikleri ile yetinmemiş. Hep sınırsız ve sonsuz olanın, ebedi yaşamanın mutlak egemenliğin peşinde koşmuş (Araf:7/20, Taha:20/120), ancak her makul olanın dışına çıkışında, her insanlığının sınırlarını aşma denemesinde (hem bireysel hem de toplumsal anlamda) bir felaketle/ helak ile karşı karşıya kalmış. Başka bir deyişle insanoğlu bireysel ve toplumsal anlamda insan olmanın alt ve üst sınırlarını her zorladığında, kendisini ve çevresini bir acıya, felakete, helake sürükleye gelmiş. Savaşlar, hastalıklar, kıtlıklar, kitlesel göçler, sel felaketleri hep bu istiğnanın, yani kendi eylemlerinin, elleri ile yaptıklarının, (Zümer:39/51, Nahl:16/34, Şura:42/30, Ali İmran:3/165, Nisa:4/62) bir sonucu olarak bazen bir bölgede bazen başka bir bölgede yaşanagelmesine neden olmuş. Makul olanı zorlayıp zedelediği için, makul olmayanla, imkânsız olarak gördüğü ile yüzleşmek durumunda kalmış; ancak çoğu zaman gerçek/ ölüm kendisini bulmadıkça suçu hep başka yerde aramış. Sonuçta istiğnanın, azgınlığın, kendini yeterli görmenin boyutu arttıkça helakin da boyutu ve yakıcılığı, yıkıcılığı artmış.

İnsanlığın bu kadim istiğna hali her zaman insanlık tarihinin en önemli konusu olagelmiş, bu nedenle olsa gerektir ki kadim metinlerin en temel konusunu da insanın bu istiğna hali oluşturmaktadır. Mitolojiler, efsaneler, masallar, kıssalar, meseller, deyişler hep bunlarla dolu ve bunlar yoluyla sonraki kuşaklara/ nesillere de aktarıla gelmiş. Böylece hem yaşananlara tanıklık edilmiş hem de oluşturulan sözlü ve yazılı hafıza ile sonraki kuşaklara aktarılarak, gelecek nesillerin ders/ ibret/ öğüt almaları sağlanmış. Ancak neredeyse onları takip eden her nesil birbiri ile anlaşmış gibi veya bunu atalarından aldıkları genetik bir miras gibi, bu şahitliklerden ders ve öğüt alma, kendisi ile yüzleşme yerine, insani sınırları aşma, makul olanı zorlama, Yaratıcıyla aşık atma konusunda atalarıyla yarış içerisine girmişler. Dolayısıyla her nesil atalarından devraldıkları istiğna/ azgınlaşma/ insanlığının sınırlarını aşma halini daha ileri bir noktaya taşıyarak helakin da /felaketlerin da daha ileri bir aşamaya ulaşmasına, taşınmasına sebep olmuşlar.

Kısacası Habil - Kabil kıssası/meseli her gün yeniden, yeniden daha ileri boyutlarda yaşanarak bugünkü sınır, coğrafya, ırk, kültür, dil, din, devlet tanımaz ve de akıl almaz boyuta ulaşmıştır.

Bireysel anlamda her gün milyonlarca kabilvari çabalar olurken, neredeyse herkes bir yönü ile kabilleşti, üstelik habillerin varlığı ve etkileri görülmez hale geldi. Bunların bir yansıması olarak, toplumsal anlamda, coğrafya, bölge, kavim, kabile, aşiret, millet, devlet farkı ortadan kalktı. Öyle ki insanlık hem kötülükte hem de fiili anlamda, fiziki, coğrafi sınırları ortadan kaldırdı ve azgınlığını daha üst bir sınıra taşıyarak tek bir ümmet/ topluluk haline geldi. Üstelik bunu bir zafer havasında yaparak, kendi aşkınlığını, sınırsızlığını ilan etti. Artık her birey kendisini, Belkıs’ın tahtını canı ne zaman isterse, istediği süre içinde, hatta hemen, istediği yere taşıyabileceğini düşünüyor; hatta düşünmenin ötesinde bir tavır içinde ciddi ciddi öyle inanıyor: o bu durumu zaten fiili olarak yaşadığını düşünüyor. O, sınırsız ve tabii kuralsız bir hayatı, zaman ve mekân algısının yok olduğu bir süreci yaşıyor. Artık kendisini ait hissettiği ne bir devleti, milleti, kabilesi, aşireti, ailesi ve ne de bir coğrafyası, beldesi, vatanı ve köyü var. Kendisinin olmayan bir sanal âlemde yine olmayan insanlık ailesinin bir ferdi sanıyor.

Oysa böyle bir âlem ve bir aile yok. Aslında hepsi bir illüzyon, ama o bu illüzyonu gerçek sanıyor. Gerçekte ise dil, kültür, gelenek ve coğrafya farkının ortaya çıkardığı yarış, rekabet, işbirliği, paylaşma hali ortadan kalktığı için görünen veya görünmeyen, fiziki veya metafizik sınırlar da ortadan kalkmış. Bu durum, öncelikle toplumları, kültürleri, dilleri, dinleri birbirinden ayıran, fiziki sınırlar olan, dağların, nehirlerin, vadilerin, denizlerin ortadan kalkmasına, arkasından kültürlerin, dillerin, dinlerin içi boşaltılarak yeryüzünün sınırsız ve içinde küçücük bir vaha bile olmayan sınırsız bir çöle veya içinde bir ada bulunmayan sonsuz bir okyanusa dönüşmesine neden olmuş. Yani hayat ve varlık yeni bir boyuta taşınmış: zamansızlık, mekânsızlık, ölçüsüzlük başka bir deyişle kabilesizlik, coğrafyasızlık, toplumsuzluk, ülkesizlik hali. Aynı şekilde dilsizlik, kültürsüzlük, dinsizlik yani hiçlik hali. O zaman soralım: Tek vatanlı, tek dilli, tek dinli, tek fikirli bir dünya, irade ve sorumluluk sahibi bir insanın dünyası olabilir mi?

Ne yazık ki bu süreçte yeryüzünün günahsız sakinlerini, kurtlarını, kuşlarını, börtü-böceklerini gemisine alacak bir Nuh da gelmediği, gelemediği, çıkamadığı ve dahi bir gemi de inşa edilemediği için bu büyük gerçek tufan içinde insanlık yok olup gitmekte, insanlığı kendi elleri ile yaptığı şey yutmaktadır. Kim bilir belki de bu tufan içinde insan; insan diye başka bir varlığa dönüşmektedir veya dönüşmüştür.

Kadim Metinlerin Şahitliği ve İnsanın İstiğna Hali

Kadim metinler, insanlık tarihi boyunca yerel boyutta gerçekleşmiş tufanları (çünkü yaşanan her felaket birbirinden bağımsız coğrafyalarda/ beldelerde, birbirinden farklı topluluklarda meydana gelmekteydi.) insanlığın ortak bir yaşanmışlığı ve tecrübesi olması nedeniyle evrensel bir din dili ile insanlığın ortak hafızası olarak (zaman ve coğrafya üstü) sunmuş ve insanlık hafızasına kazıyarak bugünlere ulaşmasını sağlamışlardır. Oysa bugün insanlık sonsuz okyanus içinde, her insan ve toplum olarak gerçekten aynı tufan içindedir. Üstelik öğüt verecek ve öğüt alacak kimse de yoktur. İnsanlığın bu yaşanmışlığını kim yazacak, sonraki kuşaklara kim aktaracak ufukta kimse görünmemektedir: Ne bir Nuh ne de bir gemi... Yoksa insanlık tarihin/ zamanın sonunu mu yaşıyor?

İnsanoğlunun bu istiğna ve Yaratıcı’yı tanımama hali, özellikle son iki yüz yıldır teknolojinin kaydettiği aşamanın da yardımıyla yeni bir boyuta ulaştı/evirildi. O bu istiğnasını bugüne kadar hep yerel ölçekte, bölgesel planda gerçekleştirmeye çalışıyor, felaket ve salgınlar da yerel ve bölgesel ölçekte ortaya çıkıyordu. Oysa şimdi, yani son iki yüz yıldır insanoğlu bunu küresel ölçekte, bütün yeryüzünü kapsayacak şekilde ve bölgesel bütün özellikleri yok ederek, yerel kültürleri, bütün dinleri ve dilleri tek kültüre, tek dine, tek dile, hatta tek renge, tek zevke indirgeyerek, yeryüzünü yerel bir köye çevirerek yapıyor. Sonunda yeryüzünün insan sakinleri de aynı şeyi düşünen, aynı şeyi terennüm eden, aynı şeye ağlayan ve gülen yeni bir varlık/ robot/sürü olarak oluşturdukları sahte cennetlerinde kıyametlerini bekliyorlar.

İnsanın rekabetinin, rekabet edebilmesinin, yarışabilmesinin başka bir deyişle kendisi olabilmesinin ve insan kalabilmesinin olmazsa olmazı olan yerel bölgesel farklılık ortadan kaldırılınca başka nasıl bir sonuç ortaya çıkacak ki? Bunun insanın özgürleşmesi, gelişmesi ve zenginleşmesi adına yapılıyor olması, üstelik neredeyse her bir insan ve her bir toplum da buna iman eder gibi inanırken başka bir gerçekliğin ortaya çıkması ne kadar mümkündür? Çünkü artık insan kendi doğasının/ tabiatının dışındaki varlığa/insana dönüşmüştür.

Oysa insanı insan kılan şey bölgesel niteliği, farklı dil ve kültüre sahip olmasıdır. O kendi özgünlüğünü ancak bu farklılıklar sayesinde devam ettirebilir. Çünkü insanın hem doğası ve genetiği hem de anlama, tanımlama, isimlendirme, ifade etme yetisi bu durumu açıkça ortaya koyuyor; o bu özelliğini, bu varoluşsal halini bölgesel, coğrafi, kültürel farkları sayesinde elde edebilmektedir. Tüm bu yaşananlara rağmen işlevselliğini önemli ölçüde kaybetse de hala toplumların dillerinin ve ten renklerinin farklı farklı olması bu gerçekliğin sıradan ama temel bir kanıtı durumundadır. Dil ve kültür insanı var eden en temel şeydir: bunlar yok olunca insanın kendisi de yok olur. Bundan dolayıdır, kültür ve dilini kaybetmiş insan farklı bir insandır/varlıktır diyoruz.

Kur’an’ın Tek Bir Ümmet Olma Konusundaki Uyarları

Bu durum, pek çok kadim metinde pek çok farklı şekilde dile getirildiği gibi Kur’an’ın pek çok ayetinde de ifadesini bulmaktadır. Yazının başına koyduğumuz ayet meallerine göz attığımızda ne demek istediğimiz anlaşılır. Kur’an, öncelikle insanların aynı özden ama farklı farklı özelliklere ve topluluk yapılarına sahip olarak var kılındıklarını, varlıklarını da farklı karakterlere sahip toplumlar içerisinde devam ettirdiklerini ifade etmektedir. Farklı gerekçelerle de olsa insanların “tek toplum olma” isteklerinin yaratılış yasasına aykırı olduğu dile getirilmekte, üstelik böyle bir durumun anlamsızlığına da vurgu yapılmaktadır.

Nisa suresi 1. ayette insanların aynı özden (nefsin vahideten) yaratıldığı söylenerek akrabalık bağlarının korunması istenmektedir. Akrabalık, özel bir topluluğu, geleneği ve bölgeyi ifade eder. Aynı şekilde Hucurat suresi 13. ayette, aynı özden, devamında da bir erkek ve dişiden hayat bulan insanın boylar ve kabileler (şuuben ve kabaile) şeklinde varlıklarını devam ettirmek durumunda oldukları (tanışıp sınanmaları için) söylenmektedir:

“Ey insanlar! Birbirinizle tanışıp bilişesiniz (litearifu) diye sizi bir erkek ve bir dişiden yaratarak boylar ve kabileler haline getirdik. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır” (Hucurat:49/13).

Tanışmanın, bilişmenin doğasında, ayrı mekânlarda, farklı kültürlerde olmak, farklı dilleri konuşmak vardır. Tüm bölgeleri bir bölge, tüm kültürleri bir kültür, tüm dilleri bir dil yaptığınızda tanışmayı ortadan kaldırmış, herkesi bir ve tek kişi veya toplum yapmış olursunuz. Herkes aynı kabilenin üyeleri haline geldikten sonra tanışmaya niye gerek duyulsun ki. İnsanlar kendi coğrafyalarında, kendi gelenek ve kültürlerini yaşayıp, kendi dillerini konuştukları sürece tanışıp bilişmek anlamlıdır. Yani tanışıp bilişmeyi gerekli kılacak bir yabancılık ve bilgisizliğin olması gerekir ki tanışma anlamlı olsun. İnsanlar, tanışacak, konuşacak, ticaretini yapacak, her anlamda alacağını alacak vereceğini, böylece “tearuf” gerçekleşecek, sonrasında kendi köyüne, obasına, şehrine dönerek, özerk halini (özellikle sosyolojik ve kültürel anlamda) daha güçlü şekilde devam ettirecektir. Tanışmanın hasılası olarak kendisini yine her anlamda tanıştığı kişi ve topluma göre yeniden tartacak, bireysel ve toplumsal olarak kendisiyle yüzleşerek, ders alarak, kendisini geliştirerek, rekabet konularını arttırarak varlığını devam ettirecektir.

Yine Rum suresi 22. ayette “insanların/toplumların dillerinin ve renklerinin farklı olmasının” aynen dağlar ve gökler gibi Allah’ın bir ayeti olduğu ifade edilmekte, bunun dağların ve göklerin gerçekliği gibi var olmanın ve varlığın bir gerçekliği olduğu vurgulanmaktadır.

“Göklerin ve yerin yaratılması, renklerinizin ve dillerinizin farklılaştırılması (da) O'nun ayetlerindendir/ yaratıcılığının delillerindendir: kuşkusuz, bunda anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlar için (lil-âlemin) dersler vardır!” (Rum:30/22).

Bu özelliklerde, bu kabiliyette ve karakterde/ fıtratta var kılınan insanın, varlığını ancak, boy ve kabileler içinde farklı dillere/ kültürlere, farklı etnik yapılara, bölgesel özelliklere, ten renklerine sahip olarak ve bu farklılıklarını devamlı kılarak varlıklarını devam ettirebilmelerinin altı çiziliyor. Tek bir toplum olmalarının, tüm insanlığın sadece bir toplumun karakterine, özelliğine indirgenerek veya bütün toplumların, bütün özelliklerini bir toplumda meczetmiş tek bir topluluk olarak yaşamalarının imkânsızlığı, din dili çerçevesinde dile getiriliyor.

“… Allah, size gelenle/ sahip olduklarınızla sınanmanız için (farklı topluluklar halinde yarattı) istese hepinizi tek bir topluluk/ümmet yapardı; ama o (böyle yapmadı.) O halde haydi hayırlı işlerde yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır; Allah, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size gösterecektir” (Maide:5/48).

“Allah dileseydi hepinizi/ tüm insanları tek bir topluluk/ümmet yapardı; (ama yapmadı). O, (sapmak) isteyeni saptırıp, (doğru yola ulaşmak) isteyeni de doğru yola yöneltmektedir. Şüphesiz, yaptığınız her şeyden ötürü sorguya çekileceksiniz”(Nahl:16/93)

“… Allah dileseydi insanlığı tek bir topluluk/ümmet yapardı, (ama böyle yapmadı); O, dileyeni rahmetine kavuşturur…” (Şura:42/8).(ayrıca bakınız: Hud:11/118, Bakara:2/143, Yunus:10/14).

Görüldüğü gibi ayetler, Allah’ın, neden ve gerekçe ne olursa olsun insanların tek bir ümmet/topluluk olmadıkları, olamayacakları, Allah’ın böyle yaratma yasasının, iradesinin olmadığı veya böyle bir varlık kategorisinin bulunmadığı, bulunamayacağı, dolayısıyla insanoğlundan mevcut konumu (farklı boylar ve kabileler olarak) üzere hayatlarını sürdürmeleri ve insani sorumluluklarını bu çerçevede yerine getirmeleri istenmekte, sınanma ve sorgulanmalarının bu çerçevede olacağı ifade edilmektedir. Yani insanların, insan kalarak farklı boy ve kabileler, farklı dil, din ve kültürler içinde yaşamaktan başka bir seçeneklerinin bulunmadığı dile getirilmektedir. Ancak insanoğlu bu uyarıya kulak asmadı ve istiğna yolunu seçti. Özellikle son iki yüz yıl her boyutu ile insanın küresel çapta bir kendini aşma ve istiğnalaşma tarihi.

Küresel İnsan Küresel Tehditler Üretiyor

Bu varoluş yasası iki yüz yıllık istiğna süreci sonrasında yeni bir aşamaya/ noktaya geldi. Sömürgecilik sürecinin ilk ve orta dönemlerinde yeryüzünün pek çok bölgesi (Örneğin Amerika, Avustralya ve Afrika’nın pek çok bölgesi) katliamlar yapılarak, akıl almaz soykırım yöntemleri uygulanarak insansızlaştırıldı. İnsansızlaştırılan coğrafyalar/ bölgeler Avrupa’dan taşınan kişilerle, her anlamda (dini, siyasi, kültürel) Avrupa’nın bir uzantısı/parçası haline getirildi. Yeni inşaat ve ulaşım teknolojisinin imkânlarıyla dağlar yeri geldiğinde devrilerek, yeri geldiğinde delinerek, denizler birleştirilerek veya doldurularak, vadiler, ovalar, ormanlar, göller, nehirler yok edilerek, kısacası engeller bir bir ortadan kaldırılıp, uzaklar yakın kılınarak insanlığın tek millet ve tek ümmet/topluluk olmasının önündeki bütün fiziki engeller aşıldı.

Fiziki engeller ortadan kaldırıldıktan sonra sıra sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel engellerin aşılmasına gelmişti. Bu alanda ilk gelişme ekonomik ve ticari hatta oldu. Sömürgecilik düzeninin bir devamı olarak bankanın ve kâğıt paranın icadıyla “takas” ticareti sona erdirilerek ticari ve ekonomik hayat yeni bir safhaya taşındı. Böylece ekonomi temelli yeni bir düzen/ sömürü düzeni kuruldu. Tarım arazileri bu küresel sermayenin ihtiyacına göre yeniden dizayn edildi. Bölgelerin kendi gerçekliğinde devam eden üretim ve ticaret ortadan kaldırılarak tüm yeryüzü Batı’nın hammadde ambarına çevrildi.

Yeni ekonomik düzenin sahipleri olarak ortaya çıkan karteller bölgelerin, coğrafyaların, ülkelerin, devletlerin üzerinde yeni mutlak egemen bir güç haline geldi. Dünyanın bütün yer altı ve yer üstü kaynakları, en sıradanından en stratejik olanına kadar bu kartellerin eline geçti. Avrupa dışındaki tüm ülke halkları, yani yeryüzü sakinlerinin çok büyük bir kısmı doğrudan veya dolaylı bir şekilde bu kartellerin çalışanı haline geldi. Öyle bir düzen kurdular ki bireylere ve toplumlara seçme hakkı bırakılmadı; insanlar ölümü görünce sıtmaya razı oldular. Süreç içerisinde bunların neredeyse tamamı gönüllü veya zoraki bir şekilde bu kartellerin kendilerine sunduğu hayata razı oldular. Bu aslında fiili bir kölelik durumuydu.

Yine bunlarla eşzamanlı olarak, fiziki ve sosyal alanlardaki gelişmeler, bilgiyi, beceriyi, tecrübeyi “bilim” haline getirdi. Ancak bu “bilim” insanlık tarihinin binlerce yıldır uygulaya geldiği, öğrenme, araştırma, keşfetme ve tecrübe etmeden başka bir şeydi: o artık yanlışlığı sorgulanamaz, kadiri mutlaklığından şüphe edilmez, en temel referans ve yüce bir otoriteydi; elbette en mutlak dogmaydı. En temel referansın ne olduğu ortaya çıkınca, tüm sosyal, siyasal ve kültürel alan bu dogma ile birbirinin aynısı, tek hücreli bir varlık/ olgu olarak yeniden kurgulanıp inşa edildi. Böylece dünya tek fikirli, tek zihinli, tek merkezli bir bakış açısına sahip “küresel bir köy”e dönüştü.

Elbette burada durulmadı yeryüzünün küresel ve tek dilli, tek kültürlü bir köye dönüşmesinde bin yılların öğrenme aracı olan “öğrenme- öğretme” bir tecrübe aktarımı, paylaşımı olmaktan çıkarılarak, şartlandırmanın esas alındığı bir zihin yıkama ve yeniden doldurma sistemine dönüştürüldü. Bu sistem, “eğitim” ve “okul” adı altında yeniden kurgulanarak küresel düzenin en temel kaldıracı olarak işlev görmeye başladı. Bütün tartışmalar bir tarafa bu sistem görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmektedir. (Bu tartışmalar sistemin amacını örtmeye ve aksayan yönlerini onarmaya yöneliktir: Sistemin kendisini ve amacını sorgulayan bir tartışma söz konusu değildir.) Öyle ki istisnasız bir şekilde yeryüzünün bütün halklarının çocukları bu okul ve eğitim tornasından geçirilerek, sömürgeci zihnin arzusuna uygun bir şekilde adeta robotlaştırılmaya devam edilmektedir. Üstelik bu eğitim/okul tornasının ürünü olan ebeveynler de çocuklarının robotlaşması için varını yoğunu bu uğurda harcadıklarını da söylememiz gerekir; tabi ki küresel oyunun bir parçası olarak.

Aynı şekilde sanat, estetik, edebiyat adına ne varsa hepsi (elbette istisnalar her zaman olduğu gibi kaideyi bozmamaktadır.) bu “bilimci” sömürü düzeninin doğrudan veya dolaylı havarisi haline getirildi. Ortaya konulan ürünler bu düzenin sürdürülebilmesi yolunda önemli bir görev üstlenerek, hem kalabalıkların hem de seçkinlerin illüzyon ve afyonu görevini üstlendi. Bu illüzyon genişleyerek devam etmektedir.

Tüm bunların sonunda insan zihni kendi iradesi ile kendi eliyle formatlanarak tarihsel hafızası ortadan kaldırıldı, bütün yerel kodları/özellikleri devre dışı bırakıldı. Artık o geçmişi olmayan, özne olmaktan çok nesne olan yeni bir küresel insandır; elbette küresel bir toplum. Tarihi ve özeli olmayan bu boş bellek, yeniden kodlanarak yüklenen yeni yazılımlar sayesinde yeni bir göze, yeni bir kulağa, dolayısıyla yeni bir düşünme ve akletme biçimine sahip olarak yeryüzünü ve yeryüzünde olup bitenleri bunlarla okuyup değerlendirmeye başladı. Böylece yerel ve bölgesel fonksiyonları ortadan kaldırılmış insanoğlu, “yeni insan” olarak her durumda bilimci küresel köyün değirmenine (ister muhalif, ister yandaş) su taşımaya hazır hale gelmiş oldu.

Artık tüm insanlığın tek bir ümmet/topluluk olmasının önündeki maddi, manevi, fiziki, sosyal, siyasal, kültürel bütün engeller ortadan kaldırılarak küresel köy on yıllardır tek bir ümmet olarak varlığını devam ettiriyor. Sürecin sonunda bugün itibari ile iki yüzden fazla devlet/ülke bulunsa da bunlar küresel köyün/düzenin bir kasabası, şehri veya köyü olması dışında bir işlevi bulunmadığı aslında herkesin malumudur.

Bütün devletler/ülkeler ve bunların vatandaşı konumundaki halklar/insanlar birbirlerinin klonlanmış türevi haline geldi. Bu süreç, dinleri, dilleri, kültürleri, üretim şekillerini, gelenekleri alışkanlıkları sömürgeci küresel egemen yapının iradesi çerçevesinde bölgesel farklılıkları, özellikleri, fonksiyonları ortadan kaldırarak hepsini, (mesela bir avcının avladığı hayvanın derisini kurutarak içini samanla doldurarak bir maket/tahnit haline getirdiği gibi bunları da) cansız, kuru bir şekil, kuru bir isim haline getirdi. Birkaç kuşak sonra bu isimler de ortadan kalkacak.

Sonsöz: Kovid 19 Küresel Salgını

Yeryüzünün küresel bir köye dönüşmesiyle, yani, bölgelerin, coğrafyaların ortadan kalkarak gerçek anlamda tek bir millet ve tek bir ümmet/ topluluk haline gelmesi ile yaşanagelen küresel felaket ve salgınlar arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. Çünkü daha önceki dönemlerde, yüzyıllarda, insanlık tek bir ümmet/ topluluk şeklinde yaşamadığı ve varlıklarını bölgesel ölçekte bir düzen kurarak devam ettirdikleri için istiğnaları da, istiğnaların bir sonucu olan felaket ve salgınlar da bölgesel ölçekte gerçekleşiyordu. Mevcut doğal sınırlar, kültürel engeller, dil ve etnik farklılıklar onları koruyordu.

Oysa bugünün gerçekleştiğinde dünyanın herhangi bir yerindeki sosyal, ekonomik, siyasi, askeri bir kriz hemen küresel bir krize dönüşerek tüm yeryüzünü etkisi altına almaktadır. Çünkü saydığım nedenlerden dolayı tüm yeryüzü küresel bir aileye, bir eve dönüştüğü için ortaya çıkan bir sorun da her bireyi etkiler hale gelmektedir. Ancak krizler her seferinde biraz daha derinleşmekte, sebep olduğu sorunlar da daha ağırlaşmaktadır. Bu küresel köyde artık her şey ve ülke “domino etkisi” içinde bulunuyor. İlk domino taşı düşmeye görsün… Örneğin 2008 de bu küresel kriz kendisini ekonomik olarak göstermiş ve her ülke ve toplum bu krizden nasibini almıştı.

Ancak bu kez kriz ekonomik veya siyasi olarak değil bir salgın hastalık şeklinde ortaya çıktı ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına aldı ve anında küresel bir salgına dönüştü. Bu salgının adı Kovid 19. Sanırım bu tür küresel salgınlar için Kovid 19 ilk örnek. Ama zannımca bu henüz bir başlangıç; bu salgın ve krizler artarak ve çeşitlenerek arkası kesilmeden devam edecek. Bu küresel düzen devam ettiği sürece her bir salgın, daha ağır küresel salgınları ortaya çıkaracak. Bir komplo teorisinden, gizli bir elin provokasyonundan söz etmiyorum: yaşananların ve yaşanacakların, ifade edegeldiğim sürecin olağan bir sonucu olduğunu söylemeye çalışıyorum. Peki, bundan kaçış mümkün mü?

Tek çözüm, herkesin, kendi köyüne, bölgesine, bölgesinin kadim kültürüne, diline, dinine dönmesidir. Ancak, böyle bir köy, bölge, coğrafya, kültür, dil, din, gelenek yerinde durmakta mıdır ki oralara dönmek mümkün olsun. Geriye dönüş mümkün olmadığına göre bu küresel köy yeni bir evreye nasıl geçecek? Bir kıyamet gerçekleşmeden yeni bir diriliş ne kadar mümkün? Öyle görünüyor ki bu süreç bir müddet daha yaşanacak. Elindekini tüketmeden insanoğlunun nerede olduğunu anlayacağına pek ihtimal vermiyorum. En iyimser yorumla köyü yeniden kurmak için çok uzun bir zamana ihtiyaç olacak. Yok edilen, sınırları, dağları, ovaları, vadileri, ormanları, nehirleri, kurtları, kuşları yani tüm habitatı geri getirmeden bu köy nasıl kurulacaktır. En önemlisi de insanı asli haline, kendi sınırlarına, insanlığına döndürmek ne kadar mümkün olacaktır? Bugün için böyle bir mucize gerçekleşse de insan kendi sınırlarına dönüş iradesi ortaya koysa, kendini onarması ve arkasından köyünü kurması için yüzyıllar belki binyıllar gerekecek. Bazen kötümser olmak iyidir ve aynı zamanda da gereklidir.

NOT: Bu makale Yetkin Düşünce Dergisinin (Temmuz-Eylül 2020) 11.sayısında yayınlanmıştır.

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Halit Ataoğlu

01.11.2020

Doyurucu bir makale anlayana, kaleminize sağlık.
Zeki Bilgili

01.11.2020

\"Kötümser olmak iyidir ve aynı zamanda da gereklidir.\"Belki de bu cümle bizim köyümüzü bulmanızı sağlayacak.Çok güzel bir yazı.Tespitlerden rahatsız olunsa bile birisi bunu demeli. Hele eğitim ve okul tespiti çok sarsıcı.Yaşar Bey,bizi rahatsız ettiğiniz için teşekkürler.
Reşat YILDIZ

31.10.2020

Küreselleşme hülyasına, rüyasına, furyasına ve dahi heyulasına, esastan, esaslı ve essah bir itiraz, bir duruş. Üzerine yemin edilen kaleminizi mutlak tek hak kaynağa daldırıp konuşturmanız ise paha biçilemez bir değer, istiğnasız ve istisnasız. Teşekkürler Yaşar Abi