metrika yandex
  • $32.53
  • 34.82
  • GA17260

Yabancı

TALİP ÖZÇELİK
09.08.2023

Günümüzde bu kelime zikredildiğinde  ilk çağrışım olarak zihnimize; ülkemizdeki Afrika kökenliler, Suriyeli mülteciler, ya da Orta Asyalı olan veya Rusça konuşanlar gelir. Göçmen kelimesi de akla geliyor. Şehir veya mahalleye sonradan gelenler için de kullanılan kelime olabiliyor; yabancı. Bazen de alışılmışın dışında anlamında kullanılıyor.

Colin Wilson’un “yabancısı” bunlardan çok farklı. Bu kelimeyle Batılı düşünce, sanat, edebiyat adamlarını kastediyor. Kalabalıklarla aynı yöne bakmayan, gerçeklerin farkında olanları anlatıyor. B u farkındalığın onları genellikle toplumdan ayırıp yalnızlaştırdığına da dikkat çekiyor.

“Yabancılar bireysel olarak insanların çok azının kaldırabileceği bir farklılaşma ve tek başınalık tecrübesi ile toplumun sinir uçlarında dolaşır, daha dolu bir yaşamın imkanlarını zorlar.

“Hasta olduğunu kabul etmeyen bir toplumda hasta olduğunun farkında olan ve iyileşmenin yolunu arayan kişidir.”

Genel bir tanımlama yapmak için şunu söyler; “kadim Hindistan’ın çilecileri, eski Yunan’ın filozofları, Orta Doğu’nun Peygamberleri yaratması gibi, Batı modernitesi de öncü ve uç düşüncelerin kaynağı olarak yabancıyı yaratmıştır.”

Bu insanların yabancılığı bizdeki “mustağrip aydınlar” gibi kendi toplumuna, geleneğine, dinine, tarihine, örfüne yabancılığı hatta düşmanlığı anlatmıyor. Tüm bunlara bîgane ve cahil kalmış olmayı ifade etmiyor.

Wilson’un yabancısı bizdeki gibi batılı olmayı isteyen, batılı gibi düşünüp yaşayan, zihni batılı kelimelerin kavramların istilasıyla kendi toplumuna yabancılaşan biri değildir.

Öyleyse kimdir yabancı?

Niçin yabancıdır?

Nasıl yabancı olur?

İnsanlar hapishanededir; yabancının verdiği hüküm budur. Özgürlüğü hiç tatmamış kafes hayvanları gibi hapishane şartlarından memnun olabilirler... Peki yabancı? O da hapishanededir. Bu kitaptaki tüm yabancılar farklı bir dille aynı şeyi söyledi. Ama yabancı bunun farkındadır kaçmayı arzular. Hapishaneden kaçmak kolay iş değildir. Hapishaneye dair her türlü malumatı bilmeniz gerekir. Yoksa Monte Kristo kontundaki Abbe Faria gibi yıllarınızı tünel kazarak geçirebilir ve sonunda kendinizi ancak yan hücrede bulabilirsiniz.”

“Yabancının ilk işi kendini bilmektir.”

“Sadece düşünmek işe yaramaz zira düşünmek gardiyanın hipnozla elleri ve ayakları bağlama yönteminin ta kendisidir; alışkanlıklar, tembellik, kendini belirli bir şekilde görmek ve sair. Gerekli olan eylemdir. “

Bu satırları yazarken Hazreti Peygamber ve sahabe döneminden sonra ortaya çıkan irfan ehli âlimler aklıma geldi. Hazreti Peygamber’in yolunu sürdüren mücadeleci ulema ve ilk dönemin mutasavvıflarını da yabancı olarak nitelendirmek mümkün mü? Böyle bir kıyaslamaya gitmek ihtiyacını niçin duyduk? Çünkü o toplumdaki genel kabuller, yaşantılar bidatler, lüks yaşantılar, israf, dünyevileşme, ibadetlerin sadece şekilden ibaret kalması ve benzeri yaygın olarak ne varsa hepsinden yüz çevirmeleri söz konusu. Toplumun üzerine sirayet etmiş olan bir giysi gibi giydikleri ne varsa hepsinden soyunmak, yüz çevirmek ve uzaklaşmak.

O dönemde bazıları isimlendirmeyi kaba yün kumaş-sof veya suf-giymek anlamında kullanmışlar. O dönemin büyük âlimlerinden -fakih ve muhaddis- Hasan’ı Basri ve günümüzdeki bazı araştırmacılar ise ne giydiklerinden ziyade neyi üzerlerinden çıkarıp, nelerden soyunduklarına dikkat çekerler. Toplumdaki genel bozulmaya karşı çıkmak, kokuşmuş ilişki biçimlerinden uzaklaşmak, çürümeyi reddetmek anlamında dönemin ifsat  dolmuş her şeyinden soyunmayı bilmişler. Kimisi tacı-tahtı bile bırakmış olduğu için o dönemin yabancıları olarak isimlendirilebilirler, diye düşünüyorum.

Statükonun büyük çoğunluğu asimile edip sağcılaştırdığı, muhafazakarlaştırdığı içinde yaşadığımız toplumda da bu isimlendirmeyi hak eden insanlar var; gerek bizim mahallede, gerek başka mahallelerde…

Sayıları az da olsa varlar. Ancak kimi isimler, Melami meşrep oldukları için ve yalnızlığı iradi olarak seçtikleri için keşfedilmeleri çok zor. Tabi bu durumda olanlar toplumsal sorumluluk almadan risk almadan yanlışları haksızlıkları haykırma görevini yapmadan yabancı olarak isimlendirilebilir mi?

Colin Wilson’un  bu zorluğu açmasının sebebi yazılanlar ve yaşantılar üzerinden konuyu gündeme getirmesinden kaynaklanıyor.

Lavrence’in Çöldeki yaşantısını anlattığı otobiyografisinden  Van Gogh’a , oradan Dostoyevski’nin Ecinnilerine  uzanır, ”güç kazanma çabası” bölümünde... Kahramanlar üzerinden eleştirisini yapar.

Hakikat mücadelesi ve arayışı yabancıyı “cennet ile cehennem arasında” bırakır. Bazen bunalımı ve bazen de bunun neticesinde intiharı seçtirir. Yazar bu durumu Dostoyevski’den alıntıyla “sevgisizlik cehenneminde” yaşamayla ve içgörüsüzlükle -basiretsizlik- ilişkilendirir . Oradan William Blake’in mistik doktrinine meseleyi bağlar: “Algı kapıları temizlenirse her şey sonsuz görünür.”

“Yarabbi bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster” duasına ne kadar da benziyor değil mi?

Yazar, gerçek varoluşun sadece düşünmekle olmayıp eylemi de içinde barındırması gerektiğini vurgular. Şöyle der: "Sadece düşünmek işe yaramaz... Gerekli olan eylemdir.”

“Bu adamlar düşünceyi göklere çıkarıyor da; sanki düşünceyi hayattan koparmak ve daha yüce bir düzene koymak mümkünmüş gibi. Sonuçta hayatın değerini azalttılar ve düşüncenin daha dolu yaşama kavuşmaya giden yolda yalnızca bir araç olduğunu göremediler... Sırf düşünür olan kişiler aslında hayatı zehirleyip ucuzlatır; Kierkegaard’un deyişiyle “başkalarının çektiği acıların profesörlüğünü yaparlar.”

Bu cümlelerin altına çok kalın çizgilerle çizdim defalarca çizdim. Bizim yaramıza da parmak basan cümleler bunlar. Altmışlı yetmişli yıllarda pek çok gayretler içerisinde olan yazar, şair ve edebiyatçılarımızın toplumda niçin yankısının olmadığını anlıyoruz. Bu samimi çabaların toplumsal bir hareketi ve dönüşümü niçin beraberinde getirmediğini anlayabiliyoruz.

Sadece yazıp çizmek ya da argodaki tabirle “işin edebiyatını yapmak” ne ifade ediyor? Acaba bu varoluş gerçek mi değildi?

Rahmetli Nuri Pakdil ağabeyi ziyaretlerimin birinde şöyle bir soru sordum; “Abi sol cenahda bir yürüyüş, basın açıklaması ve benzeri bir eylem olduğunda bu cenahın önde gelen şair, romancı, sinema sanatçısı ve benzerlerini kortejin en ön safında kol kola  görüyoruz. Mesela Yaşar Kemal’i yürüyüş kortejinin en önünde görebiliyoruz. Ama bizim camiadan yazar, çizer, edebiyatçı ağabeylerimizden hiçbirini şimdiye kadar kitlesel bir gösteriye katıldıklarını görmedik. Acaba sebebi nedir? “

Cevap çok manidardı: “Bizimkilerde maalesef yeterli siyasi bilinç yok efendim.”

Toplumdaki Siyasal olaylardan uzak, Müslümanların problemlerine ilgisiz bir düşünce, edebiyat, sanat dünyası olabilir mi? Oluyor demek ki. Olunca da neticesi böyle oluyor. Muhafazakâr sağcı bir iktidar çıkıyor ve  son elli yılın birikimini kağşamış Kemalist, batıcı rejimin güçlenmesi için harç yapıyor. Sadece harç yapmakla da kalmıyor, Kemalizme level atlattırdılar. Level kelimesini özellikle kullandım. Bilgisayar oyunlarında daha güçlü bir üst seviyeyi anlatır. Kemalizmin sağcı ve muhafazakar yorumuyla halkın rejimle ve batılı ideallerle bütünleşmesi sağlamak az bir şey mi ?

Yabancının topluma verdiği hüküm; “İnsanlar hapishanededir… Peki yabancı? O da hapishanededir. Ama yabancı bunun farkındadır kaçmayı arzular. Hapishaneden kaçma kolay değildir.”

Bu cümlelerden sonra meseleyi biraz daha ileri götürür ve şöyle der; “Neyden kaçacağız? Hapishane biziz.”

Altıncı bölümde anlatılan bu kısmın başlığı “benlik sorunu” dur. Bu satırları yazarken Ali Şeriati’nin “İnsanın Dört Zindanı” isimli kitabındaki benlik zindanı akla geliyor. Bu tespitin arkasından önerilen çözüm çok nettir; ”yabancının ilk kişi kendini bilmektir.”

Hapishane içinde olan biri hakikati ne kadar görebilir? Tabi burada algılarımızın bizi içine düşürdüğü hapishaneden sözetmek gerekiyor. Öyleyse algılarımızı etkileyen şeyler nelerdir? Düşünce-algı, davranış, arasındaki bağlantıyı nasıl kurmamız lazım? Bu soru üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Wilson kitabında, kimi yabancıların intiharı seçmesine değinir. Niçin intiharı seçmişlerdir? Yaşadıkları toplumdaki problemleri görüp bir çıkış yolu bulamadıkları için mi? Yoksa onca farkındalığa rağmen yaşamın anlamını yitirmesinden veya yaşamı devam ettirmeye dair sebepleri kalmadığı için mi?

Niçin bir insan kırk yaşında intiharı seçer? Oysa kırk yaş bizim dünyamızda aklın kemâl yaşıdır. Aklın olgunluğa eriştiği  bir demde insan yaşamına son verebilir mi? Kırk  yaş aklın kemâl  yaşı; ama hangi akıl? Wilson’un dinle bağını koparmış yabancılarında görülen bu durum mesela Rus yazarlarda görülmez, niçin?

Yazar aslında “din yoksa hayatın anlamı da yoktur” vurgusunu kitap boyunca yapar. Bizim dünyamızda ise intihara rastlanmaz. Kimi zaman bunalma, kalbin sıkışması veya kızgınlıkla görev yerini terk etme ve benzeri durumlar olabilir. Böyle bir durumda terbiye eden Rabbimizin rahmeti  hemen ulaşır.Belki de hak mücadelesi yolunda samimi/ihlaslı gayrettir, bu rahmeti kişinin  üzerine celbeden...

Siyer kitaplarında; Mekke’de ilk vahyi aldığı zaman bir tereddüdü anlatılır peygamber efendimizin. Burada destek ve teselli; belki de rahmetin tecellisi Hz. Hatice vasıtasıyla gelir. “Sen hak hukuk gözetir, garibanı kullarsın, iyi bir insansın, Allah seni yüzüstü bırakmaz der.”

Vahyin bir ara kesilmesi döneminde belki de sorumluluğun ağır yüküyle bunalır. Çünkü tüm toplumu, değerlerini, statükoyu, putları, cahili  ilişkileri karşısına alacak ve bunun için yurdundan kovulacaktır.

Yurdundan kovulacağını bilir. Rahmet ve merhamet sahibi vahiy ile buyurur; “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı. Senin için kesintisiz bir mükâfat var.”

Hem kendisi emin Muhammettir(a.s), hem de Rabbinden emindir. Hem güvenilirdir hem Rabbine güvenendir. İmanın bir anlamı belki de en önceki anlamı güvendir.

Bizdeki akıl, vahiy ile birlikte hareket eden akıldır. Sadece beşeri aklıyla mağaradan çıkmaya çalışan batılı zihin işte bu itminanı-güveni başaramaz, bu iman ve güven onlarda yoktur. İnsan sanki her şeye kadirmiş gibi ona bir büyüklük atfetmenin beraberinde getirdiği çaresizliktir intihar. Aslında intihar hele yabancının intiharı, insanda bu büyüklüğün olmadığının lisanı hal ile itirafıdır.

Tam “mağaradan çıktım” dediği anda “mağaranın dışında da bir şey yokmuş” çaresizliğidir Nietzsche’yi intihara sürükleyen…

“Üst İnsandan” söz edebilir ama kemalâta doğru seyri bilmez. İnsan-ı  kâmili ise hiç bilmez. Bunu bilmek ancak kendini bilmekle, bu ise Allah’ı bilmekle mümkündür. Yakalayabildikleri anlık parıltılar, yaşadıkları kısmi aydınlanma onları karanlıklardan çıkarmaya yetmez. Yabancının bu çaresizliğini Wilson başarıyla ve örneklerle vurgular.

Yabancının bu çaresizliğine yapılan vurgu, aslında batılı rasyonalist ve pozitivist paradigmanın ilahi olana sırtını dönmekle içine düştüğü karanlığa yapılan bir vurgudur. Batılı aydınlanmanın karanlığı.

Tanrı yoksa her şey bir hiçlikten ibaret. Bu hiçliğin yaşanacak bir yanı da kalmıyor. Hayatımıza anlam katacak ilahi değerler varsa işte o zaman geçmiş de gelecek de değer kazanmaya başlıyor.

Geçmiş ve geleceğin değerli olması ise şimdiki zamanla kurduğumuz bağ ile direk ilgilidir. Geçmiş ve gelecek arasında değerlerle kurduğumuz köprü olduğu zaman, işte o zaman “zamanın kokusunu“ duyabiliriz. Ama şimdiki zaman her türlü değerden arındırılmışsa işte o durumda şimdiki zamanın derin uçurumlarına, zamanın boşluğuna düşmeye başlarız. Batılı aydınlanma insanlığı geçmiş ve gelecekten bağımsız olarak şimdiki zamanın karanlık uçurumuna sürüklüyor sadece.

Batılı aydınlanmanın yarattığı Wilson’un yabancısı kaosa uyanan kişidir.

Ama bizde peygamberler, ârifler ve  âlimler kaosa uyanmaz. Varlık âlemindeki uyum ve ahenge, tevhîde uyanır.

Bilgileri, kullukları, irfanları arttıkça varlık âlemindeki birlik, düzen ve intizam hayretlerini ve bağlılıklarını artırır.

Onlar varoluş sancısı çekerken bizde varoluşun niçin ve nasılı konusunda her şeyin yerli yerinde olmasından kaynaklanan bir inşirah ve itminan söz konusudur.

“E lem neşrah leke sadrek-Biz senin göğsünü açmadık mı/göğsüne ferahlık vermedik mi?”

Bunu göremiyorsa, hissetmiyorsa kusuru varlıkdaki  kaosta değil kendinde arar. ”Aslında her şey aşikâr, ama ben görmüyorum” der.

Onlar varoluş-varlık- felsefelerinde ve yaşantılarında kaosu yaşarken, biz de varlık aleminde bulunduğumuz yerin farkındalığı ve uyum söz konusudur. Kaosa uyanan kaosu düşünür. Sadece düşüncede kalmaz, yaşantısı da bununla ilintilidir.

Kimi “düşünüyorum, o halde varım der” kimisi ise “baş kaldırıyorum o halde varım” der. Biz de bu varoluş mutlak ve bir olana niyabetle, onun halifesi olarak, onun hûlku ile ahlaklanmış olarak var olmaktır

Abdurahman Taha şöyle der; “ahlaklıyım o halde varım”. Kemalâta doğru ilerlemek ve değişim bizde O’na yakınlıkla ilgilidir.

Anbean değişim ve dönüşüm içinde olan varlık âlemi gibi, küçük âlem olan ademde de değişim ve dönüşüm sürekli oluyor. Bu değişim, üstelik küçük âlemin ta kalbinde oluyor .”Ey kalpleri değiştirip dönüştüren, kalbimi dininde sabit kıl.”

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş