metrika yandex
  • $19.19
  • 20.82
  • GA1200

Anlam-Bağ-2

TALİP ÖZÇELİK

07.12.2021

(Bir önceki yazımızı aşağıdaki cümlelerle bitirmiştik. Bu yazıya kaldığımız yerden devam ediyoruz)

Bakış açımızı, yaşamımızın anlamını hangi kelimeler ve amaçlar belirliyor ise o kelime ve amaçlarla tanımlanan dine mensubuz demektir. İslam'a mensup olmak, ait olmak, İslam'ı savunmak ve yüceltmek ancak İslam'ın kelimelerine, değerlerine ve yaşantılarına sahip çıkıp onları yüceltmekle mümkün olur.

Kimi aydın, yazar, akademisyen ve ilahiyatçıların siyaset felsefesi yapma/geliştirme adına, İslam’ın çağdaş yorumu adına, Müslümanların kabul görmesi adına, demokrasinin faziletlerinden bahsetmeleri ve bu yönetim tarzının İslam’a uygunluğu üzerine yorumlar yapmaları, bir yenilgi psikolojisinin, aşağılık kompleksinin, güvensizlik ve ümitsizliğin ifadesidir. Belki de bunların tamamına sebep olarak şu söylenebilir; bu saydığımız kişilerin zihinleri “seküler emperyalist epistemolojinin” işgali altındadır.

Asrın idrakini İslam’a Söyletmeye çalışmak anlamına gelen bu yaklaşımın temelinde zihin ve bilinç dünyalarına örülmüş duvarların etkisi olduğunu düşünüyoruz. Burada bir parantez açarak şunu söyleyebiliriz; merhum M. Âkif’in “asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” sözü bize göre bundan biraz daha farklıdır. Şöyle ki; günümüz gerçekliğine dönük olarak İslami bir perspektifle bugünü yorumlamak anlamına gelmektedir bu söz. Yani her yüzyılda bir Müceddid-i Din’in gerektiği anlamında düşünülmelidir.

Aynı illetle malul kimi isimlerin Kuran’ı, Tarihselci yaklaşımlarla tefsir etmekten veya yorumlamaktan bahsetmeleri de, yine aşağılık kompleksinin ve zihinsel esaretin ürünüdür. Zihinsel esaret diyoruz çünkü günümüz dünyasının aydın, akademisyen, entellektüel ve ilahiyatçılarının çoğunun zihinleri ne yazık ki emperyalist batılı epistemolojinin etkileri/ işgali altındadırlar. 

Son dönemlerde mutezilenin görüşlerine; özellikle Allah’ın sıfatları ve Kur’an‘ın mahluk olduğu görüşüne sıkça atıfta bulunulması ve bunların devamlı gündeme getirilmesinin temelinde Kuran’ı tarihselci yaklaşımlarla, modern bakış açılarıyla, batının kelimeleriyle, yeniden yorumlamak isteği olduğunu düşünüyoruz. Zira Kuran’ın bir şekilde insanileştirilmesi lazım ki tarihselci bakış açılarının nesnesi olabilirsin.

(NOT. Bu açıdan geçtiğimiz aylarda tartışılan  “Kuran mana olarak vahyi, ancak lafız olarak insanidir” görüşünün gündeme gelmesinin temelinde de bu anlayışın olduğunu düşünüyoruz. Çünkü insani olan ancak tarihselci yaklaşımla yorumlanabilir. Bu yorumlamanın önünü açmak için Kuran’ı insanileştirmek gerekiyor.)

Bu yaklaşım ise bir ayet ve kelimenin değil Kuran’ın tamamının anlamından yani mevziinden saptırılması demektir. Bunun sonucu ise; ulusal veya uluslararası statükoya karşı koyabilecek tek alternatif ve hakikat olan İslam’ın statükoya zararsız veya barışık hale dönüştürülmesidir.

Kuran; zaman ve mekan ile sınırlı olmayan Allah’ın katından geldiği için, Allah‘ın kelamı olduğu için, beşer sözü olmadığı için tarihselci bakış açılarıyla yorumlanamaz. Geçmişte Mutezile’nin hangi ortamda ve hangi sebeplerle bu düşünceleri ortaya attığı incelenirse daha sağlıklı değerlendirmeler mümkün olacaktır.

Kuran’ı tarihselci yaklaşımlarla yorumlamaktan bahsedenlere şu soruların sorulması lazım:

Kimin rıza ve mükafatını beklemektedirler?

Bunu niçin yapıyorlar?

Hangi sebeplerle hangi amaçlarla bu yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır?

Müslümanların bugün karşı karşıya bulundukları problemlere çözüm önermek, çözüm sunmak adına bunu yapıyorlarsa şunun bilinmesi gerekiyor;

Müslümanların problemlerini ancak İslam’a-İslam’ın usulüne-uygun yöntemlerle, İslam’ın ilke ve prensiplerinden yola çıkarak çözebilirler. İslam her dönemde, her şartta, başka hiçbir dinin kelimelerine, yorumlarına, perspektifine veya paradigmasına ihtiyaç duymadan bunu yapmaya muktedir ve tamamlanmış bir dindir. Günümüz Müslümanlarının bunu gerçekleştirmeye liyakatli olup olmamaları bir bahs-i diğerdir.

Batının son yıllarda entelektüel tüketim pazarında en çok tüketilen patentli mallarından biri olan demokrasi tüm dünya pazarında hala tüketiliyor. Batı pazarında ise uzun zamandır bu malın defolarını gören batılı düşünce adamları tarafından eleştirilip tartışılmaktadır.

Bu bağlamda kimi çevrelerin  İslam’da meşveret ilkesi ve Hulefa-i Raşidin’in seçimle işbaşına gelmesinden yola çıkarak;demokrasi ile İslami yönetim biçimi arasında aynılık-benzerlik-bağ-kurmaya çalışmaları dikkat edilmesi gereken bir husustur. Demokrasiyi İslam'a ait kelime ve kavramlar yardımıyla kutsamaya çalışmaktır bu davranış. Bu çaba hakkın batıl ve karıştırılması, kelimeleri mevzilerinden tahrif etmenin ta kendisidir.

Yaşamın her alanına ilişkin olarak konulan(vaz edilen) İslami ilke ve kelimeler anlamını kendi bütünlüğünden alır. Bu bütünlük içerisinde her kelime anlamını diğer ilke ve kelimelerle olan bağı, bu bağların hakikat ile bağı, Allah’ın uluhiyeti ve rububiyeti ile olan bağından alır.

Bu bağlamda meşveret ahlak ve tevazuyu gerektirir ve tekebbüre zıttır. Kulun fukaralığı ile bağı olduğu gibi ittika(takva-sakınma)ile de bağlıdır. Meşverette asıl olan istişare edilen konuda hakikate veya hakikate en yakın olana ulaşmaya çalışmaktır. Meşveret ehli, takva ve Furkan ehlidir.

“Eğer Allah’tan itika ederseniz O size furkan verir”.(hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, iyi kötüden ayırt etme gücü verir.) Ayet.8/29

Bu durum  sadece Allah için ceht(gayret, çaba, uğraş)ile alakalıdır.

“Bizim yolumuzda cihat edenlere gelince,elbette biz onları yollarımıza hidayet ederiz.”Ayet.29/69

Bu infak ile alakalıdır.

“Kim verir ve sakınırsa ve en güzeli tasdik ederse biz ona en kolayı kolaylaştırırız.”Ayet.92/5,6,7.

Bu, Allah yolunda mal ve can ile cihadı içerir.

Meşveret müminin vasfıdır, iman ile doğrudan bağlıdır. İman gayb ve şehadete(görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyene) inanmayı gerektirir; bu dünya ve ahiret, âlemler ve semavat ile bağlıdır.

Yine müminin apaçık vasıflarından bir adalet ve gısttır(doğruluk-dürüstlük.) Aleyhlerine bile olsa müminler adaleti ve doğruluğu ayakta tutarlar. Adalet ve doğruluk için sahip olup da vazgeçemeyecekleri çıkar, mal ve benzeri hiçbir şey yoktur.

Bu saydıklarımız ve saymadığımız pek çok hüküm ve İlkelerin hepsi tevhit ile bağlıdır yine hepsi Bismillahirrahmanirrahim ile bağlıdır.

Allah ile bağımız, ilişkimiz hayatın her alanında her an bir şekilde devamlılık arz eder. Özellikle mükellefiyetlerde böyledir. İyi, güzel, doğru, hak, salih, hayırlı, her işe başlarken besmele çekip Allah’ın adını anmanın manası; “Allah ile bağımın(kulluk-ilahlık, terbiye-rablık bağının)farkındayım, bu bağ ile başlıyorum demektir. Besmelenin “ be” si bu bağa-ilgiye işaret eder ve bu bağ için vardır. Besmele bu birbirine bağlı anlamlar aleminin, bağlılık aleminin ilk, temel, en genel anlamını ifade eder. Allah ile başlamak demek, O’nunla bağ demektir.

Besmeledeki “be” harf-i cerdir. ‘Cer’rin kelime anlamı çekmek demektir. Kendinden önceki kelime veya kelimelerin anlamını, kendinden sonraki kelime ya da kelimelere çekip bağladığı için “cer harfi” yani çekme edatı denilmiştir. Görünürde besmelenin “be”sinin önünde bir kelime veya kelimeler yoktur; ancak aslında vardır ve konuşanın kendisidir; nefsi mütekellim. Yani kulun kendisi . Allah’ın bir kelimesi, onun isimlendirdiği, isimler öğrettiği bir mahluk, eşrefi mahlukat olan insan. Besmeledeki “be” kulu Allah’a bağlar.

Hazreti Ali’ye nispet edilen ”İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttılar” sözündeki noktanın besmeledeki “be”nin noktası olduğu söylenir. İslam’ın tamamı bu “be” ile ifade edilebilir. Bu bağlamda İslami ilimlerin tamamı bu bir tek noktaya irca edilir ve bu durum aynı zamanda bütün varlığın anlamının tevhide irca edilmesi ile uyumlu olur.

İslami hiçbir ilke veya kelime itikadi veya ameli konularla ilişkisi; sosyal, siyasi, ekonomik, ahlaki alanlarla, ya da uluhiyet, rububiyet, kulluk ve benzeri bağlar göz ardı edilerek, yani kelime mevziinden tahrif edilerek (asla kendi zeminin dışında hele hele başka zeminlerde konuşulup) değerlendirilemez.

Bununla birlikte;hangi durum ve şartta, hangi salih amelin ( Allah‘ın rızasını arzu ederek samimiyetle yapılan çok küçük bir davranış dahi olsa)hangi şeyi nasıl anladığımıza veya anlayacağımıza etkisinin ne olacağını daima göz önünde bulundurmalıyız.

Basiret, Furkan, akıl etme, hikmet, ilim, ilimde rüsuh ve tefekkür; iman ve salih amellerden asla bağımsız değildir. Şöyle de denebilir; İslam’da ilim, idrak, basiret amel-i salihden bağımsız değildir.

Değişme ve dönüşmenin (tahavvül ve tagayyür, tekallüp) her lahza, her an, an be an devam ettiği varlık aleminde kalpler, gönüller, bakışlar ve düşünceler, haller de an be an değişme ve dönüşmeye açıktır; yani dönüşür ve değişir. Hazreti Peygamber’den (as) rivayet edilen “…ey kalpleri dönüştürüp değiştiren, kalbimi dininde sabit kıl” duası pek çok anlamları içinde bulundurmaktadır.

Meşveret tahavvül ve tegayyür  aleminden bağımsız değildir. Bir olay veya durumla ilgili şura ehlinin görüşüne müracaat etmek-müşavere etmek-takvadan bağımsız değildir. Müşavere etme ihtiyacı kulun muhtaçlığını / fukaralığını anlamanın itirafıdır. Kibir-tekebbür sahibi olanlar fukaralığını bilmeyenlerden olduğu için istişare etmezler veya ihtiyaç duymazlar, ya da “…mış gibi” yaparlar.

Müşavere sonucu ortaya çıkacak çözüm şura ehlinin basiretini, takvasına, içtenliğine bağlıdır. Müşavirin görüşü ise o anda (o lahza); takvası, basireti, içtenliği sebebiyle Allah’ın bakışına, basiretine vereceği lütuf ve nimete bağlıdır. Bu lütuf ve nimet Allah’ın uluhiyeti rububiyeti, Rahman ve Rahimiyeti, her şeyi kuşatıcı (Muhit) ve görücü (Basir), Sem’i ve Alim oluşuyla, Samet ve Vehhab olmasıyla bağlantılıdır.

İleri görüşlülük, gerçeği görebilme, şeylerin gerçekliğine vakıf olabilme ve benzeri anlamlara gelen “basiret”; Allah’ın Basir sıfatıyla kuluna verdiği lütuf ve nimettir. Bu lütuf ve nimetin sebebi ise Allah’a bağlılık, O’na yakınlık, takva ihlas vs. vasıflar olabilir.

Hakka ulaşma, hakkı ikame etme konusunda birbirine danışan, hakkı arzulayan böyle bir topluluğun sabırlı, muttaki çabaları sebebiyle Allah’ın eli onların elleri üzerinde olduğu gibi, Allah da onlarla beraberdir.

Selef (geçmiş) âlimlerimizin yazmış olduğu eserlerin sonunda yer alan ; “ve minAllah-it tevfik” ;yani başarı-hakka uygunluk muvaffakiyet Allah’tandır cümlesi tüm bu bağların ifadesi olması sebebiyle oldukça anlamlıdır.

Allah ile kulluk bağını ya da aczini ve fukaralığını bilmeyende yani tekebbür sahibinin istişare diye bir derdi olmaz demiştik. Kibir ehli olmak demek bu bağı-bağları hal ile reddetmek demektir. 

Herkesin kendi düşünce ve görüşü en haklı ve en doğrudur. Herkes kendisini ya da grubunu en doğru, en haklı, en iyi bilen olarak görür. Böyle görünce herkes kendi görüşünü-bakış açısını başkasına dayatmak ister. Bu durumda hakikate ulaşmak olmaz.

Tek olan ve mutlak hakim olanla bağ koptuğu için çokluk, nefsaniyet, kibir işin içine girer. (Allah ile bağını ilk koparan İblis’in kibirle bu bağı kopardığını tam burada hatırlamalıyız.) Bunlar söz konusu olduğunda ise Allah ile bağ olmaz. Diğer tüm ilkelerle de bağ kalmamıştır. Bu bağın-bağların olmadığı yerde Allah’ın lütfu yardımı, yol göstericiliği, basiret verip yolumuzu aydınlatması da olmaz. Bunlar olmayınca Allah o kişi veya toplulukla olmaz. Allah’ın kendisiyle olmadığı topluluktan ise hayır, güzellik, bereket, hakikat tezahür etmez.

Allah ile bağını az ya da çok zayıflatmak-koparmak demek İslami ilkelerle kelimelerle bağı koparmak demektir ya da tersi. İslami bir kelimeyi bağlarından ya da bağlamından koparmak demek tam da kelimeleri mevziinden tahrif etmek demektir.

Krişnamurti “insanların büyük bölümünün zihinleri alışkanlıkların açtığı yerleri izleyerek çalışır” diyor. Bu yerinde bir tespittir. Ancak alışkanlıklara bilinçsizce yapılan davranışlarla beraber, bilinçli davranışlardaki devamlılığı, hayır ve güzellikte devamlı olmayı da katarak düşünmeliyiz. Asır Suresinde hüsrandan kurtuluşun anahtarı olarak iman, salih amel, hakkı ve sabrı karşılıklı tavsiye buyruluyor. Bunlarda devamlılık, namaz, tefekkür, tezekkür, akıl etme, hayırda yarışma, infak, sevdiklerinden verme, fedakarlıkta bulunma, nefsi tezkiye etme vb. vasıflar önemlidir. Çünkü bunlar insanın düşüncesini, duygularını, duyularını (ihsas, idrak, algılarını) akıl etmesini, temayüllerini, kalbi yönelim ve ilgilerini etkilediği gibi fiil ve amellerini de etkileyerek belirler.

Şöyle de denebilir; her iyi veya kötü davranış hem başka davranışları etkileyebileceği gibi, düşünce, algı ve yorumlamamızı da etkiler.

Amel iradi (bilerek /isteyerek yapılan) fiildir ve niyete bağlıdır. “Ameller ancak niyetlere göredir” Hadisi Şerifinde amellerin iradi ve bilinçli olmasına da bir işaret vardır. Bir gazete ekinde okuduğum makalede geçen şu cümle hiç unutmamak üzere zihnime kazanmış durumda. “Yazımız gerçekte alnımızda mı yazar yoksa algımızda mı?” Bu soru derin anlamları ve bağları içinde bulunduran çok önemli bir sorudur; bizim açımızdan bakıldığında...

İşlenen bir hayrın veya şerrin; bir olaya bakışımızı, zihnimizi, akletmemizi ve idrakimizi nasıl etkileyeceğini, o olayı nasıl algılayıp yorumlayacağımıza etkisini düşünmek zorundayız.

Bir mümin hakikati bilme ve ona ulaşma yolunda salih amellerle birlikte; örneğin duanın etkisini hesaba katmadan, sünnette tavsiye edilen irfani disiplinlerin etkisini düşünüp hesaba katmadan hareket etmemelidir. Bunların Allah ile bağımız, Allah‘ın lütüf ve bereketinin üzerimize olması ile arasındaki ilişki- bağ gözetilmeden; Peygamberimiz  as. dan rivayet edilen ”Rabbim bana eşyanın hakikatini  olduğu gibi göster” duası kavranamayacağı gibi, müşaverenin anlamı da idrak edilemez.

Bu çizilen çerçevenin batılı hiçbir kelime ve kavramla hiçbir alakası-bağı yoktur. İslam’ın her kelime ve ilkesi bir anlamlar âlemidir. Bu alemin tamamı birbiriyle bağı olan, birbiriyle uyumlu , estetik, güzellik ve birlik âlemidir. Bu alemde hiçbir anlam ve ilke, hiçbir kelime ve değer birbirinden kopuk ve bağımsız değildir. Bu sebeple usülde tartışılan içtihadın tecezzisini(bölünebilirliğini) kabul eden  görüşün zayıf olduğu kanaatindeyiz.

Birlik, bağ ve uyum tevhidin gereğidir. Bir kelime bile olsa bu uyum, bağ ve birlikten ayrılmaz; bir kelimenin bile ayrılması tevhidi zedeler.

Müslümanların üzerinde bulunduğu zemin Allah ile bağın olduğu zemindir. Bu zeminin tüm kelimeleri, tanımları, anlamları geçerliliğini bu bağın dayandığı vahiyden, Peygamberin (as)açıklayıp uygulaması olan sünnetinden ve O’nun yolunu sürdüren sahabe ve İslam âlimlerinden alır.

Son olarak istişarede farklı bakış açıları ve konunun farklı yönlerinin gündeme gelmesi Hakk’a ulaşma konusunda (kelami/felsefi anlamda) birer imkan demektir. İmkan durumunda olan bir şeyin en güzel en doğru şekilde ortaya çıkması ( zahir - şen hale gelmesi)ise Allah’ın tevfiki (herhangi güzel/hayırlı bir sonuca ulaştırması) iledir. İmkan durumunda olan bir konunun görüşülerek en hayırlı şekilde gerçekleşmesini gönülden dilemenin ( yani bu içtenliğin) adıdır istişare… Diğer bir deyişle lisan-ı hal ile yakarmadır istişare. Şu veya bu şekilde olması (veya Allah’a nispetle yaratılması) imkan durumunda olan bir hususu; bütün yönleriyle görmeye çalışıp hayırlı olacağına inanılan neticeye ulaşabilmek için muvaffakiyet talebidir. Sadece Allah için, hakikate ulaşmak için, Allah ile bağımıza en uygun sonuca ulaşmak için Allah’tan muvaffakiyet talebidir şura ve müşavere…

Müslümanlar Allah ile aralarındaki bağa atfen besmeleyi başlangıçta söyleyip O’nun kelimeleri ile konuşarak Allah’ın her şeye hakim ve malik oluşunun bereketlerini üzerlerine çekmeyi isterler.

Modern ya da Post modern kelimelerle-anlamlarla konuşanların, Müslümanların problemlerini bu kelimelerle izah etmeye çalışanların( bilerek veya bilmeyerek) lisan-ı hal ile yaptıkları şey kendileri ile batılı paradigma  ya da kutsallar arasında bağ kurmaktır.

Batının kelimeleriyle konuşmak, insana ve yaşama ilişkin açıklamaları bu kelimelerle yapmak, sanki “nass” imiş gibi  kimi batılıların cümlelerini tekrarlamak; tam da bu bağın ifadesidir.

Batılı kelimeler; demokrasi, demokrat, liberal, muhafazakar, muhafazakar demokrat, modern, post modern ve benzeri kelimelerin tamamı hangi zeminde bulunuyor?

Bulundukları bu zeminin anlamı nedir? Bu zemin anlamını nereden alıyor? Bu zeminin anlamını aldığı yer ile bağı nedir?

Demokrasi başta olmak üzere tüm batılı kelimeleri konuşanlar Müslümanların zihinlerini bu kelimelerle işgal edenler niçin bunu yapıyorlar? Müslümanların bulunduğu coğrafyada bunları gündeme getirip bunların konuşulmasını isteyerek kimin rızasını-mükafatını umuyorlar? Batılı kelimelerin küreselleşmesinden, tüm arzı istila etmesinden amaçları nedir?

Batılı kelimelerin (halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, ulus devletler, egemenliğin millete ait oluşu, temel hak ve özgürlükler, insan hakları, sağlık, uluslararası örgütler vb.) anlamları varsa ABD’nin Irak’ta ne işi vardı? Afganistan’da ne işi vardı? ABD niçin pek çok ülkede darbeler yapıyor veya yapmaya çalışıyor? Bosna’da niye soykırım oldu? Cezayir‘deki katliamlara, yüzbinlerce cinayete sessiz kalıp destekleyen, sömürge döneminde ise bizzat katliamlar yapan, batılı kelimelerin/kavramların pek çoğuna beşiklik eden Fransa değil mi? İkinci Dünya Savaşındaki milyonlarca ölüden hangi kelime ve anlamlar ve bu kelimelerle bağı olanlar sorumlu?

Batının kelimelerinden her zaman kan, cinayet, soykırım, kafatası, açlık, yoksulluk, sömürü barbarlık damladı, hala da damlıyor. Bu kelimelerin hepsine mazlumların akan kanları bulaşmıştır.

Bu kelimelerle konuşmak; Allah’ın adını, Allah’ın kelimelerini ağzına alan(ya da almayan) tüm insanların ancak ağızlarını kirletir. Niçin kirletir? Akıtılmış kan necis olduğu için. Bu kelimelerin hepsini kan bulaştığı için kirletir, ağızlarımızı…

Ağızlarımızı batının kelimeleriyle kirletmemeliyiz.

Not:Bu yazı aynı zamanda İslami Anlizde yayınlanmıştır.

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Bülent şenyuz | 08.12.2021 11:30
Kimi oryantalistlerin subjektif hayallerini bitiren nefis bir yazı olmuş
Çok okunan haberler
Çok okunan yazılar