metrika yandex

PEYGAMBERÎ STRATEJİ VE FİLİSTİN

Süleyman ARSLANTAŞ

25.05.2021

İsrail 15 Mayıs 2010’da 62. kuruluş yıldönümünü kutlayacak. Varlığı meşru ya da değil ama İsrail’in kuruluşunun üzerinden 62 yıl geçti. Bu süre insan hayatında tam bir ömür sayılır. Aradan geçen bunca zamana rağmen İsrail ne yaptı, Filistinliler ne yaptı, Araplar ve dünya ne yaptı?

Bugün geldiğimiz noktada özellikle İslam dünyası olarak Müslümanlar olarak İsrail’le ilgili, Filistin’le ilgili o kadar çok şeyler konuştuk ki, eğer konuşmanın hakaretin bir tesiri olsaydı şu an da İsrail diye bir devletin olmaması gerekirdi. Oysa bunca söyleme rağmen İsrail var ve var olmaya da devam edeceğe benziyor!

Peygamberler geldikleri toplumlara sadece vaaz ve nasihat için gelmezler. Onlar, geldikleri toplumun eşyaya, olaylara bakış açılarını da değiştirirler ve ayrıca da buna paralel olarak davranış biçimlerini de değiştirirler. Muhakkak her değişim sancılı ve acı olur. Peygamberler de, toplumları da bundan nasiplerini alırlar. Ve zaten Hz. Peygamber öyle diyor: ‘Belaların şiddetlilerine peygamberler muhatap olur.’(İbni Mace 2cild sh.1321)

Değişimciler genelde toplumlarının hoşlarına gitmeyecek mesajlar verirler. Ve bu yüzden de onların verdikleri mesajlara muhaliflerinden daha çok müttefikleri teyakkuzla yaklaşırlar. Toplumlarına yeni bir mesaj yeni bir değişim projesi getirenler öncelikle yakınları tarafından geldikleri toplumun önderleri ile uzlaşmaya teşvik edilirler. ‘Aman bir huzursuzluk çıkmasın, muhakkak ki söylediklerin doğrudur ama karşı tarafı da dinlemek ve hak vermek gerekir.’ gibi söylemlerle değişimciler yakınları tarafından atalete sürüklenmek istenir. Ama kararlı olan liderler, değişimciler üzerinde bulundukları hali yeniden test eder ve doğruluğuna tekrar kanaat getirdiklerinde kararlı bir şekilde yollarına devam ederler ve hiçbir kınayıcının da kınamasına aldırış etmezler…

Hz. Muhammed (a.s.)’ın hayatı da bütün yönleri ile ele alındığında sadece ibadet, muamelat, ahlak gibi hususlarda değil, stratejik olarak da değişimin, yeni bir şeyi ikame etmenin, muhaliflerle mücadele etmenin, dost ve müttefikleri ikna emmenin neredeyse tüm yöntemlerini O’nun hayatında görmekteyiz. Mesela “Hudeybiye Musalahası”. Bedir esirlerine ilişkin yapılacaklar konusundaki tavrı, Mekke’nin fethi günü Ebu Süfyan’ı taltif etmesi vd. Tüm bunlar tek tek ele alındığında müthiş bir strateji görmekteyiz.

Hz. Muhammed (a.s.) Hendek Savaşı’ndan bir yıl sonra bir gece bir rüya görür. Rüyasında başı tıraşlı olarak Kâbe’yi tavaf etmektedir. Bu rüyayı ashabı ile paylaşır ve umre için Mekke’ye gitme kararı alınır. Medine ve Mekke arasındaki Hudeybiye denilen mevkide Hz. Peygamber ve arkadaşları mola verirler. Bazı Arap kabilelerinden Hz. Peygamber’in Mekke’yi ziyaret amacı sorulur ve Resulullah der ki: ‘Biz umre için geldik. Kâbe’yi ziyaret edeceğiz ve başka bir amacımız da yok…” Durum Kureyş’e bildirilir. Kureyş Hz. Peygamber’in (a.s.) kararlılığını bildiği için bu ziyareti önlemek adına Hudeybiye’ye Suheyl b. Amr başkanlığında bir heyet gönderir. Hz. Peygamberle bu heyet arasında görüşmeler başlar ve sonuç olarak, zahiren o günkü Müslümanları yaralayacak bir takım anlaşma maddelerinin altına Hz. Peygamber imza atar. Başta Hz. Ömer, Hz. Ali gibi sahabeler olmak üzere Peygamberi sorgulamaya başlarlar ve Hz. Ömer özellikle umrenin ertelenmesi, Mekke’den Müslüman olarak gelen kimselerin Mekke’ye iadesi gibi anlaşma maddelerine karşı çıkarak : “Sen Allah’ın hak Peygamberi değil misin? Düşmanlarımız batıl üzerinde, biz ise hak üzerinde değil miyiz? Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri cehennemde değil mi?” diye yüksek sesle itiraz eder. Hz. Peygamber, Hz. Ömer’in bu çıkışına karşı sükûnetini koruyarak: “Ey Hattab’ın oğlu! Ben Allah’ın Resulüyüm ve O’nun emrine karşı hareket etmem.” Der. Tüm bunlar olurken Mekke heyetine başkanlık eden Süheyl’in oğlu Cendel ayaklarında zincirler olduğu halde müzakere mevkiine gelir ve Müslümanlara sığınmak, onlarla beraber olmak ister. Herkes ama herkes bu tablo karşısında olacakları merakla beklemektedir. Ve Süheyl, anlaşma gereği oğlunun iadesini ister. Yalnız anlaşma daha imzalanmamış durumda. . Sonuç olarak Hz. Peygamber (a.s.) Cendel’i müşriklere teslim etme emrini verir. Cendel: “Ey Müslümanlar! Beni iade mi edeceksiniz? Dinimden dolayı bana işkence yapanlara beni tekrar teslim mi edeceksiniz?” der. Hz. Peygamber Cendel’e: “Ey Ebu Cendel! Bu toplulukla yeni anlaşma yaptık. Bu yüzden seni iade etmemiz gerekiyor. Sen biraz sabret. Allah’tan sabrının karşılığını iste. Hiç şüphe yok ki Allah sana bir çıkış yolu gösterecektir. Sana ve diğer Müslümanlara bir kolaylık verecektir. Anlaşmaya vefasızlık yapamam. Verdiğimiz sözde durmamak bize yakışmaz.”

Değişimcilerin, toplum önderlerinin, peygamberlerin ortaya koydukları icraatlar belki de muhatap oldukları toplumların birçoğunun hoşuna gitmeyebilir. Ama sonuç olarak onların ortaya koyduklarının stratejik bir boyutunun da olabileceğini toplumlar hesap etmelidirler. Özellikle peygamberlerin söyledikleri ve yaptıklarını aklımız almasa da, nefsimize hoş gelmese de kabullenmek teslimiyetin bir nişanesidir. Ve onların yaptıklarının bağlayıcılığını da unutmamak gerekir.

Biz Müslümanlar ne diye Hz. Peygamber’in namaz, oruç, hac, zekât gibi sünnetlerini, uygulamalarını örnek alırız da O’nun farklı insanlarla, farklı kavimlerle, devletlerle olan ilişkilerini, bu ilişkilerdeki yöntemlerini dikkate almayız?

İsrail’in kuruluşunun üzerinden 62 yıl geçti. Filistinlilerin topraklarının ve tüm İslam dünyasının ve hatta Hıristiyan dünyasının mukaddeslerinin bulunduğu Kudüs, Batı Şeria, El-Halil gibi yerlere ilişkin işgal karşısında Hz. Peygamber’in stratejik sünnetinin uyarlanmasını hiç düşündük mü? Tuhaf ama gerçek, bir Müslüman namaza dururken kıble konusunda birazcık yanılsa hemen onu ikaz ederiz. Keza oruç konusunda hassasiyetimiz had safhada. İyi güzel de Hz. Peygamber yalnızca namazın, orucun peygamberi mi? Filistin işgaline karşı nasıl davranılacağına ilişkin taktiksel bir öğreti ve pratik yok mu O’nun hayatında? Elbette var. Mekke, Hz. Peygamber’in(a.s.) doğup büyüdüğü yer. Hz. Muhammed’e Peygamberlik Mekke’de geldi. Peygamber Muhammed (a.s.) on üç yıl bu topluma mesajını muhtelif merhalelerde ulaştırdı. Tepki aldı, yakınları ve kendisi eziyet gördü. Ama o yılmadı karşı tarafla da diyalogu kesmedi. Onlar(müşrikler) Peygamberin kendi iktidarlarını devirip yerine geçeceğini ileri sürdüler. Peygamber onlara makam mevki istemediğini, zenginlik vs. peşinde olmadığını ifade etti. Onu yurdundan sürdürmeye kadar götürdü müşrikler işi. O, kendisini yurdundan kovanların kendisinde olan kıymetli eşya ve emanetlerini sahiplerine teslim etmesi için Hz. Ali’yi görevlendirdi. Çünkü O, peygamber olmazdan önce de sonra da ‘emin’di. Safa tepesinin eteğindeki konuşmasında da, Şib-i Taglib’de de haklı idi. Ama O, ne müşriklere cevap verdi ne de onların mallarına, canlarına zarar verdi. Ve O yüce Resul, Medine’de site devletini kurduktan sonra, kendisini şiir yoluyla hicveden Kaab b. Eşref’in öldürülmesi emrini verdi. Onun stratejik sünnetinde hâkimiyet ve güçle orantılı olarak karşı tarafa mukabele vardır. Mekke’nin ortasında ateşle işkenceye tabi tutulan Ammar b. Yasir’e söyledikleri bunun önemli bir delili değil mi? Hatırlayalım. Ammar’a(r.a.) işkence yapılıyor. Durumdan peygamber haberdar ediliyor ve peygamber olay mahalline geliyor. Peygamber Ammar’a yaklaşıyor ve; “Sabret ya Yasir oğlu! Allah size cenneti vaat ediyor.” İlginç. Ammar ona sitem etmiyor, çektiği eziyetleri şikâyet etmiyor ve cevaben; “Ben kendimi zaten cennette hissediyorum ya Rasulullah.” Diyor.

Şüphesiz ki tüm bunlar biz Müslümanlar çin yalnızca bir kültür değil, hayatımızın muhtelif safhalarında karşılaştığımız olaylar karşısında nasıl davranacağımıza ilişkin önemli stratejik uygulamalardır. Hz. Peygamber’in(a.s.) bu uygulamaların ortaya koyduğu sonuçlardan birisi de şudur ki; Müslüman güçsüz olduğu ortamlarda güçlü olan muhatabın ya da düşmanın o gücü acımasızca-hunharca kullanmasına zemin hazırlamayacaktır. Bu cümleden hareketle isterseniz yeniden özelde Filistin, genelde tüm İslam coğrafyasında karşılaşılan olayları tahlil edelim. Gerçekten ‘Allah’ı ve ahiret gününü umanlar için güzel bir örnek’ olan Hz. Muhammed’in(a.s.) stratejik sünnetine ne kadar uyuluyor?

Hama’yı hatırlıyorum. On binlerce kaybettiğimiz fidanları… Ne diye? Hangi İslami yorumla Hama’da hareket edildi ve zalim Hafız Esad rejimine onun kardeşi General Rıfad Esad’a katliam imkânı niçin verildi? Adnan Saadeddin, Beyanuni, Said Havva gibi bu olayların kahramanları Müslümanlarca tahlil edildi mi? Öyle ya! Halid b. Velid hata yapar da Said Havva yapmaz mı? Irak, ah Irak ah! Ne kanlar döküldü… Geleceğin Irak’ını inşa edecek binler, on binler, yüz binler gitti. Ne adına, hangi güçle, hangi stratejik anlayışla hareketler ortaya konuldu? Ne idiğü belirsiz el-Kaide ve onun cinayetleri masaya yatırıldı mı, işlenen bunca cinayetin ardından İslam dünyası canileri kınadı mı? Darfur’u sorguladık mı? Taliban ne yapıyor? Sovyet işgaline karşı soylu direniş sembolleri olan Afgan mücahitlerinin işgal sonrası birbirlerine karşı verdikleri çirkin mücadelelerin hesabı soruluyor mu? Tüm bunlar akla gelirken acaba tamamen yok edilmek istenen Bosnalı Müslümanların yok edilmesine izin vermeyen Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in stratejisi dikkate alınıyor mu? Sizi bilmem ama ben şahsen ‘Dayton Anlaşması’ sürecinde bizzat Bosna’da, Bosnalıların nabzını tutarken, Aliya’nın toplum tarafından kucaklandığını gördüm. Oğlunu, damadını şehit vermiş olan ve yetimlerine de Kur’an’ı ve İslam’ı öğretmekle meşgul olan bir annenin sözleri hala kulaklarımda; ‘Bizler ya tamamen yok olacaktık ya da geleceğimizi inşa için yaşayacaktık. Dayton yer yer zillet izhar etse de Aliya bizi imhadan kurtardı ve o, inşallah geleceğimizin de kurtulmasına vesile olacaktır. Çünkü küffara karşı güçsüzce direniş hep birlikte yok olmak demekti…’

Ve Filistin! Somut olarak altmış iki yıldır kanayan bir yara. Ama gerçekte 1917’den bu yana kanatılan bir yara. Evet, ilk başta Yahudi yerleşimcilere karşı başlatılan İzzeddin el-Kassam ve Emin el-Hüseyni’nin mücadeleleri ihtiramla anılacak mücadeleler. O günlerin Arap yönetimleri, İslam dünyası şu ya da bu nedenlerle İsrail’in kuruluşuna mani olamadılar. 15 Mayıs 1948 sonrası başlayan ilk Arap-İsrail savaşında da Filistinliler Mısır’ın ve Ürdün’ün ihanetine uğradılar. Doğu Kudüs, Batı Şeria, Gazze 1967 yılına kadar o iki ülkenin işgalinde kaldı. 1967 sonrası yeni işgalci İsrail’e karşı hem Müslümanlar hem Müslüman olmayanlar mücadele verdiler ve halen de veriliyor. Binlerce Filistinli mücahit, çocuk, kadın, erkek şehit oldular. Şehitler kervanı durmadan devam ediyor. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Fakat burada üzerinde hemen hemen hiç durulmayan ve fakat durulması gereken bir konuyu da masaya yatırmak istiyorum. 62 yıllık işgale karşı verilen mücadelenin İslam stratejisi ile ne kadar uyumlu olduğu konusu.

Hz. Peygamber, Hudeybiye’de Süheyl b. Cendel olayında üzüldü ama sonuca duygusal bir yaklaşımda bulunmadı. Cendel’i Mekke heyetine teslim etti. Aynen bunun gibi Filistin konusunda da üzülüyoruz, ağlıyoruz ama bu üzüntü ve ağlamalarımız bizleri duygusallığa, en önemlisi de duygusal kararlara sevk etmemeli. Bakınız en azından 1967’den bu yana Filistin için mücadele veren birçok önderler ve kuruluşlar vardır. Bunların mücadelelerini tek tek ortaya koymaya bu sayfalar yetmez. Ama biliyoruz ki tüm bu mücadelelere rağmen İsrail geri adım atmadı. 62 yıldan bu yana Doğu Kudüs başta olmak üzere tüm Filistin topraklarındaki mukaddeslerimizi istila ve işgale devam ediyor. İsrail bir gün Doğu Kudüs’teki Müslüman’ın evini başına yıkıyor, bir başka gün Gazze’yi kan gölüne çeviriyor ve maalesef bunun tersi bir şey de olmuyor. 13 Eylül 1993’de imzalanan Washington Mutabakatı ardından FKÖ, onun liderleri Arafat, sonrasında Mahmut Abbas ve arkadaşları, kısaca El-Fetih, İslâmi, tarihi, insani sıfatlardan adeta soyutlanarak işgalcilerle birlikte Filistin için, Kudüs için çözüm üretmeye çalışıyor. Somut bir örnek 2008’in sonu, 2009’un başında İsrail’in Gazze’ye yönelik tecavüzünde El-Fetih’in ve Mahmut Abbas’ın Hamas’ı ve Gazze’yi bitirmesi konusunda İsrailli makamlara telkin ve baskıda bulunduklarını bizzat İsrailli yetkililer açıkladı. Ama İsrail kurnaz, onlar Gazze’yi bitirmediler. Çünkü Kudüs’ü emanet edebileceğimiz İslâmi duyarlılığı olan, Filistin’deki mukaddesleri Allah’ın bir emaneti olarak gören Hamas’ı ve diğer Müslümanları Kudüs’ten uzak tutmanın, Batı Şeria’nın dışına çıkartmanın önemli bir yolu onları Gazze hapishanesinde tutmaktır.

İsrail, özellikle El-Fetih’i Batı Şeria’da, Haması’da Gazze’de tutmak istiyor. Bu İsrail’in stratejisi. Oysa Müslümanlar açısından, İslam açısından başta Doğu Kudüs olmak üzere el-Halil ve tüm Batı Şeria El-Fetih’e bırakılamaz. Doğu Kudüs’ü ancak Allah’a ve Resulüne ittiba edenler korur. İslâmi duyarlılığı olan Hamas, İslâmi Cihad gibi örgütler ve Müslümanlar ve yine çeşitli ülkelerdeki sivil toplum örgütleri İsrail’in Gazze taktiğini görmüyorlar mı? Bu stratejiyi bozmak için bir çabaları yok mu?

Daha açık bir şey söyleyeyim. En az 25–30 yıldan beri Filistin konusunda yazıp çiziyorum. Gözlemlerim o ki; şu an da hem İsrail, hem El-Fetih’in bazı mensupları ve yine bir kısım Arap yönetimleri, Ortadoğu dörtlüsü diye bilinen AB, Rusya, BM ve ABD’de Filistin için Filistin topraklarının dışında yeni bir “yurt” arayışı içindedirler. Sistematik bir şekilde Doğu Kudüs’teki Yahudi yerleşimcilerin artırılması, Gazze’nin tecridi ve tüm İslam ülkelerindeki İslâmi duyarlılığı olan iyi niyetle sivil toplum örgütlerinin bilhassa “Dökme Kurşun” operasyonundan sonra Gazze’ye odaklanması İsrail’in işine geliyor. İsrail, Gazze’yi yıkıyor ama yok etmiyor. Ve fakat ortaya koyduğu strateji ile ‘ben yıktım, sen yap’ diyor bizlere. Duygusal olarak olaya yaklaştığımızda elbette yapacağız ve hatta gemilerle inşaat malzemesi de götüreceğiz! Tabiî ki Gazze’li çocukların, ihtiyaç sahiplerinin halleri ile de ilgileneceğiz. Ama bir hususu göz ardı etmeden. O da; Gazzeyle ilgileniriz ancak bizim için önemli ve öncelikli olan ilgi alanımız Kudüs’tür, Mescid-i Aksa’dır, El-Halil’dir ve topyekûn Batı Şeria’dır. Bilhassa Türkiye olarak, STK’lar olarak bu stratejiyi iyi okumamız gerekiyor. Eğer elimizden geliyorsa Hamas’ı Gazze’den çıkartarak Kudüs’e yönlendirmeliyiz. Kudüs’e yönelen bir Hamas, bir İslâmi Cihad daha çok ses getirir ve daha çok işgalcilerin iç yüzünü açığa çıkarır. Bunun yanı sıra da Gazze’yi boşaltan bir Hamas, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırı meşruiyetini de (!) bitirmiş olur.

İsrail’in 62. kuruluş yıldönümünde eğer Filistin davasına gönül veren birey, toplum ve devletler gerçekten Filistin davasını halletmek istiyorlarsa, yanlışta ısrar etmemeleri gerekir. Filistin içerisindeki Filistin için mücadele eden birey ve örgütler mücadelelerinde İsrail canilerinin güç kullanmalarına fırsat verecek davranışlardan kaçınmalıdırlar. Eğer Arap yönetimleri samimi iseler, İsrail’le flörtü sona erdirmelidirler. Dünya’nın samimi olan ülkeleri Ortadoğu dörtlüsünün sahte barış arayışları formüllerinin hiçliğini ortaya koymalıdırlar. Bölgenin önemli aktörü olan Türkiye’nin İsrail’le olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi ve İsrail’e rağmen politikalar üretmesi gerekmektedir. STK’lar Gazze’ye olan ağıt’a bir ayar vermeli ve dikkatleri daha çok Kudüs’e kaydırmalıdırlar. Son bir not Yahudiler dünyanın hemen her yerinde devlet olmazdan önce mazlum edebiyatı ile ayakta kaldılar ve sonunda da devlet oldular…

Genç Birikim/Mayıs 2010

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Yıldız Dağlı | 30.05.2021 19:24
Demek ki değişen hiç bir şey olmamış.. Demek ki sürünen leşler cana gelememiş... Demek ki Hamas'ın İran ve Suriye'ye teşekkürü bizi yeterince şaşırtsa da yeterince anlaşılmayan çok şey var... Demek ki sanıldığı gibi bir İslam Ümmeti/Milleti yok. Var mı? Varsa nerede, yoksa neden?
ŞEREF AZİZ TAHA | 25.05.2021 22:03
Doğru söylemiş Süleyman abimiz.
Mehmet Ali Öner | 25.05.2021 20:56
2013 yilinda,Mısır'da gosteriler Tahrir meydanindan Rabia meydanına kayınca ( Galiba m.onal mengusoglu ) bir abimiz , bunun stratejik olarak yanlis oldugunu, Tahrir meydanının simgesel boyutunu ve onemini yazmistı. Bu yazının sonunda Kudüsün onemine dikkat cekmis suleyman abi, ek olsun diye aklima geldi..