metrika yandex
  • $32.64
  • 35.41
  • GA18850
İtidal

Bölgemizde Neler Oluyor? Filistin-İran ve Suriye

SÜLEYMAN ARSLANTAŞ
01.02.2023

İsterseniz söze, “Neler olmuyor?” sorusuyla başlayalım. Barış ve huzurun dışında her şey oluyor. Kısa kısa ifade etmek gerekirse bölgemizde çok ciddi gelişmeler yaşanmakta. Bunların başında Filistin-İsrail gerginliği gelmekte. Bunu İran-Suriye arasında gittikçe belirgin hale gelen ikili ilişkilerdeki soğuma takip ediyor. Ve tabi ki Azerbaycan’ın Tahran’daki Büyükelçiliği’ne yapılan saldırı da önemli bir olay olarak önümüzde duruyor.

Netanyahu ve onun oluşturduğu bütün hükümetler İsrail-Filistin ilişkilerinde sürekli gerginliğe ve çatışmalara neden olmuştur. Şu anda da yine tek taraflı veya karşılıklı çatışma, yıkım ve infaz eylemleri gerçekleşmektedir. 25 Ocak Çarşamba günü Batı Şeria’nın Kuzeyindeki Cenin Mülteci Kampına yapılan İsrail saldırısında 10 Filistinli hayatını kaybetti. İsrail makamları bu saldırı sonrası hiçbir şey olmamış gibi gerginlik politikalarına devam etti. Elbette gerek İsrailli makamların ve gerekse uluslararası kuruluşların saldırı ve katliama seyirci kalmaları bu kez Hamas, İslami Cihad ve diğerlerini harekete geçirdi. Sonuçta 26 Ocak Perşembe günü İsrail’in işgali altında bulunan Doğu Kudüs’teki “Neve Yakov” Yahudi yerleşim biriminde dedesi 25 yıl önce Yahudi yerleşimciler tarafından öldürülen torun Hayri Alkam* tarafından yapılan istişhadi eylem sonrası 7 İsrailli öldürüldü. Bu saldırının ardından aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülke ve kuruluş İsrail’e taziye ve destek mesajı verdiler. Bu gelişmeler bile açıkça gösteriyor ki İsrail-Filistin arasındaki gerginlik ve çatışmalarda çifte standart uygulanıyor. Üstüne üstlük utanmaz-arlanmaz katil Netanyahu sanki hiçbir şey yokmuşçasına Ürdün ziyaretinde bulunuyor. Ve tabi Siyonistleri bir tetikçi olarak Filistin topraklarına yerleştiren Amerikalı yetkililer de sanki Netanyahu’nun cinayetlerini tebrik için birbiri ardınca Tel-Aviv’i ziyaret ediyorlar. Bunlar; Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, CIA Direktörü William Burns ve ABD Dışişleri Bakanı Antony Blınken’dır.

26 Ekim 1996’da; tarihe Arava Vadisi (Arabah) Antlaşması olarak da geçen İsrail-Ürdün arasındaki antlaşmaya göre Mescid-i Aksa ve Zeytindağı üzerinde bulunan otel, restoran vb. Ürdün himayesine verilmişti. Ne var ki o gün İsrail başbakanı olan İzhak Rabin antlaşma imzalandıktan sonra Clinton, Demirel ve Ürdün Kralı Hüseyin’in bulunduğu bir ortamda: ‘İbrahim’in çocukları nihayet barıştılar.’ dese de yaşanan süreç ve devam eden olaylar İbrahim’in çocuklarının barışmadığını ortaya koyuyor. Hayır, bu böyle gitmez. Her ne pahasına olursa olsun halkı Müslüman olan ülkeler İsrail’e anladığı dilden cevap vermek zorundadırlar. Üstelik Netanyahu’nun acımasız bir katil, barıştan nefret eden bir kan dökücü olduğunu bilen İsrail halkı da mükerreren bu adamı iktidara getiriyorlarsa o halk da en az Netanyahu kadar suçludur. Muharref Tevrat öğretilerine göre sözde dindar olan, katliam ve yıkımdan geri durmayan Siyonistler de hakkettikleri karşılığı bulmalıdırlar. Netanyahu bile bile aşırı sağcı İtimar Ben-Grivi’i en stratejik bakanlığa getirerek her türlü alçaklığı işlemesine izin vermiştir. Bu alçak adam, 3 Ocak’ta Mescid-i Aksa’yı bastı. Dünyadan, özelikle İslâm dünyasından çıkan cılız seslerin verdiği güvenle Mescid-i Aksa’yı tekrar tekrar basacağını ifade etmekten çekinmedi ve çekinmiyor. Türkiye Cumhuriyeti, reel politikten hareketle İsrail’i bir devlet olarak tanımış olsa bile (26 Mart 1949), İsrail ile yakınlaşan ülkeler; Netanyahu ve benzeri katliam tutkunlarını dikkate alarak son zamanlarda gelişen yakınlaşmayı yeniden gözden geçirmelidirler. Zira bu Siyonistler taziyeye bile lâyık değiller. Bu halleri ile de ilişkilerin hiçbir şey yokmuşçasına devam etmesi mümkün olmamalıdır.

Bölgemizde bir diğer sorun da İran ve İran üzerinden ortaya çıkan gelişmeler ve olaylardır. 27 Ocak Cuma günü Azerbaycan’ın Tahran Büyükelçiliği’ne yapılan bir saldırı sonrası bir elçilik görevlisi öldürüldü, iki de yaralı var. Olay vahim. Zira elçilikler bulundukları ülkelerin güvencesi altında faaliyet yürütürler, zira Cenevre Sözleşmesi buna amir hükümler ihtiva etmektedir. İran tarafından güvenlik zafiyeti olabilir veya olmayabilir. Mesele bu saldırı Mahir Kaynak’ın ifadesiyle, “Kimin işine yarar?” sorusuna cevap bulmakta.

İran nüfusunun yaklaşık 40 milyonu Azerilerden oluşmakta. İran hangi nedenledir bilinmez ama Kuzey Azerbaycan’ı sürekli dışlayan, bunun yanı sıra Kuzey Azerbaycan’ın savaş halinde olduğu Ermenistan’ı destekleyen bir politika takip etmekte. Son II. Karabağ Savaşı’nda da bunu açıkça gördük. Üstelik Türkiye ciddi anlamda Azerbaycan’a destek verirken, İran bu yaklaşımı da tasvip etmedi. Bilhassa savaş sonrası Azerbaycan-Ermenistan arasında varılan ateşkes antlaşmasının 9. Maddesine göre Azerbaycan-Nahçivan arasındaki bağlantıyı kuran “Zengezur Koridoru”nun açılması da İran’ı oldukça rahatsız etti. Kuzey ve Güney Azerbaycan’ın İran karşıtı bir politika ya da hareketliliğini tetiklemek isteyen güç ya da güç odakları bu saldırıyı planlamış olamazlar mı? Zira Mahsa Amini olayları kısmen birkaç idamın ardından yavaşladı. Yeniden İran’ı kaosa, kargaşaya ve hatta rejim tartışması ve parçalanma sürecine sokmak isteyen güçler mevcuttur. Ve bir hatırlatma Tahran’da rejim aleyhtarı gösteriler yavaşlasa da Zehadan bölgesinde yani Belucistan’da hareketlilik devam ediyor. Bunlara bir de Suriye-İran ilişkilerindeki soğukluk eklenince son zamanlardaki gelişmeleri İran aleyhine gelişmeler olarak okumak mümkün. Soğukkanlılıkla ifade etmek gerekirse Tahran’daki Azerbaycan Büyükelçiliği’ne yapılan saldırının failinin ya da destekleyicisinin İran olması mümkün gözükmüyor.

Son gelişmeler ışığında İran-Suriye hattındaki gelişmelere de baktığımızda İran-Suriye ilişkilerinin de sonuna gelindiği gibi bir izlenim söz konusudur. Kısaca ifade etmek gerekirse; İran 1979 İslâm Devrimi sonrası Suriye ile ilişkilerine azami önem verdi. Bilhassa Lübnan/Baalbek merkezli Hizbullah Örgütü’nün kurulmasından sonra da dönemin Şam Büyükelçisi olan Ali Ekber Muhteşemi’nin (1983) elçiliği sırasında bu ilişkiler yoğun bir boyuta ulaştı. Keza 1980 Eylülü’nde başlayan İran-Irak savaşı sırasında da Şam, hem İran için hem de Hizbullah için lojistik üs olarak işlev gördü.

İran-Irak savaşı sonrası ve Arap Baharı sürecinde İran kendisi için Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut karayolunu kontrolü altına aldı. Bilhassa Irak ile Suriye arasındaki el-Kaim-Ebu Kemal sınır kapısının açılmasından sonra İran milisleri bu yolu kontrol altında tutmaktadırlar. Bu yol aynı zamanda İran’ın Akdeniz’e ulaşma yoludur. Tıpkı Rusya gibi İran’da Akdeniz’e bilhassa Doğu Akdeniz’e ulaşmak istiyor. Bunu da şu üç nedenle istiyor: alternatif enerji hattı, etnik yayılmacılık, mezhebi genişleme. Ne var ki başta Arap ülkeleri olmak üzere aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkeler aşırı Esed karşıtlığını bir kenara bırakarak Esed rejimi ile yakınlaşmaya başladılar. Bu yakınlaşma İran’ın Suriye’ye yapmış olduğu vaatlerin gerçekleşmemesi nedeniyle de ete-kemiğe büründü. Zira İran’ın Suriye’deki varlığı bugüne kadar Suriye’deki Sünni ve Nusayriler için zarardan başka bir şey tevlit etmedi. Hatta, belki de Esed rejimi ya da Baas rejimi sonrası Suriye’yi ihya edecek tüm genç nesil neredeyse bitirildi.

İran, iç savaş nedeniyle Suriye’de yıkıma uğrayan birçok kentte yaklaşık 200 bin konut inşa edeceğini vadetmişti. Bunu gerçekleştiremedi. Ve sonra bu rakam 30 bine indirildi. Bu da gerçekleşmedi. Üstelik son aylarda bilhassa Türkiye-Suriye yakınlaşması ve yine İran, Rusya ve Türkiye ile birlikte Astana sürecinin garantörlerinden biri olmasına rağmen Moskova’nın öncülüğünde gerçekleşen Ankara-Şam normalleşmesi İran’ı ciddi şekilde endişelendirdi. (Lavrov’un son açıklaması ile İran’ın yeniden sürece dahil olması kararlaştırıldı.) İran Cumhurbaşkanı Reisi 27 Aralık’ta Şam’ı ziyaret etme kararı aldığı halde bu ziyaret iptal edildi. İran, Suriye ile ilişkilerin yeniden gelişmesi için birtakım tavizler de istedi. Suriye yönetiminin buna soğuk bakması sonucu bu kez de Şam’a verdiği petrol ve doğalgazda sınırlamaya ve fiyat artışına gitti.

Reisi, Suriye gezisi öncesinde Suriye’den petrol, gaz, fosfat gibi çeşitli kaynaklara hakim olmanın yanında Akdeniz’e ulaşmak için stratejik bir tutunma alanı da talep etti. Tüm bunlar hem Suriye yönetimini hem de Suriye halkını rahatsız etti. Sonuç olarak İran belki de iç kargaşaların yanı sıra çeşitli müttefikleri ile de sıkıntılar yaşamaya başladı. Şu an da Sistan-Belucistan Eyaletinin başkenti olan Zahedan başta olmak üzere, Azerbaycan, Sanandaj-Kirmenşah yani Kürdistan Eyaleti ve Suriye özelinde ciddi siyasi sıkıntılar yaşayan bir İran’la yüzyüzeyiz. Oysa etnik ve mezhebi yayılmacılık anlayışını revize ederek Türkiye ve bölge ülkeleri ile yakınlaşsa çok daha rahat eder. Zira Türkiye tarihsel olarak dostluğuna da düşmanlığına da güven duyulacak bir ülke. Kaldı ki Türkiye şu ana kadar İran’a karşı düşmanca bir yaklaşım değil, dostça yaklaşım sergileyen bir komşuluk örnekliği ortaya koymuştur.

*bkz. Abdülaziz Tantik Taşköprü Gazetesi 31/1/2023

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş