metrika yandex

Sloganlara Hapsedilen Hayatlar

Atasoy MÜFTÜOĞLU

04.03.2022

Tarih’le, insanlık’la ilişki kurabilecek, yeni zamanlar için İslami kavramsal-kurumsal çerçeveler/ yorumlar üretemediğimiz için; zihinlerimiz/toplumlarımız/halklarımız, sömürgeci kavramlar-yapılar-yorumlar tarafından sistematik bir biçimde fethediliyor, fethedilebiliyor.

İslam toplumları ve kültürleri katlanılması zor bir durum’la karşı karşıya bulundukları halde; İslami kavram ve kurumların, her durumda tercih edilebilir, temsil edilebilir, savunulabilir ve tecrübe edilebilir durumdan nasıl çıkarıldıklarını, bu kavram ve kurumlara kaybettikleri otoritelerinin nasıl kazandırılabileceğini konuşmaya cesaret edemiyor.

Halen karşı karşıya bulunduğumuz sömürgeci fetihler, İslam toplumlarının sosyal ve kültürel yetersizliklerine işaret ettiği gibi, bu toplumların ahlaki ve politik bir kriz’le malûl bulunduklarına, ahlaki ve entelektüel bir savrulma içerisinde olduklarına işaret ediyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, toplumlarımız; maruz kaldıkları sömürgeci fetihlere, yerli-milli marjinalliklerle karşılık vermeye çalışıyor, sömürgeci siyasal kavramların, referans sisteminin mutlaklaştırılarak seküler ve ideolojik temelde evrenselleştirilmesi karşısında, hiç bir şekilde entelektüel ya da akademik bağlamda radikal bir sorgulama iradesi ortaya koyamıyor.

Bu konuda, anlamlı, varoluşsal, örnek bir irade ortaya koymak bir yana, toplumlarımızda her geçen gün, popülist-otoriter-politik bağnazlık-müsamahasızlık; politik çıkarları-ihtirasları-başarısızlıkları maskelemek üzere mutlaklaştırılabiliyor. İçerisinde yaşadığımız toplumda, muhafazakâr kesimler, otoriter-popülist partizanlık ve politik rekabet adına, kendilerine yapılmasını asla istemedikleri şeyleri, başkalarına/ötekileştirilenlere yapmaktan asla imtina etmiyor, bu tavırlarıyla İslami/ahlaki alana hangi ölçüde yabancılaştıklarını düşünmüyor, düşünme ihtiyacı duymuyor.

Toplumlarımızda, iktidar sahipleri, politik çıkarlar ve rekabetler adına, kendi kişisel görüşlerini, Kur’an’ı Kerim’in ‘Din’de zorlama yoktur’ açık hükmüne rağmen topluma zorla dayatıyor, politik hesaplar/beklentiler adına istismar edilerek toplum’a tehditle dayatılan yorumlar, insanların tercih özgürlüklerini yok ederken, bir diğer yanda da, kimi korkular sebebiyle paylaşılan bu baskıcı yorumlar münafıklığın yayılmasına neden olabiliyor.

Toplumlarımızda, kendilerini muhafazakâr olarak tanımlayan kesimler, başkalarının putlarına saldırırlarken, kendi putlarını kutsallaştıran bir şizofreni sergiliyor.

Her bencillik, her bağnazlık, her putperestlik toplumlarımızın geleceğini karartıyor.

Hangi toplumda olursa olsun, bir toplumun ortak ufkunun kaybı, telafisi mümkün olmayan çok ağır sonuçlar doğurur. Propoganda ve manipülasyon yoluyla yönlendirilen kitle toplumlarında, Müslüman aklın ve bilincin korunması, genç kuşakların zihinlerinin ve ruhlarının korunması imkansız hale geliyor.

Kontrolsüz bir biçimde gerçekleşen teknolojiler aracılığıyla sömürgeci bilgi ve dünya görüşü bütün dünyayı dolaşır, güçlülerin iradeleri doğrultusunda dünyayı dönüştürürken; güçsüzler için bu bilgi ve teknolojiler çok derin ve aşılması zor bağımlılıklar oluşturuyor.

İslam toplumları yerli-milli marjinalliklere, ufuksuzluklara, muhafazakâr faşist popülizmlerin bayağılıklarına/bağnazlıklarına kapandıkları için, yeni anlam/yorum/ içerik/bilgelik alanları açamıyor, bu nedenlerle de, yeni tahakküm biçimlerine açık hale geliyor. Günümüzde hayatın her alanı dijital sömürgeciliğe, dijital kontrol ve gözetime maruz kalıyor. Dijital sömürgecilik hayatın her alanını dönüştürüyor.

Bugün, İslam toplumlarının-kültürlerinin evrensel yankısı-etkisi olabilecek bir bilinç ve içerik üzerinde çalışmaları, yoğun içerik ve bilinç üreterek tarihe ve evrenselliğe katılmaları gerekiyor.

Burada sözünü ettiğimiz evrenselliğin ideolojik evrensellik değil, ahlaki evrensellik olduğunu kaydetmek icabeder. Bugün, bilinç ve içerik üretmeleri gereken toplumlarımız; bağnazlık, karşıtlık, marjinallik, lümpenlik ve fanatizm üreterek, hayatlarımızı ve duyarlılıklarımızı kısırlaştırıyor, entelektüel çölleşmeye, yoksullaşmaya neden oluyor.

Bağımsız ahlaki ve entelektüel duruşa, eleştirel ve ilkesel duruma yabancılaşan protez hayatlar yaşıyoruz. İslam toplumlarında yüzyıllardır büyük bir derinlik yoksunluğu yaşanıyor. Bu yoksunluk niteliksel değişimi engelliyor. Niteliksel değişimi gerçekleştiremediğimiz takdirde, gelecek kuşaklara kültürsüzlükten başka bir miras bırakamayacağız. Bugün, kültürsüzlük, bağnazlık, fanatizm, ufuksuzluk üzerimize büyük bir kâbus gibi kapanıyor.

İçerisinde yaşadığımız dönemde, Türkiye’de de yaşadığımız üzere, toplumsal ortak iyi için çaba harcamak, sorumluluk almak yerine, karşı tarafı etkisiz kılmak ve aşağılamak için yoğun çabalar harcanıyor.

Adalet’in keyfi olarak, politik rekabetler/çıkarlar/ ayrıcalıklar doğrultusunda dağıtıldığı bir toplum; hiç bir makûl gerekçeyle açıklanması, hiç bir ölçüye sığdırılması mümkün olmayan, güncel-politik bayağılıklar ve faşizan patolojiler adına, çok aziz ve mükerrem İslam’ı sistematik bir yoğunlukla araçsallaştıran bir toplum; kendisini İslam’a nisbet edemez. Hangi toplumda olursa olsun, ahlak ve adalet’ten bağımsız, dindarlık ya da muhafazakârlık iddiaları kadar anlamsız, saçma ve çirkin bir şey olamaz. Bir toplumun, muvafık ya da muhalif bütün kesimlerinin adalet’ten aynı sorumluluk ve hassasiyet çerçevesi içerisinde yararlanması halinde, o toplum’da İslam’dan söz edilebilir.

Bir toplumda yaşanan popülist/niceliksel başarılar-etkinlikler, ilgili toplumun niteliksel yenilgiler içerisinde olduğunu gösterir. Her hangi bir toplumda, Türkiye’de de içerisinde yaşayarak bütün boyutlarıyla tecrübe ettiğimiz üzere, popülist-otoriter politik tehdit-karşıtlık dilinin-söyleminin etkili bir biçimde yükselişi, ilgili toplumlarda, kamusal alanda, entelektüel-estetik gücün, bilincin ve iradenin hiç bir değer ve anlam taşımadığını gösterir. Bu durum, İslami umutların temelsizliğini ve aceleciliğini bütün boyutlarıyla sorgulamamızı gerektirir. Gerçek değişim, gerçek sorgulamalarla başlar.

İnsan aklını ve iradesini tahfif eden, iktidar sahiplerini kutsallaştıran, onlara dokunulmazlık ve masumiyet nisbet eden, eleştirel bilince-yaklaşıma hayat hakkı tanımayan, teslimiyetçi-popülist bir din algısı/geleneği ve tecrübesi; bugün sorumlu Müslümanları/aydınları itaatkâr devlet memurları haline dönüştürdüğü için, hiç bir şekilde ve hiç bir alanda gerçek sorgulamalar-yüzleşmeler yapılamıyor, bu tür sorgulamalara-yüzleşmelere ihtiyaç duyulmuyor. Gerçek sorgulamalar yapamadığımız için, gerçek değişimin ve yeni başlangıçların imkânlarını konuşamıyoruz. İslam toplumlarında teslimiyetçi popülist din algısı aracılığıyla her dönemde, bir sürü psikolojisi oluşturulabiliyor.

Ulus-devlet çıkarlarına-değerlerine dayalı “şanlı tarih” yaklaşımı, yerli-milli beka retoriği yoluyla bu psikoloji her zaman harekete geçirilebiliyor. Ulus-devlet çıkarlarına-değerlerine dayalı bir tarih yaklaşımıyla hiç bir zaman gerçek-adil tarih bilincine ulaşılamayacağını bilmek gerekiyor.

Ayrıca, insan aklını ve iradesini etkisiz kılan bir geleneğin, teslimiyetçi kültürün Türkiye’nin bugün İsrail karşısında sergilediği siyasal edilgenlik dikkate alındığında, bağımsız bir tarihsel misyon-vizyon-hikaye üretemeyeceği de tartışma gündemine alınabilmelidir.

İslam dünyası toplumları, Siyonist sömürgecilik karşısında sergileyegeldikleri utanç verici teslimiyetçiliklerle, acilen yüzleşmeleri gerekirken romantik-nostaljik yanılsamalar üretmeye/biriktirmeye/tüketmeye devam ediyor. Sömürgeci Siyonist şiddet karşısında hiç bir güvenceleri olmayan Filistinlilerin hayatlarının, savunulması gerekmeyen hayatlar olarak algılanabildiği bir dünyada yaşıyoruz.

Bugünün dünyasını/toplumlarını/siyasetlerini, İslam toplumlarını da, ahlaki anlamda tanımlayabilecek, çözümleyebilecek bir dil’e sahip değiliz. Bugün, İslam toplumlarında da, bütün değerler/kavramlar iktidarların çıkarları adına keyfi bir biçimde araçsallaştırılabiliyor.

Otoriter popülizmler bütün değerleri barbarca değersizleştirebiliyor.

Bu nedenledir ki; bugün anlam’dan, bilgelikten, estetikten ve derinlikten yoksun, sloganlara hapsedilmiş hayatlar yaşıyoruz. Kültürel nitelik ve etki üretemeyen toplumlarda kitleler, kimi dönemlerde, seküler sloganlarla yönlendirilebilirken, kimi dönemlerde de, bugün olduğu gibi, popülist muhafazakâr sloganlarla yönlendirilebiliyor. Propoganda yoğunlukları, hamaset yoğunlukları, insanları, acımasız gerçeklerin dünyasından uzaklaştırdığı için, toplumlar maruz kaldıkları politik şiddet’i, ekonomik şiddet’i ne yazık ki fark etmiyor, propoganda diliyle hesaplaşmaları gerekirken bunu yapamıyor, her tür şiddete katlanmanın yollarını arıyor. Teslimiyetçi-edilgen geleneklerde-kültürlerde-kitle toplumlarında, halkların akıl ve iradeleri etkisiz kılındığı için, bu halkların neleri konuşmaları-tartışmaları gerektiği, neleri istemeleri gerektiği, bu toplumlara, ilgili toplumlara vaziyet eden din’i ya da politik karizmatik figürler tarafından öğretiliyor. Sözünü ettiğimiz bu kültürler-gelenekler, ilkesiz oportünistlerden kahramanlar-kurtarıcılar vb. çıkarabiliyor. İnsanlığın dünyası, ahlaki anlamlara, değerlere, ahlaki kontrole ve müdahaleye ihtiyaç duymayan bir çağ’da Dijital bir Çağ’da yaşıyor. Bugünün dünyası, teknolojik gelişmelerin sınırlarını belirleyebilecek, ahlaki denetime tabi tutabilecek hiç bir kültüre/kuruma sahip değil. İçerisinde yaşadığımız dönem, teknolojileri yöneten insanlar dönemi olmaktan çıkarak, teknoloji tarafından yönetilen insanlar dönemine dönüşüyor.

Bunun içindir ki, her toplumda insani önceliklerin yerini, teknolojik öncelikler alıyor. Yeni dünya düzeni tartışmalarında Çin ve Rusya gibi büyük güç konumuna yükselen ülkeler, kendi çıkarlarına daha uygun bir dünya düzeni istiyor, insanlık yararına hiç bir şey istemiyor.

Tek kutuplu ve Batı merkezli evrenselliğe dayalı dünya düzeninin, “demokrasi ve insan hakları” retoriği-klişesi ile sürdürdüğü keyfi ve zalim askeri müdahaleler ve insanlık düşmanlığı, henüz insanlık vicdanında gereği kadar mahkûm edilebilmiş değil. Yerli-milli bencillikler, bağnazlıklar, ufuksuzluklar ve taşralılık sebebiyle, evrensel zihinler yetiştiremeyen İslam toplumları ve kültürleri, hiç bir alanda ve bağlamda yeni dünya düzeni tartışmalarına katkıda/öneride bulunamıyor, bu toplumlar ve kültürler yalnızca cami inşa etmek suretiyle İslamilik iddialarını sürdürmeye çalışıyor.

Müslümanlar ya da, kendilerini muhafazakâr olarak tanımlayan kesimler, iktidar çıkar ve ayrıcalıklarını kaybetmemek için, İslam tarihinde benzeri görülmemiş ölçüde, ahlaki dikkate ve ahlaki akla bütünüyle yabancılaştılar.

Bu yabancılaşma sebebiyle, maruz kaldıkları sistematik sömürgeci entelektüel/kültürel vesayeti hiç bir biçimde hissetmiyor, bu vesayetten rahatsız olmuyor, bu nedenle de bilinçdışı romantik fantezilerle oyalanıyor, bu fantezilerle yoğun bir biçimde aldatılıyor.

Bugün, Türkiye’de de, içerisinde yaşayarak müşahede ettiğimiz üzere, bilinçdışı zihinsel hayat, popülist propoganda bayağılıklarıyla sürdürülüyor. Ahlaki sorgulamalar yapmadığımız için, ahlâkı ve aklı tahrip pahasına başvurulan, politik oportünist araçsallaştırmaları eleştirel tartışma konusu yapmıyoruz.

Bugün, iktidar çıkar ve ayrıcalıklarını sürdürebilmek için masum çocukların araçsallaştırılmaları bile göze alınabiliyor. Masum çocukları, çocuk askerler olarak savaş alanlarına sürmek, hangi ölçüde büyük bir barbarlık ve merhametsizlik ise; masum çocukları çocuk partizanlar olarak siyaset alanında kullanmak da, aynı ölçüde büyük bir barbarlık ve merhametsizliktir.

Bugün, maruz kaldığımız ahlaki, entelektüel, kültürel sefalet sebebiyle, sözünü ettiğimiz bu barbarlıkları ve merhametsizlikleri kamusal bilince kazandıramıyor, eleştirel bir farkındalığa sahip olmadığımız için, bilinçdışı bir ortamda, ütopik ve romantik ufuklar peşinde sürükleniyoruz

Kaynak :İktibas Dergisi

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş