metrika yandex

SİLİNDİR ŞAPKA VE PAPYON KRAVAT

20.05.2020
Abbas PİRİMOĞLU

Sosyal medyada Mustafa Kemal’in silindir şapkalı ve papyon kravatlı resimleri mebzul miktarda paylaşılıyor. Kimileri, matruşka bebekleri gibi birbiri içinden çıkan fotoğraf kümesi şeklinde; hepsi de silindir şapkalı ve kravatlı.

Merakımı mucip husus şu: Değişik kıyafetlerle çekilmişleri değil de neden silindir şapkalı ve papyon kravatlı olanları? Rastlantısal olduğunu söyleyemeyeceğimize göre “bilinçli” bu tercihin altında yatan saik ne? Kemalist kesim hangi psikolojik, sosyolojik kaygılar ile önderlerinden ziyade bedenine taktığı aksesuarları gözümüze sokmayı hedefliyor?

Cevabı basit bu giysi aksesuarları sembolik/simgesel bir anlam taşıyor da ondan.

Şerif Mardin “İdeoloji” isimli eserinde “simge” ile “işaret” ayrımı yapar. Kırmızı trafik ışığı bir işarettir, fakat kızıl bayrak bir simgedir(SBDY. 1976. Sf:61) Keza yine insanlar dünyayı kalıplar içerisinde algılarlar. Ve bu algılama zihinsel harita görevi görüp “iyi” ve “kötü”yü belirler(sf.71)

Kemalistler şapka ve papyonu bu amaçla kullanıyor. İkisi de Batı’yı anımsatıyor. Bu semboller vasıtasıyla Batı “iyi”, Batı-dışı “kötü” demeye getiriliyor.

Ama günümüzde durum biraz daha farklı... Paylaşanlar ayrıca bir de ülkede yaşanan bazı gelişmelere itiraz etme gereği duyuyorlar.

Çünkü kaygılılar ve bunun iki sebebi var:

İlki Türkiye’nin özgüven kazanması... Batı’yı takmaz tavırlar takınması... Dünyanın yaşadığı yeni paylaşım döneminde İslam Coğrafyasında gerçekleşen bilek güreşine bigâne kalmak istememesi, tarihi ve coğrafi yükümlülüklerini hatırlayıp Batının planlarını bozar girişimlerde bulunması.

Suriye, Doğu Akdeniz ve Afrika’da varlık gösteriyor olması.

İkincisi ise Batı’nın ahlaksızlığı, ikiyüzlülüğü ve güvenilmezliğinin yanında Korona virüsü salgınıyla birlikte yaldızlarının dökülüyor olması; sanıldığı kadar güçlü olmadığının ortaya çıkması. İkinci dünya savaşı sonrası kurulan Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü gibi kuruluşların içinin ne kadar kof olduğunun müşahede edilmesi.

Kısacası Avrupa’nın esin kaynağı olma durumunu kaybetmeye başlaması.

Bu iki gelişmenin Kemalist kesimin dünyayı algılama şekline, kültürel temellerine, zihinsel paradigmasına –belki de zihinsel konforuna demek daha doğru olur- yönelmiş bir tehdit gibi algılandığı açıkça görülmektedir.

Peki, bu semboller ile kime mesaj verilmek istenmektedir? Zannımca önce Batı’ya... Batı’ya denilmektedir ki “siz endişe etmeyin, bu diktatörlük(!) dönemi sona erince biz yine Batı’dan başka bir kıble kabul etmeyeceğiz.”

İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’ nin “Türkiye Bir Devletin Yeniden Doğuşu” isimli yapıtında beni ruhumun derinliklerinden sarsan şu cümlelerini okuyalım:

“29 Ekim 1923’te, Ankara ‘da Büyük Millet Meclisi’nin bir kararı ile doğan Türkiye Cumhuriyeti, bugünün dünyasında Batı uygarlığının üstünlüğü için dikilmiş bir anıttır” (Milliyet Yay. 1971. Sf:19)

Lahavle!..

Neyse ki Batı uygarlığının üstünlüğü hikâyesinin altından çok sular geçti. Halkların zenginliğinin talan edilmesi yanında kışkırtılan savaşlar ve işgaller nedeniyle milyonlarca insan bu medeniyet tarafından katledildi.

Kızılderililer yok edilirken, kara derili insanlar gemilerle taşınıp köle olarak çalıştırıldı

Afrika insanı açlıktan ölürken yer altı kaynakları fütursuzca yağmalandı.

Hani bir zamanlar merhum Erbakan D-8 örgütünü kurarken birileri o zamanlar “Türkçe namaz” konusunu tartışıyordu. Mesele namaz kılıp kılmamak değildi. Mesaj yine Batı’ya yönelikti: Endişe etmeyin, siz dünyanın merkezisiniz, bakmayın Erbakan’ın İslam merkezli uluslar arası birlik kurma çalışmalarına biz İslam’ı ulusal bir din olarak algılıyor ve bunun için Türkçe ibadet konusunu ısıtıyoruz, Erbakan iktidarını halleder saltanatınıza halel getirmeyiz” demeye getiriyorlardı.

Dediklerini de yaptılar yasa dışı bir örgüt kurup yasal iktidarı devirdiler. Örgütün ismini seçerken bile Batı’ya mesaj göndermekten imtina etmediler: Batı Çalışma Gurubu.

Şimdi de utanmadan Erbakan’ın ardından sahte timsah gözyaşları döküyorlar.

Konunun daha vuzuha kavuşması için Kemalist devrimlerin altında yatan amaç ve ulaşılmak istenen toplumsal gayenin farkına varmanın elzem olduğu kanaatindeyim

Bunun için Nilgün Toker ve Serdar Tekin tarafından yapılan bir değerlendirmeye değinmek istiyorum. Yazarlar uzunluk ölçüleri, ağırlık ölçüleri, takvim, rakam ve yazı gibi devrimlerin amacının basit birer ölçü değişikliği olmadığını belirttikten sonra sözlerine şöyle devam ederler:

“Söz konusu olan toplumun zamana ve mekâna ilişkin algı çerçevesinde, dolayısıyla zamansal ve mekânsal olanı kendisinin kılma kapasitesinde bir kırılmanın meydana gelmiş olmasıdır” (Kamusuz Cumhuriyetten Kamusuz Demokrasiye. Modernleşme ve Batıcılık içinde. Sf:89.Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt3. İletişim. 2002)

Kısacası toplumun kendisini Doğu’lu değil Batı’lı gibi algılamasının istenilmesi.

Yeri gelmişken merhum Baykan Sezer’den bahsedilmemesinin konunun aydınlatılmasında nâkıslık yaratacağı kanaatindeyim.

Baykan Sezer sosyolojisini Doğu-Batı çatışması üzerine kurar ve Kemal Tahir’den ilhamla Osmanlı’yı, Batı’nın soygun ve talanına karşı Doğu’yu koruyan bir set olarak görür. Cihan harbi sonunda bu misyonun terk edildiği ve Türklerin cephe değiştirerek Batı’nın safına geçtiğini ileri sürer.

Konu kıyafete gelince şu satırları yazar:

“ ... elbet kıyafet devrimi olacaktır. Üniforma değiştireceğiz. Doğu cephesinde savaşırken üniformamız Doğulu idi. Batı cephesine katılınca Batılı asker olduğumuzu göstermek bunu kanıtlamak için mutlaka sarığı atıp şapka giyecektik” (Türk Sosyolojisinin Ana Sorunları. Sümer Yay. 1988.Sf: 189)

O günün konjonktürel şartlarında belki izah edilebilecek yaşananları günümüzün şartlarına taşımanın bizlere ayak bağı olacağını düşünüyorum... Hatta zihnimize ve ruhumuza vurulan pranga...Türkiye artık basit bir medeniyet taklitçisi ve tüketicisi olmaktan çıkıp, yeni bir dünyanın temellerini atmayı hak edecek seviyeye gelmiştir.

Muhtaç olduğumuz kudret, inancımızda, tarihimizde ve kültürel müktesebatımızda mevcuttur.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş