metrika yandex

SAYIN BAKAN VE SAYIN GENEL MÜDÜR!

Ayten DURMUŞ

12.01.2022

Bu açık mektubumu, -Ütopyamızın adalete, özgürlüğe, kardeşliğe hasret kalan havasından selamlar göndererek- millet olarak duygu düşüncelerimizi size iletmek için yazıyorum.

(Yazar, yazısının ‘devletin yıkılış sürecinde yaşananları’ anlattığı iki paragrafını öyle gerekli gördüğü için çıkarmıştır.)

… İşte tüm bunlardan sonra bu kitle, çok planlı bir şekilde önce devletin kontrolünü ele geçirdi. Sonra da yapmak istedikleri kendi çıkarlarına ve bizim zararımıza olan ne varsa hepsini ‘Kutsal Devlet’ adına, devlet gücüyle yaptılar! Milletimiz bir şaşkınlık yaşadı o dönemde çünkü yaşadığımız işgalde, neredeyse son evladımıza kadar şehit vererek işgalden kurtardığımız vatanımızda, bizi yenmiş bir işgal gücü neleri yapabilirse, bunlar, devlet gücüyle hepsini yapmaya başlamıştı. Önce ne kadar köklü kurum-kuruluş varsa hepsini kapatıp başka adlarla kendi kontrollerinde yeniden açmaya, milletimizi kendisine yabancılaştıracak ve köksüz kılacak ne varsa yapmaya başladılar. Bizi güçlü kılan ne kadar şah damarımız varsa tamamını kestiler. Başarılı oldular mı? Evet, ne yazık ki epece başarılı oldular.

Bu azgın azınlık, ülke yönetiminin tüm üst makamlarını ele geçirerek bizim yurdumuzda, kendilerine gerçek anlamda bir sömürge oluşturdular ve emeğimizi çalmaya başladılar. Tüm milletimiz çalışacak vergi verecek, bu vergi bu azgın azınlık arasında paylaşılarak onları zengin kılacak; sanki biz onların ne yaptıklarının farkında değiliz gibi, bir de ‘Bu ülkenin sanayiini biz kurduk!’ diye bize caka satacaklar. Kimin parasıyla? Bunlar, şehit kanlarıyla yoğurarak vatan kıldığımız topraklarımızı, kontrolünü ele geçirdikleri devlet adına yabancılara kiraya vermişler, tabi bunu yapanların tüm yakınlarının hesapları da kabardıkça kabarmıştı. Sahillerimizi talan ettiler. Savaştan önce devletimize yani bize ait neyimiz varsa savaştan sonra hepsini ‘babalarının malı imiş gibi’ aralarında paylaşmışlardı.

Bunlara, bizim kazandıklarımızı ‘resmi’ yollarla paylaşmaları yetmedi. Ülkemizi, bir sömürge ülkesi gibi mandacılara teslim edenler, ‘kültürel bir soykırım’ için gerekenleri de belirleyerek ve uygulamaya koydular. Mandacı dış güçlerin yaptığı yardımlar(!) karşılığında, ülkemizde uygulanacak Eğitim-Öğretim Müfredatını ‘bu yabancılarla’ birlikte belirleme hakkını bu yabancılara verdiler. Yani aramızda yaşayıp bize yabancı olanlarla ve ‘dış güçler’, ülkemizin ders müfredatını belirleyeceklerdi artık. Böylece ilkokuldan yüksekokullarımıza kadar tüm eğitim kurumlarına hâkim oldular.

Bu azgın azınlığın her yaptığı, bizi gaflet içerisinde kalmaya yönelten ve onların buyruğunda çalışan köleler kılmaya yönelikti. Üstelik o kadar şeytani planlarla hareket ediyorlardı ki bizim onların ne yapmaya çalıştıklarını anlamamız bile uzun zaman aldı. Büyük bir gayretle dilimize ve edebiyatımıza el attılar. Biliyorlardı, bir milletin görünmeyen omurgası edebiyatı, sahip olduğu değerleri ve inançlarıdır. Kontrollerinde hazırlanan öyle ders kitapları yazdırdılar ki kendilerinden üç-beş kişinin her yaptığına ‘akım’ diyerek önemli hareketlermiş gibi bu kitaplarda sayfalarca yer verdiler. Dil zevkine sahip olmadıklarından ortaya koydukları ‘sapır saçma’ ne varsa ‘edebiyatta yenilik’ diyerek bize yutturmaya çalıştılar. Yenilik adına yozlaşmayı dayattılar. Öğrencilerin tanımaması için önemli yazarlara-şairlere-düşünürlere ve bunların yüksek değere sahip eserlerine ya hiç yer vermediler ya da onlara ait en zayıf eser ne ise kitaplara onu aldılar. Dilin, edebiyatın genleriyle oynadılar. Böylece bu ülkenin eğitim-öğretim gören gençleri, kendi tarihlerini, kendi edebiyatlarını asla öğrenemeyeceklerdi, öyle de oldu. Bunları yaparken bize ait binlerce yıllık edebiyatı, sanatı, kültürü aşağılamayı da ihmal etmediler. Onlar tüm bunları yaparken biz millet olarak küllerimizden yeniden doğmaya uğraştığımız için onlarla mücadele edecek gücümüz ve yetişmiş insanımız yoktu.

Böylece kendi tarih ve edebiyatını öğrenmeden yetişen bu ülkenin teknik anlamda iyi yetişmiş zeki çocukları, yabancı ülkelerin yetişmesi için hiç masraf etmedikleri ‘devşirme-işgücü’ oldular. Biz ayılıp kendimize gelemeden, onlar tüm çocuklarımızı ‘beyin yıkama’ faaliyetinden geçirerek kendileri için köleleştiriyorlardı. Buna beyin göçü deniliyor ve bu, bugün de teşvik edilerek sürdürülüyor. Sorunlarımızın hangisini ele alacağımızı bilemez bir durumdaydık. Dilimizi bozup tarihimizi değiştirirken bize de kendi isteklerine göre yeni bir tarih kurguladılar. İnançlarımıza da el uzattılar ancak onu, devlet zoruyla değiştiremeyeceklerini gördüklerinden onun da içini boşaltarak kimsenin anlamayacağı hale getirdiler.

Her ne zaman milletimizin bazı evlatları, kendilerine yapılan zulümlerin farkına varmışlarsa bunlar hemen, kendileri fark edilmesin diye her yana dönerek ve bu milletin çocuklarına birbirini işaret ederek dediler ki: ‘Sana bunu Türük yaptı!’, ‘Sana bunu Kürüt yaptı!’, ‘Sana bunu Arabe yaptı!’ Oysa yapılan zulümleri, bu ülkenin kendi çocukları birbirlerine yapmamışlardı. Bunun en kesin kanıtı da şuydu: Eğer bu ülkenin evlatları, bu zulümleri birbirlerine yapacak bozuk fıtratta olsaydılar, bunları asırlardır yaparlardı; oysa yapmamışlar ve her biri milletinin her ferdinin değerini korumuş kollamıştı. Çünkü onların milletimize yaptıklarını, birbirine yapmaya Türük’ün, Kürüt’ün, Arabe’nin hem soylulukları hem de inançları izin vermezdi. Bu zulümleri yapanlar, kendi aralarında işbirliği yaparak gece karanlığında dövdükleri kişiye, ertesi gün ‘geçmiş olsun’ demeye giden soysuzlar sürüsü idiler. Bizim halkımız böylelerine ‘kalburun hem altı hem üstü’ der.  Peki, anladı mı Türük, Kürüt ve Arabe kendilerine yapılanların birbirleri tarafından değil, tamamen başka eller tarafından yapıldığını? Hatta bunları yapanların, bizim güzel sözcüklerimizle ad koydukları kurumlar, kuruluşlar oluşturup buralarda topladıkları gençlerin ellerine silahlar verip birbirine saldırttıklarını. Ne yazık ki hayır, henüz yeterince anlamadılar. Ama ben umut varım, iyilerimizin gönül teri, onların zihinlerindeki bu gaflet aralayacak ve yaşadıkları durumun gerçeğini anlayacaklardır.

Bunların soysuz planları sonucu, bizim çocuklarımız onların sözlerine inanarak, onların verdiği silahlarla birbirlerine saldırdı. Bizim analarımızın her biri kendi gönül dilleriyle ağıtlar yaktı, dizlerini dövdü, saçlarını yoldu, bağrını yumrukladı, gözlerinden kızıl kanlar döktü! Onlar sevindi, onların anaları hiç böyle ağıtlar yakmadı çünkü onların çocukları hiç böyle bir kör dövüşünün içinde olmadı. Onlar ve buyruk aldıkları mandacılar, bu kör dövüşünün sürekli olmasını sağlayan ve organize eden ‘arenanın’ sahipleriydi. Yeter ki bizim çocuklarımız dövüşsün ve öldürsün birbirini; onlar ellerinde kadehlerle arenanın seyir terasında, kendilerine boğaz tokluğuna hizmet eden bizden hizmetkârları arasında, bu kavgayı büyük bir hazla seyrettiler yıllarca hala da bu arenayı canlı tutmak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Onlar çocuklarıyla birlikte zevkle bu arenayı seyrederken bizim mezarlarımız çoğaldı; onların zenginlikleri, kasaları, güçleri…

Bunlar, bizim gaflet yıllarımızı çok iyi değerlendirdiler. Bu yıllarda, kendilerine yeni ve yüksek makamlar oluşturdular; yüksek maaşlar, makam arabaları, makam şoförleri, korumalar, her ihtiyaçlarının ve isteklerinin ömür boyu ve hatta sonraki nesilleri için de devlet kesesinden karşılandığı imkânlar… Kısa süreli yaptıkları işlerle, devlet kurumlarından kendilerini en üst seviyede ve ömür boyu emekli etmişlerdi. Dünyanın neresinde görülmüştür, iki yıl çalışıp ömür boyu en üst seviyede devletten emekli parası alarak yaşamak…

Milletimiz hiçbir zaman, devletimizi ele geçiren bu ayrıksı kitlenin yakınına bile varamadı. Bunların kimliğini bilmediğinden bunlara, uğradığı zulmü, yaşadığı sorunları, karşılaştığı haksızlıkları anlatmak, göstermek istedi. Ne mümkün! Bunların her biri birer kral olarak kendi saltanatını hatta kralları imrendirecek şekilde yıllarca sürdürdü, hala da sürdürüyor. Milletimize tepeden bakıyor ve hiçbir aşağılama fırsatını kaçırmıyorlar. Milletimiz de hala büyük bir sabırla gücünü toplamaya, kendine gelmeye çabalıyor, zor yutulan nice zehirli lokmalara tahammül etmeye çalışıyor.

İlerleyen süreçte bunlar, milletimizin evlatlarını dışarı içi ucuz iş gücü haline getirdiler. İçerdeyse resmi olarak en tepede kendilerinin veya yabancıların bulunduğu kuruluşlara hizmet ettirdiler. Bu yetmedi, başkalarının savaşlarında, bizim çocuklarımız ölsün ama o ‘başkaları yenilmesin’ diye haritada yerini bilmedikleri yerlere göndererek ölümlerine neden oldular. Emperyalist bir ülkenin girdiği ve yenildiği bir savaşta, bizim evlatlarımız, neden bize hiçbir zararı olmamış ülkesi işgal edilen Kora halkını öldürerek, yenilen bir ülkeye, kendi ölümü pahasına zafer kazandırmıştır, bunu anlamamız da hiç mümkün olmamıştır. Kimin çıkarına, kim için, kime karşı ve neden? Bunlar yutulmayan lokmalar olarak hala boğazımızda dizili durmaktadır. Bunlar daha önce de kendi ülkemiz ve milletimizin çıkarı için değil, ittifak yaptık diyerek Kırmızıların çıkarlarına göre hareket edildiği için Çanak’ta, Galya’da, Sarıka’da yüzbinlerce askerimizin can vermesine neden olmuşlardı. 

Geçmişte ülkelerini işgal eden düşmanlarla savaşmaya güç yetiremeyenler için milletimizin evlatları canları pahasına savaşmış ve onları özgür kılmıştı. Milletimizin gölgesinde özgür yaşayanların, sonraki asırlarda buna bir teşekkürleri de ne yazık ki olmadı. Benzer durumlar yaşadığımız bugünlerde şunları sormak ve söylemek hakkına sahibiz: Ütopyanın evlatlarının kanı, su mu? Dünyanın neresinde bedeli ödenmemiş bir özgürlük, kanla sulanmamış bir vatan vardır? Bir milletin uğruna ölümü göze alamadığı topraklar, onlara vatan olmaz. Uğruna ölebilecekleri değerleri olmayanların, insan olarak bir değeri olmaz. Gerektiği yerde ölümü hayata tercih edemeyenlerin bir şeref ve izzeti de olmaz. Ne olursa olsun yaşamak isteği, insanı izzetsizleştirir, şerefsizleştirir, değersizleştirir.

Millet olarak nedendi tüm yaşadıklarımız? Bunları düşünen, araştıran ve bazı gerçekleri fark edenlerimiz vardı. İnsanlarımız arasından, -siyasi görüşü ne olursa olsun- kendini çok iyi yetiştirip zihnen devşirme olmaya razı olmayanlar da vardı. Bunlar ülkede olanları, yaşananları az-çok anlayıp bu azgın azınlığın saltanatına itiraz etmeye kalktıklarında ise bunlar, sistemin tüm askeri ve adli güçlerini kontrol ettiklerinden, ‘darabe’ adını verdikleri bir ‘sindirme, yok etme, ezme, konuşturmama, yazdırmama, itiraz ettirmeme, yaşatmama’ dumanında göz gözü görmez ettiler. İşte bu dönemlerin zulümlerini yaşayanların kutlu haykırışları, bizim gaflet sisimizi biraz daha aralayarak bizi biraz daha kendimize getirdi. Onlar hayatları pahasına şöyle haykırıyorlardı: ‘Ey milletim! Ey cehaletle atasına küfreden nesil! Ey gafletle anasına lanet okuyan evlat! Ey kardeşini kendine düşman sanan cahil! Ey silahını kendi alnına dayayan millet! Uyanın artık bu gaflet uykusundan uyanın!’ Biz de bu haykırışla uyanmaya, kendimize gelmeye, kendimizi bulmaya, kendimiz olmaya çalıştık yıllarca… İşte bu yüzden canımızı dişimize takarak uğraştık, tüm bunların farkında olduğumuz için ‘vatanımız-milletimiz’ diyerek ‘göz teri, gönül teri, alın teri’ döktük; yılmadık, yıkılmadık, yorulmadık.

Evet, Sayın Bakan ve Sayın Genel Müdür! Bizler, Ütopyamızın yaşanabilir bir yer olması için yıllarca göz teri gönül terine karışarak alın teri döken halkız. Biliyorduk ki zengin ülkemizde, azgın bir azınlık var, vergilerimiz dâhil olmak üzere Ütopyamızın neyi varsa kendi aralarında paylaşarak yiyor ve daha da azıyorlar. Bunun bilincinde olarak ve buna gücümüz ölçüsünde karşı çıkarak sizlere destek verdik. Bundan amacımız Ütopyamızın tüm kaynaklarının, içimizdeki ve dışımızdaki yabancılar tarafından sömürülmesine ve geri bırakılmamıza dur diyebilmek; bunu yapabilmek için de kendi yetiştirdiğimiz evlatlarımızı iş başına getirmekti. Çünkü biliyorduk ki pınarın başını tutan azgın kitle, bize kolay kolay nefes aldırmayacaktı.

Sayın Bakan ve Sayın Genel Müdür! Biz yetiştirdiğimiz her gencimizi, işte bu gidişe ‘Dur!’ desin ve bulunduğu makamda milletimize hizmet etsin diye yetiştirmeye çalıştık. AMA SİZ BİZİ PEK ANLAMAMIŞSINIZ anlaşılan. Şimdi siz de yüksek maaşlı makamlarda, korumalar içerisinde kendinizi ulaşılmaz kılmışsınız. Biz şimdi size de uğradığımız zulmü iletemiyor, yaşadığımız sorunları anlatamıyor, yaşanan haksızlıkları bildiremiyoruz. Kendini ulaşılmaz kılmak ‘la yüs’el’ olmayı da içinde barındırır ne yazık ki! ‘La yüs’el’ olmak ise ilahlık özelliğidir, bildiğiniz gibi. Ben de size yaşadığımız zulmü iletmek için çok uğraştım ama sizlere hiçbir şekilde ulaşamadım. Anlaşılan artık siz de kendinizi daha önce oralarda bulunup kendini kral sanan kişiler yerine koyarak onlar gibi saltanat sürmeye başlamışsınız. Ama Sayın Bakan ve Sayın Genel Müdür, sizi oraya getirirken bizim muradımız bu değildi. Ya siz bizi hiç anlamamışsınız ya da biz sizi yanlış anlamışız. Biz, sizi, bize hizmet edin diye getirdik o makamlara, kendinize saltanat kurun diye değil ki! (Yazar, yapılan yanlışlara somut örnekler verdiği bu bölümü öyle uygun görerek çıkarmıştır.) … dediler; aldırmadık. … dediler, duymazdan geldik. …dediler, yutkunduk. Nereye kadar! Ve son olarak yakın tarihte birilerini azarladığınız görüntüler de ekranlara düştü. Sayın Bakan, siz vekilsiniz; vekil, aslı azarlayamaz, kendinize gelin! Sizin böyle bir yetkinizi ve hakkınız yoktur; haddinizi aşmayın!  Evet, görülen ve anlaşılan o ki SİZ BİZİ HİÇ ANLAMAMIŞSINIZ!

Canımdan değerli, sevgili Ütopyamın bugün de zulmün her çeşidini yaşıyor olmasının verdiği üzüntüyle kavrulmuş gönül dağlarımdan, milletime hizmet etmeyi en üstün şeref sayan ve bir avuçtan fazla olmayan evladımıza selamlar eder; onların yalnız o tertemiz alınlarından değil basıp geçtikleri topraklardan öpmeyi, ben de kendim için en büyük şeref bilirim. Ütopyanın gönlü kırık annesi: Aykilani

----

(Not: Önceki yazımda uğradığı zulmü ve sürgününü anlattığım Ayhan için bazı okurlarım, ‘Ayhan’ın durumunu bir yerlere iletin de bu zulme engel olsunlar.’ diye görüş bildirmişlerdi. Değerli okurlarım, Ayhan’ın durumunu bildirebileceğimiz yerler ‘ulaşılmaz ve la-yüs’el’ olmuşlar; bu nedenle durumunu uğraşmamıza rağmen iletemedik ve Ayhan sürüldüğü yere gidiyor.)

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Yıldız Şenoğlu | 14.01.2022 00:44
Çok sevdiğim bir söz var. Demişler ki “ Şeyh uçmaz mürit uçurur”. Şimdi ütopyayı anlatan bu yazınızda görüyorum ki kendi dilleriyle uçurdukları makam ve mevki sahiplerini artık yere indiremez duruma gelmiş sevgili Ütopya halkı. Hem ne diyordu Ütopya mülkünün de sahibi olan Rabbimiz : Kişinin önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır. Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah herhangi bir toplumun başına bir kötülük gelmesini diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onların Allah’tan başka yardımcıları da bulunmaz. (Rad 11) Ütopyanızdan Sevgilerimle ( ütopik hikayelerinizi ilgiyle okumaya devam edebilmek dileğiyle )
Sultan ekici | 13.01.2022 14:46
Şaşırmadık Ayten hocam bu sağır dilsiz makam sahiplerine, ama Ayhana zul edenler gelip geçici, ulaşılamayan makamlar gelip geçici, ayhan belki bir süre zorluk çekecek ama o da geçici, sonunda kazanan zalimin safında olmayan olacak. Kim doğruyu yolundan edebilir ki rabbim ayhanın yanında olsun.
Ahmet Murat | 12.01.2022 22:53
"Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya" :(