metrika yandex

ŞARTLI KULLUK

Ayten DURMUŞ

02.08.2021

 ‘… İnsanlar içinde kimileri de vardır ki Allah’a şartlı olarak kulluk eder, öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek mutlu olur ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da ahiretini de yitirmiştir; apaçık mutsuzluk işte budur!’ (Hac 22/11). Razi bunları ‘Ganimet bulduğunda sebat eden, bulunmadığında ise firar eden askere benzetir(*).

Böyle kimseler gerçekte, dinini satıp dünyayı almak isterler ancak sonuç olarak ikisine de ulaşamazlar. Dinini, dünya için satanlar ancak bir serabı satın almış olurlar. Çünkü ömrü sınırlı her kişi için dünya ancak bir seraptır; insanlar, tam ‘Ulaştım, kavuştum!’ dediği anda, dünya uykusundan yeni bir yaşama uyanırlar.

Şartlı kullukta çoğu kişiler, Yaratıcının, içinde yüzdükleri var olma ve yaşama imkânını sunan iyilik ve bolluk denizinin bilincinde olmayıp: ‘Bana şunu verirse, şunu yaparsa, şöyle olursa Allah’tan hoşnut olurum; yoksa hoşnutsuz olur, sürekli mızmızlanır, kendimi de çevremi de mutsuz ederim.’ anlayışı içindedirler. Bu yanlış tutum, içten ve gerçek bir ahiret inancı bulunmayanlarda, cenneti dünyada istemek anlayışından kaynaklanır.

Bu konuyu, ülkemizdeki ‘dine yaklaşım ve yaşama’ konusundaki bir algıyı dile getirmek için gündeme aldım. Din, insanı erdemli kılan, temiz ve doğru bir yaşam için Yaratıcının belirlediği ilkeler bütünüdür. Dileyen benimser ve yaşar, dileyen benimsemez ve yaşamaz. Ancak ‘dinin ilkelerini’ benimsediğini söyleyenlerin bir kısmındaki bu yönelişin omurga nedeni olan ‘en yakınlarındaki kişilerden başlamak üzere göz kırpıp dirsek teması kurdukları yönetici erkin her düzeyindeki görevlisinden bir karşılık beklemeleri, özünde şirk barındıran bir yanlıştır.

Bu yanlışın nedenleri: 

Birincisi Yaratıcının ilkelerini benimseyen kişi, çok tanrılı olmaktan kendini kurtararak kendine en büyük iyiliği etmiş olur. Bu, onun, inancının karşılığında aldığı peşin bir ödül ve karşılıktır; inanan her kişi bunun bilincinde olmalıdır. İkincisi ise bu ilkeleri benimsemenin getirdiği birtakım zorluk ve sıkıntıların eğer bir karşılığı veya ödülü olacaksa onu da ‘bu ilkelerin sahibi’ verecektir. Bir malı iki müşteriye iki kez satmak, tüccarlıkta dahi uygun bulunmayan bir yanlış ise -eğer kişi gerçekten yaşadıklarına bir karşılık bekliyorsa- bir eylemini de ‘insanlara ve Yaratıcıya’ olmak üzere iki kez pazarlamak, özünde doğru bir yaklaşım olmasa gerektir.

Cumhuriyetin başından beri uzun dönemdir ülkemizde, ortaya koymaya çalıştığımız bu yanlış yaşanmaktadır. Mesleki nitelikler açısından yeterlilik yerine ‘var olan bir siyasal görüşe varsayılan mensubiyet’, mala ve makama tahvil edilmektedir. Buna alışan bir kitle, her dönemde, kalkan trenin en güzel kompartımanına yerleşmeyi alışkanlık edinmişlerdir. Tabii ki onlar o trende, bindikleri trene yol ve yakıt olanların yerine kurulmuş olarak ‘… Rabbinizden bir zafer gelecek olursa ‘Doğrusu biz sizinle beraberdik.’(Ankebut 29/10) sözleriyle Kur’an tarafından iç yüzleri ortaya konulan çok tanrılılardır. Gelen ağam giden paşam, yeter ki kimse benim devletin tüm imkânlarını bireysel malım gibi kullanmama itiraz etmesin, yaklaşımı içindedirler. Ülkemizde, sosyal ve siyasal pek çok alanda yaşanmakta olan kısırdöngünün köklerini ve oluşumunu, bu açıdan da ele almak gereklidir.

Bu haksız ve bozuk yöntemin getirisinin peşinde yürüyenlerin oluşturduğu yanlışların bir sonucu olarak bugün ortaya çıkan ve zahiri görüntünün değişiminden öte bir anlamı olmayan her değişim ve dönüşümü, inanmış insanların ‘din yorgunluğu’ olarak tanımlamak da bu nedenle yanlıştır. Çünkü bu konuda ortaya çıkan durumun, bu söylenenin dışında iki önemli nedeni vardır:

1. Söz konusu olan kimselerin büyük bölümü, yıllardır bir yolun yolcusu olarak yorulmadan yürüyenlerin arasına ‘orada bulunmalarının karşılığı olarak ganimet’ beklentisiyle karışanlardır. Yani kalkan trenin en iyi kompartımanında olmayı alışkanlık edinenler ve bunu kendileri için de isteyen yeni kişiler. Bunlar bekledikleri verildiği sürece susar, verilmezse dil kılıcını çekerler (Tövbe 9/58). Dillerinde kılıcın ucunda ‘hak, özgürlük, eşitlik, adalet, kardeşlik, demokrasi vb.’ gibi içini neyle doldurdukları hiçbir zaman belli olmayan süslü sözler vardır. Gerisindeyse tatmin olmamış beklentileri…

2. İnancını önemli bulanların bir kısmı, ilerleyen yıllarda okuyup, araştırıp, öğrendikçe ‘din diye inandığı, yaşadığı, uğruna sıkıntılara katlandığı, boyunu aşan-kendini yok eden özverilerde bulmak zorunda kaldığı hatta belki de kahramanlıklar ettiğine inandığı nice ‘söz-eylem-davranış-görüntü’nün, Allah’ın kitabında açıkça geçmesi bir yana tozunun bile bulunmadığını öğrendiklerinde bir değişim ve dönüşüm yaşamaktadırlar. Ancak bazılarının ‘din yorgunluğu’ olarak tanımladığı bu değişim ve döşümün gerçek nedenlerini, bu kişilerin çoğu, ‘kendilerinin terk ettikleri önceki kabullerini’ din olarak kabul eden büyük çoğunluğun baskı ve saldırısından çekinerek açıkça ifade edememektedirler.

Bu ikinci kısımdaki değişim ‘din yorgunluğu’ sözüyle tanımlanmamalı, bireysel din düşüncesini tashih etmek ve Hz. İbrahim gibi ‘dini Allah’a özgülemek’ (Zümer 39/11) olarak anlaşılmalıdır. Bunun farkında olan çoğu kişi de -kendisini doğrudan ilgilendirmiyorsa- bu ikisi arasındaki farkı, bulunduğu zeminin getirilerini kaybetmek korkusuyla dile getirmek istememektedir. Bunlar arasında, ‘dini tashih’ sürecinde ortaya çıkan durumun nedenlerini bilenlerin tepkileri, bilmeyenlerle aynı olmamakta ancak sonuçta genellikle susmayı tercih etmektedir. Değişim dönüşüm konusunda yaşanmakta olan bu iki durum, zahiren aynı gibi görünse de ikisinin birbirinden tamamen ayrı etkenleri ve sonuçları olduğu, -bu konuda konuşmaya başlamadan önce- bilinmelidir. (Bu sözün bir benzeri ‘İran’da siyah yorgunluğu, şeklinde daha önce dile getirilmişti. Bu söz de esasında ‘Din nedir?’ arayışı bağlamında değerlendirilmelidir.)

Kur’an’da yüce Allah: ‘Allah sabredenlerle birliktedir.’ (Bakara 2/153) buyurmaktadır. Sabır, ‘zorluk ve sıkıntılarda dayanıklı, doğrularını yaşamakta dirençli’ olmak demektir. Bu sözün Kur’an bağlamında yüklendiği anlam; Allah’ın tüm buyruklarını yerine getirmekte ortaya konulan kararlılıktır. Ancak bu durumda da bir konunun berraklaşması gerekmektedir: Neler Allah’ın buyruğudur, neler o buyruğun içerisine karışmış beşer görüşleridir. Çünkü an olarak bu ikisi, bir bardaktaki su gibidir. İçen de içmeyen de bakış açısı, yeterlilik düzeyi, birikim durumuna göre algıladığı kısım için karar vermiş olmaktadır.

Sellerden daha coşkun akıp giden ve tükenmekte olan bir yaşam süresi içerisinde, aklını kullanabilen kişiler için doğru duaların başlangıcı şöyle olursa yapılan işlerin daha anlamlı olması umulabilir: Allah’ım! Dünyayı en büyük hedefimiz yapma!

---

(*) Razi, Mefatihu’l-Gayb, et-Tab’atu’S-Salise, Darulihyai’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut 1420, XX111, 208)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş