metrika yandex
  • $32.12
  • 34.83
  • GA17500

Radikal / Muhafazakâr Lâikler Arasında Türkiye..

MEHMET YAVUZ AY
11.09.2023

 

 

Osmanlı zinde güçleri “Din elden gidiyor!” naralarıyla darbe yaparlardı. Sistemin meşruiyet kaynağı İslâm dini, en elverişli dolgu malzemesi olarak kullanılırdı.

Cumhuriyet’in nigâhbanları da “Laiklik elden gidiyor!” sloganlarını manşetlere çıkartır, tankları sokaklara salarak memleketi karanlık güçlerin(?!) elinden kurtarırlardı.

Devlet-i Âliyye, İslâm medeniyetinin kalkanı olmakla birlikte, Batı coğrafyası ve ülkeleriyle en yoğun temasların odak ülkesiydi.

Önyargılı yaklaşımlar hariç Osmanlı toprakları, etki ve ilgi alanlarında farklı etnik, dinî toplulukların bir arada yaşayabildiği bir gerçektir.

Osmanlı sonrası Asya - Afrika - Avrupa Müslüman coğrafyası barış yüzü görmedi. “Ulus devlet” ile formatlanan toplumlara düşmanlıklar hediye edildi.

“İkinci Ekim İhtilâli”nin tüm dünyayı etkileyecek, her şeyi altüst edecek  yapısökümü, konuşulup tartışılamadı. Özenle gözden kaçırıldı. “İç tehditler” bağlamında üretilen çatışmalar, beka sorununa dönüştürüldü.

Kontrollü krizler, etnik ve mezhepsel ayrıştırmalar… Jeo-stratejik bölgeler, su yolları, enerji kaynakları, değerli madenler ve toprak elementleri hakimiyet savaşları…

İnsanlık tarihinde varolagelmiş tüm farklılıklar, zenginlikler, maalesef, olumlu kullanılmayı bırakın, kapanmayacak yaralara dönüştürüldü.

Tarihe malolmuş büyük devrimlerin birey, aile, toplum ve devletler üzerindeki izleri, yansımaları, yabancı gerçekliklerin yabancı bünyelere zorla şırınga edilmeleri üzerine hayli çalışma yapıldı.

Ulus devletin varlığı, gerekliliği ve anlamı için düşmanlara ihtiyaç vardı. Kanla sahici hale getirilmiş ideolojiler önümüze servis edildi.

Çatışmaların hayatımızı sürekli etkilediği bir ortamda; soğukkanlı analizler, tespit ve değerlendirmeler doğal olarak yapılamadı.

“Sünnîliğin hamisi, lideri konumundaki Osmanlı Devleti ordusu, neden Bektaşi ocaklarının kontrolü altındadır? Safevîler niçin Şiî oldular? 

Osmanlı topraklarının Haçlı işgali sonrası azınlık iktidarlarına verilmesi nedendir? Farklı etnik, din, mezhep mensuplarının bir arada yaşadığı şehirlerimiz bugün ne hâle geldi?

Osmanlı döneminde gayrimüslim  çocukların devşirilmesi, bugün hangi sonuçları doğurdu?

“Harbiye-Mülkiye-Tıbbiye” üçlemesi, “Islahat Fermanı”ndan bu yana tersine devşirilmenin nasıl öncüleri oldular?

“Batı’nın Aydınlanma Çağıyla yaşadığı bilgilenme imkânları üzerinde, XIX. Yüzyılın ikinci yarısı ile XX. Yüzyılın başlarında ortaya çıkan yeni eğitim anlayışı, arayış ve hareketlerinin bugünkü Batı medeniyetinin şekillenmesinde oldukça önemli rolü olduğu bilinmektedir.

(…) Bizde ise Lale Devrine kadar götürülebilen Batılılaşma tarihimizin en önemli sonuçlarından biri, Tanzimat’tan sonra ortaya çıkmakla birlikte, günümüzde oldukça belirginleşen kültürel kimlik arayışı olmuştur.

(…) bugün sahip olduğumuz sosyo-kültürel yapının şekillenmesinde, eğitimin, sosyal bir olgu olarak, Batılılaşma hareketleri ile iki yönlü bir ilişkisi vardır. Bu ilişkilerden birincisi, Eğitimin bir sosyal değiştirme vasıtası olarak ele alınıp Batılılaştırmanın manivelası haline getirilmesidir.” (Osman Kafadar, Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma, s. 7-8, Vadi Yayınları, Ankara, 1997)

Mazisi başarılarla dolu bir devlet ve medeniyetinin durağanlaşması, zamanın ruhunu yakalayamaması, sabite ve değişkenlerini yeni formlarla üretememesi, aldanış ve aldatış duygusuna yenilgiyle gelir.

Öztuna’ya göre, Vaka-yı Hayriye, modern devrin gerçek başlangıcıdır ve “Türkiye’de Batı medeniyeti bu tarihle başlar”. II. Mahmud, Batı’nın model alındığını resmen ilân eden ilk padişahtır.

3 Mart 1829’da yayınlanan kıyafet kanunu, Batılılaşma tarihinin  önemli bir dönüm noktasıdır. Kanun, bütün devlet memurlarının kavuk, sarık, şalvar ve çarık  giymesi yasaklanmıştır.

“Batılılaşmanın devlet tarafından resmî bir program hâlinde ilânı demek olan ”Gülhane Hatt-ı Hümâyûn’u”, 3 Kasım 1839’da Reşit Paşa tarafından  Gülhane’de okunur.

 “Tanzimat, sosyal yapının kendi iç şartlarından doğmuş tabiî bir olay,  “doğrudan doğruya milletin bir hamlesi” değil, yabancılaşmanın hâkim olduğu, “Batı medeniyetinin yalnız teknik değil, düşünce ve ruhu  ile kabulü için yapılan gayrî millî “ bir hareket olarak değerlendirilir. (TEDB, Kafadar, s.91)

Hülasa… İnsanlık tarihinin hiçbir dönemi, Batı merkezli modernleşmenin yol açtığı dış etkiye maruz kalmamıştır. En doğudan en batıya tüm insan toplulukları, kılık kıyafetten insan ilişkilerine, inançtan ideolojiye birbirinin kopyası hayatları yaşamaktadır. Toplumların, kendine özgü, tüm insanlığa sunacağı bir zenginlik kalmamıştır… Her türlü sapkınlığa, azgınlığa yol veren akıl tutulmasının zifiri karanlıkları aydınlığın yerini almıştır.

Ülkemiz; kendi içinde en yoğun kültürel çatışmaları yaşayan, İslâmofobinin merkez ülkesi olma talihsizliği ile yüz yüzedir.

Şu an itibariyle Türkiye’de kültürel çatışma ve ayrışma yoktur. Hakikat ile gerçeklikler arası mücadele bitmiş; Batılılaşmanın yöntemi, dozu, biçiminin nasıl olması gerektiği konusunda kayıkçı kavgası vardır.

Bugün kategorik bir ayrımdan söz edilecekse “Radikal Lâikler” ile “Muhafazakâr Lâikler”den bahsedilebilir. Aralarında esaslı bir farklılık, kültürel mücadele, medeniyet çatışması yoktur.

Radikal Lâikler, tüm değerlerimizin tepeden inme bir mantıkla yok edilmesine inanmışlardır. Kin nefret ve intikam duygularını, birey, aile, toplum üzerinde acımasızca uygulamışlardır.

Bugün güçlerini kaybetmiş görünüyorlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarını özlüyorlar. Toplumu ayrıştırıcı saldırgan eylemleri, ülkeyi bölünme noktasına getirip  bıraktı. Yüzlerini döndükleri Batılıların, ülkemiz için temel varlık sorunu doğuran açık düşmanlıklarına rağmen, kölesi olmayı sürdürmektedirler. Radikal Lâiklik, yüz yıllık süreçte çok kârlı bir sektör olmuş, “Mistik Lâik Baronlar” üretmiştir.

Refah Partisi ve Ak Parti kadrolarından “İslâmcılık” üretmek Radikal Lâikler için hep cansuyu olmuş, kitleleri gelmeyeceğini bildikleri “Şeriat” ile korkutarak yanlarında tutmanın konforuna sahip olmuşlardır.

Radikal Lâiklerden koltukları devralan, sırasıyla İslâmcı, Muhafazakâr, Muhafazakâr Demokrat etiketi taşıyan kadrolar, uzun iktidar yıllarının son kavşaklarında “Muhafazakâr Lâik” kimliğe bürünmüşler, toplumsal bünyede kabul görmesi için yumuşak lâikliğin  taşıyıcılığını üstlenmiştir.

Muhafazakâr kadroların Radikallerden bir isteği vardır: “Üstümüze çok gelmeyin. Değişim, dönüşüm ve devrimleri yavaş yavaş benimseyelim, benimsetelim.”

Radikal Lâiklerin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük, Aziz İslâm dinini aşağılamaları ve İslâm’ı birinci tehdit olarak görmeleridir. Baskı süreçleri, dinimizin aslına uygun bilinme ve yaşanmasının önüne duvarlar örülmesine   neden olmuştur.  Rejim tarafından  adeta yedeklenen ve rejimin kutsallarına göre formatlanan din algısı “Din Baronları” üretmiştir. Muhafazakâr Lâiklik de çok kârlı bir sektör olmuştur. 

Sadece hayat ve ölüm tarafından bakarak söyleyelim:

Osman Kafadar’dan naklen Toynbee’ye göre “Batı medeniyetinin dünyada yaşayan diğer toplumlar üzerindeki etkisi 20. Yüzyılın en önemli olayıdır. Bu etki, kurbanlarının hayatlarını mahvedecek derecede kuvvetli ve kalıcıdır. Bu, erkek, kadın, çocuk herkesin davranışını, görünüşünü, duygularını, inançlarını değiştirip insan ruhunun el değmemiş yerlerine korkunç bir şekilde ve insafsızca dokunan dış bir etkidir.”                                                                                                                                                                                                                                                                       

Batılılaşma, “korkunç bir dış etki” olsa da alternatif bir proje üretilemediği de gerçektir.

Allah’ın yarattığı, mülkünde yaşattığı ve ölümü tattırdığı insanların; O’nun kanunlarını, muradını, arzularını hiçe saymaları, tehdit unsuru olarak görmeleri ne yaman ne hazin çelişkidir.

Etnik öncelikli bir devlet yapılanması tasavvuru en büyük tehdittir…

 

11.09.2023, Kardelen /Ankara

Mehmet Yavuz AY

 

Yorum Ekle
Yorumlar (5)
Abdullah Aydın | 11.09.2023 21:55
Doğru tespitler, eğer varsa değiştirecekleri şeyler, söyleyecekleri sözler, önümüzdeki dönemlerinde göreceğiz. Kaleminize sağlık, teşekkürler. Selametle.
ŞÜKRÜ SAVAŞ | 11.09.2023 16:59
90 yıldır, gerek baskı gerek eğitim - öğretim yoluyla sürekli işlenen laiklik ve Atatürkçülük büyük oranda tutmuştur. Dindarlar tarafından bu faşist yönetime olan tepkinin derecesi yeni nesillerce azalmış ve hatta bir kısmı tarafından benimsenmiştir. Bu süreçte dindarlar, Allah'ın kefil olduğu 'rızık endişesini' ön plana çıkarmışlardır. Erdoğan'ın son yıllardaki laiklik karşıtı mücadelesi ve halkı dindarlaştırma çabaları halktan gereken desteği görmemiştir. Erdoğan seçimle geldiği için halkı suçlayamamış, "Fikriyatımızda bir gençlik oluşturamadık" siteminde bulunmuştur.
Mehmet Metin Artut | 11.09.2023 16:43
Yüreğinize ve kaleminize sağlık olsun ağabeyim. Rabbim, sağlıklı sıhhatli ve bereketli ömürler versin sizlere İnşallah. Selam ve dua ile Allah'a emanet olunuz.
Mehmet Ali | 11.09.2023 10:41
Bade harab ül Basra..
Yılmaz Taşova | 11.09.2023 07:15
Eksiği var fazlası yok