metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

OTORİTERLİK

YUSUF YAVUZYILMAZ
15.07.2023

YUSUF YAVUZYILMAZ/OTORİTERLİK

 

İslam dünyasının siyasal geleneğinde, kişiye bağlı otoriter yönetim modeli ağırlıklı bir yapılanma söz konusudur. Kişiye bağlı siyasal değerlendirmelerin ağırlığı, İslam dünyasında kurumsallaşmayı engelleyen bir zihniyet üretmiştir. Değerlerin kurumsallaşamaması İslam dünyasının en önemli sorunlarından biridir.

Kişiye bağlı siyasal zihniyet, lideri önemsediğinden kurumsallaşmanın önemi giderek silikleşir. Bu durumda liderin kim olacağı sistemden daha önemli hale gelir. Sonuçta kişi kültü rejimle özdeşleşir. Siyasal düşünceler liderin etrafında dönmeye başlar.

Kişiye bağlı siyasal zihniyet, doğası ve işleyişi gereği, otoriterliğe bir hayli yatkındır. Bu yatkınlığı temelinde lider- devlet özdeşliği vardır. Lidere yönelik her eleştiri aslında devlete yönelmiş olarak algılanır. Bu durumda muhalefetin dayanacağı hiçbir yasal zemin kalmamıştır.

Öyle görülüyor ki, kurumsallaşma demokratik hukuk devleti için olmazsa olmaz bir özelliktir. Demokratik rejimlerde muhalefet, iktidarlar için diğer rejimlerde olmayan bir imkandır. Çünkü muhalefet iktidarı denetler, yanlış konusunda uyarır ve alternatif sunar. Dahası muhalefet, iktidar için gönüllü danışman işlevi görür. Demokratik hukuk devletlerinde muhalefetin meşruluğu da buradan kaynaklanır. Muhalefeti düşmanlaştırma aslında demokratik çoğulcu zihniyetin oluşmasına en büyük engel olarak önümüzde durmaktadır.

Demokratik hukuk devleti, açık bir rejim için gereklidir. Demokratik hukuk devletlerinde hukukun denetimi esastır. "İşi yapanı denetlemek, hem iş yapanın dikkatli davranmasına yol açar ve hem de halkın hakkının gaspını önler. Bu adım, bir anlamda modern hukuk devletlerinin geldiği son nokta olan ' kuvvetler ayrılığı" ilkesi gibi bir durumun devreye girmesi demektir. Buna göre herkes işini yapmakla mükellef olduğu kadar, kimse layusel yani sorumsuz ve de sorgusuz değildir. "( Namık Kemal Okumuş, Ömer Müslümanlığı, Araştırma yayınları, s: 54)

Türkiye bürokratik örgütlenmesinde iş yapanı denetlemek sistemi, denetlemeler tarafından hoş karşılanmaz.Denetlenmekten bu kadar fazla korkmanın ve çekinmenin altında aslında görevini yaparken yaptığı eksiklikler vardır. Kuşku yok ki, görevini eksiksiz yapan birinin denetlenmekten çekinmemesi gerekir. Özellikle öğretmenlerin müfettişlere bakışı bu kanunda bilgi vericidir.

Bürokraside görevini ihmal, usulsüzlük ve yolsuzluk gibi ahlak ve hukuk dışı yönelimleri gidilmesini önlemek için idari ve hukuki denetleme mekanizmaları kurulmuştur. Bürokrasinin temeli hiyerarşik düzendir. Bu düzen birbirini denetleyen memurlar ve hukuk sisteminden oluşmaktadır.

Ülkemizde siyaset ve bürokrasinin denetlenmekten bu kadar çekinmesinin bir nedeni olmalı değil mi?

Öte yandan yargı sistemi bağımsız ve tarafsız değilse, sorun daha da karmaşıklaşmaktadır. Bu durumda kişileri yargıya çağırmak da sorun olabilmektedir. Kaldı ki, Türkiye tarihi hukuk skandallarıyla doludur. Genellikle hukuk muhalefeti susturmak üzere kullanılan bir araca dönüşmüştür. İstiklal Mahkemeleri, 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat, Balyoz ve Ergenekon yargılamaları ile yargının Ak Parti'nin kapatma davası ve Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı seçilme sürecinde yargının aldığı pozisyon, sorunun salt bir döneme ait olmadığını gösteriyor. Türkiye’de sık sık affın dillendirilmesi, bir bakıma, sağlıklı ve adil bir hukuk sistemimizin olmadığı üzerinde konsensüs sağlanmasıyla sonuçlanıyor.

Türkiye toplumunda yer alan ve bir zihniyeti yansıtan " Allah kimseyi mahkeme kapısına düşürmesin" ifadesi, toplumun hukuk karşısındaki algısını göstermesi bakımından anlamlıdır.

O halde yapılması gereken adil ve tarafsız bir yargının oluşumu için mücadele etmek ve bu kamudaki engelleri ortadan kaldırmaktır.

Demokratik hukuk devletlerinde önemli olan kişiler değil, makamlardır "Herkes bilmelidir ki, makamların hakkını verdiğimiz ölçüde orada kalabiliriz. Ve dahi kişi ile makam özdeşleşirse o kişinin hem makama hem de halka kötülüğü dokunur. Sıradan halkın yeni kişileri yetiştirememesi ve eğer ki bu kişi giderse perişan olduk demesi kadar güvensiz bir ortam olamaz. Bütün bunları son derece iyi bilen Hz. Ömer'in meşhur komutan Halid bin Velid'i en popüler zamanında komutanlıktan alması, çevreden yükselen sese kulak verdiğinden ötürü öncelikli olarak bu amaçla atılmış bir adımdır. Onun yaklaşımına göre halk ; ' Eğer Halid olmasaydı zaferler gerçekleşemezdi!' yanlış kanaatine kapılarak, kendi kapasitelerine olan güvensizliklerini öne almış olmaktadır. Tıpkı Hz. Peygamberin pek çok kallavi komutanın olduğu bir ortamda genç Üsame'yi ordunun başına getirdiğinde yapılan itirazları soğukkanlılık ve bilgelikle cevaplaması gibi, Hz. Ömer'in de aynı geleneği icra etmesi, Müslüman toplumun geleceğe olan güveni şeklinde anlaşılmalıdır. ( Namık Kemal Okumuş, Ömer Müslümanlığı, Araştırma yayınları, s: 54-55)

Genel anlamda olmasa da sağlıklı bir eleştiri ortamının bulunmaması, sorunların doğru analiz edilmesini engeller. Baskı ve şiddetin olduğu ortamlarda fikirler değil sokaklar konuşmaya başlar. Sloganlar fikirlerin önüne geçer. Sloganların konuşulduğu yerde sağduyu anlamını yitirir. Böyle bir ortamda topluma alimler ve aydınlar değil provokatörler önderlik etmeye başlar. Sakince düşünen aydınların değil de çok bağıranların ve kışkırtıcı konuşanların prim yaptığı ve dinlendiği ortamlarda şiddetin kol gezmesinden daha doğal ne olabilir?

Otoriterliği besleyen ideolojilerin başında milliyetçilik gelmektedir. Milliyetçiliğin dili değişmiyor. Milliyetçiliğin dili yaralayıcı,dışlayıcı, ötekileştiricidir. Hele bu dil İslam adı altında savunuluyorsa iş çok daha vahim bir hal almaktadır. Din millileşince tahrip gücü daha da artmaktadır. Ne yazık ki, dinin millileşmesine karşı çıkanların bir bölüm de başka bir ayırımcılığa düşürüyor insanları. Birleştirmesi gereken din, bizatihi ayırımcılığın en önemli enstrümanı haline geliyor. İşin en vahim tarafı Müslüman toplumlar,olumsuz uygulamalara bakarak, İslam kardeşliğini küçümsüyor. Herkes kendi siyasal amacı için İslam'ı bir destekleyici unsur haline getiriyor ve daha da vahimi bu yorumu beğenmeyenleri de münafık ya da kafir ilan ediyor. İslam tarihinde çok sayıda Müslümanın katledilmesine yol açan Haricilik ideolojisinin ürettiği bir sonuçtur bu.

Öte yandan, insan ontolojisi bir yanıyla şiddete eğilimlidir. Toplumsal hayatta geçerli olan iyilik kötülük mücadelesi insanın kendi içinde de vardır. Öyle görünüyor ki, toplumsal alanda ortaya çıkan mücadele insanın içindeki mücadelenin yansımasıdır.

İnsanın içindeki mücadeleyi kazanması ahlaklı bir insan olduğunu gösterir. Böyle insanlardan oluşan toplum da ahlaklı bir toplum olur. Hükmetme ve ben duygusu da insanın en önemli zaaflarındandır. İnsanın mücadelede başarısız olması onu bireysel hırs ve hükmetme duygusunun kölesi yapar. Bu durumda iktidarını kaybetmemek için her şeyi deneyebilir. Bu mücadele sırasında her insan başarılı olamaz ve kötülüğe bulaşır. İşte bu noktada dış denetim devreye girer ki, bu da hukuktur. Siyaset alanında hükmetme ve otoriterlik duygusu ahlak ve hukuk tarafından engellenebilir. Sağlıklı bir toplumsal yapı için ahlaki ilkeler gereklidir ancak tek başına yeterli değildir.

İslam dünyasında ahlaki değerler hukuksal normlara dönüşemediğinden siyasal alanda kurumsallaşma başarılamamıştır. Siyasal alandaki kurumlaşmamanın başarılamaması siyasal sistemi dış müdahalelere açık hale getirmektedir.

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş