metrika yandex
  • $19.03
  • 20.81
  • GA0

Müslümanların Düşünce ve Fikir Üretmedeki Kısırlığının Nedenleri ve Yeni Bir Müslüman Fikriyatın İmkânı Meselesi - 3

Mehmet Yaşar SOYALAN

31.12.2022

 

Peki, İslam’ın Kurucu Metinleri ve İlk Dönem Uygulamaları Ne Diyor

Son yüzyılın din, dindar tasavvurunun aksine neredeyse tüm dinlere ait kurucu metinler doğa ile barış içinde olmayı öğütlemektedir ve ilk dönem uygulamaları da genellikle bu yöndedir. Özellikle de Kur’an metni ve Resulullah’ın uygulamaları bu yöndedir. Kur’an ayetleri, doğal yasaların da din hükmünde olduğunu, İlahi vahyin tabiatı ile evrenin yasalarının birbirini tamamladığını, insanın doğasının da buna uygun olduğunu ifade eder. İnsana kendi doğasını bozarak ekini ve nesli helak etmemesini, yeryüzünde fesat çıkarmamasını öğütler. Ancak yaşananlar göstermiştir ki Resulullah sonrası süreçte Müslümanlar dinlerinin bu temel iradesine karşı gelmişler, ekini ve nesli helak edenlere, yeryüzünde fesat çıkaranlara arka çıkarak veya sessiz kalarak en azından günahlarına ortak olmuşlardır. Peki, bu gerçeklik nasıl yok oldu, İslam ve Müslüman nasıl ilahi yasalara savaş açanların, zalimlerin ve ifsat edicilerin payandası haline geldi.

Öncelikle şunu ifade edelim; Genellikle İslam’ı, öz bir şekilde hak ve adaleti ikame eden, insanı özgürleştiren son ve tüm insanlık için evrensel bir din olarak tarif ederiz. Bu tarif elbette gerçeğin ifadesidir ancak, bunun hem kendi vicdan ve zihnimizde aynel yakin olarak hem de tüm insanlık vicdanında ve zihninde bir gerçeklik olarak karşılık bulabilmesi için yaptığımız bu tarifin hem bilgisel /metinsel, hem de tecrübesel/tarihsel anlamda gerçekliğinin sağlamasını yapmak gerekir. Kısacası bu tanım ve tarifi bir slogan olmaktan çıkarıp, metinsel ve tarihsel gerçekliğinin neye tekabül ettiğini, neyi içerip neyi dışarıda bıraktığını görmemiz için İslam ile İslam öncesi ve Resulullah sonrası (Asrı Saadet sonrası) dönemlerinin din tasavvurlarının (hem teorik/ bilgi hem de uygulama olarak) birebir karşılaştırmasını yapmamız gerekir. İslam’ın kurucu metin ve ilk neslin uygulamalarını merkeze alarak bu karşılaştırmanın ilk önce İslam öncesi dönemin varlık, tanrı, evren, din, dünya, insan tasavvurunu kapsayacak şekilde yapılması gerekir. Ayrıca böyle bir karşılaştırma (özellikle değerler hiyerarşisi ve öncelikleri açısından) İslam düşüncesinin ne olduğunu/orijinalliğini/otantikliğini görebilmek, zaman içerisinde bir evrim geçirip geçirmediğini, geçirmişse bu evrimin/evirilmenin yönünü (ileriye doğru mu, geriye doğru mu) anlayabilmek için de gereklidir. Bunun sonrasında ancak, elde ettiklerimizin ışığında, Resulullah sonrası dönemin İslam algısı hakkında bir kanaate sahip olabiliriz. Bu yeni bir düşünce ve fikir inşa edebilmemiz için de olmazsa olmaz bir öncelik durumundadır.

Bu gereklilik aynı zamanda Kur’an’ın temel paradigmasını kavramamız için de öncelikli bir konudur. Çünkü Kur’an, indiği dönemin retoriğini/dilini kullanarak öncelikle o dönemin sorunlarına cevap üretmiş, dolayısıyla cahili algıyı ilga veya tashih ederek kendi sistematiğini oluşturmuştur. Sonraki dönemlere de o dönem kültürü üzerinden seslenerek temel prensipler vazetmiştir. Şimdi bu çerçevede özet mahiyette bir karşılaştırma yapalım.

İslam Öncesi Durum

Peki, o dönem kültürünün siyah beyaz bir fotoğrafını çekmek istersek kısaca ne diyebiliriz: İslam öncesi bölge sakinlerinin dünya tasavvuru kabilesinden, insan tasavvuru kabiledaşlarından, hak ve sorumlulukları da kabilesi çevresinden ibarettir. Bireyin konumu ve toplumsal yapılanması da bu ilkeler çerçevesinde şekillenir. Yaşlıların, özel becerileri bulunanların ve kahramanların saygın bir yeri bulunmakla birlikte her birey kabile üyesi olması açısından eşit konumdadır. Bu anlayışın bir devamı olarak İslam öncesi Arabının zihninde yeryüzü iki parçalıdır. Kabilesi ve kabilesinin dışındaki dünya. Ahlak dâhil tüm temel algılar, değerler ve hukuk bu çerçevede oluşur.

Kabile içi hak ve özgürlükler, kabile örfü ile sınırlıdır. Bu örf çerçevesinde herkes hakta ve sorumlulukta eşittir. Kabilesel dokunulmazlık, ortak sorumluluk ve kabilesel ortaklık ve paylaşım esastır.

Temel paradigma/amaç: “Zalim de olsa mazlum da olsa kabiledaşlarına/ kardeşlerine yardım et.” Veya Gazziyeli şair Dureyd b. Simme’nin (öl. 8/630) mısralarına yansıdığı gibi;

“Ben Benî Gaziyye/Gaziyyeoğulları’denim/danım. Eğer o şaşırır ise yolunu, “(ومَا أنَا إِلَّا من غَزِيَّةَ إنْ غوَتْ ... غويْتُ وإنْ تَرشُدْ غزَّيَةُ أرشُدِ)”

Onunla birlikte ben de şaşırırım yolumu.

O yöneldiğinde doğruya,

Onunla birlikte ben de yönelirim doğruya.”

Araplar ister çölde isterse kasaba ve şehirlerde yaşasınlar bir kabilenin ferdi olarak hareket ederlerdi. Hayatlarını kabile örfü çerçevesinde idame ettirirlerdi. Hak ve özgürlükleri kabile örfü ile sınırlıydı. Bu örfü çiğneyenler, kabile himayesinden çıkarılır, bütün dokunulmazlıkları kaldırılır, çöle sürülürdü. Can ve mal güvenliği kalmazdı.

Kabile dışında ise anlaşmalı kabileler dışındaki tüm dünya onlar için her boyutu ile “talan” alanıdır. Bu konuda ona sahip olma dışında hiçbir ahlaki ilke ve prensip söz konusu değildir. Talandan elde edilen, kabilenin ortak ganimetidir. Kabile dışındakilere karşı hak ve özgürlüklerin bir sınırı olmadığı gibi herhangi bir sorumluluk ve ahlaki kaygı da duyulmazdı. yani temel prensip sorumsuzlukların sınırsızlığıdır. Eğer anlaşmalı değillerse, onların canı, malı, namusu, her şeyi onlar için mubahtı. Kızlarını, kaçırabilir, mal, hayvan ve eşyalarını yağmalayabilirlerdi. Bunu bir erdem, yiğitlik ve ahlaki bir davranış olarak görürlerdi. “Talan günleri, yiğitliğin ispatlanacağı günlerdir.”

Kabileler bir birbiri ile anlaşmalar yaparak ortak hukuklarını bu anlaşmalara göre belirleyebilirlerdi. Örneğin, kabileler arası savaşların onları bitkin düşürüp fakirleştirdiği yıllarda “haram aylar”ı icat ederek en azından bu aylarda savaşmamak üzerine bir anlaşma yapmışlardı. Bu durum daha sonra bir geleneğe dönüştürülerek toplumsal refahın ve barışın simgesi haline gelmişti. “Haram aylar” güçlü olanların ihlali ve istismarı ile karşılaşsa da “İlaf Kurumu”nun topluma sağladığı refah sayesinde devam edegelmişti. Bu uygulama Kur’an tarafından da sahiplenilerek bu durum, toplumsal barış ve refaha aralanan bir kapı olarak görülmüş ve 12 ayın tamamının haram/barış ayına dönüştürülmesi hedeflenmişti.

Kabile örfü, önceki atalarından devraldıklarıyla birlikte kabile şurasının kararlarıyla oluşurdu. Örf, aynı zamanda ahlaki ilkeler olarak da kabul edilirdi. Arabistan çölünde yüzlerce kabile bulunduğu için yüzlerce, asabiye, örf ve vatandaşlık biçimi de vardı. Kabile şurası ise kabilenin ihtiyarlarıyla, kahramanlığı ve becerikliliği ve bilgeliği ile öne çıkmış bazı gençlerden oluşurdu. Bütün değerleri kabile örfüyle, örf de kabile bireyleri ile sınırlıydı. Evrensel değerleri yoktu. Çünkü kabile onların evrenleriydi. Arap, “biz” veya “ben” dediğinde kabilesini kastederdi.

Bu açıdan günümüz batı dünyasının, hatta birçok Müslüman grubun/cemaatin de bir kabile refleksi ile hareket ettiğini söyleyebiliriz. Hak ve Özgürlükleri sadece kendisi ve kendi toplumu için istiyor olmak başka nasıl izah edilebilir?

İnsanı yutan ve sadece hayatlarını değil düşünce dünyalarını da sınırlayan bu uçsuz bucaksız çöl ve çölün ortaya çıkardığı kabilesel yalnızlık onları somut bir algıya mahkûm etmişti. Bu kabilesel gerçeklik/yalnızlık, çöl hayatının zorluğu ve belirsizliği onları koyu bir kaderciliğin içine de sokmuştu ve tüm inanç sistemleri “bu somut algı” ve “kadercilik” üzerinden inşa edilmişti.

İşte puta tapıcılık bu somut algının ve çöldeki belirsizliğin dolayısıyla koyu kaderciliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olsa gerektir. Bu anlayışın en belirgin özelliği de putlardan şefaat beklentisiydi. Çünkü bu anlayış onlara, sıkıntı ve felaketlerle dolu bu coğrafyada/arzda putların onlara şefaati dışında tutunacak bir dal bırakmamıştı. Ayrıca bu somut algının bir tezahürü olarak bu coğrafyanın insanların inançlarında ahiret anlayışı da mevcut değildi.

Kur’an’ın Birey ve Toplum Nazariyesi, Hak, Adalet ve Özgürlükler Tasavvuru

Kur’an, din dilini esas alarak, Allah merkezli bir dünya inşa etmek ister. Burada Allah; hak, adalet, paylaşım, iyilik, karşılık/diğerkâmlık, rahmet, düzen ve sorumluluğu temsil etmektedir. Bu anlayış çerçevesinde Allah, günlük hayatın her veçhesiyle içerisindedir. Bu olgular nedeniyle insanlar onunla birlikte yaşar, onu her daim yüreklerinde hissederler.

Bu ilkeler zamanın, zeminin, muhatabın, alet ve araçların imkânları ölçüsünde Resulullah dönemi tecrübesiyle hayata geçirilmeye çalışılmış, Ridde ve Fitne yıllarına kadar sorunsuz bir şekilde işlemiştir.

Kuran’ın temel paradigması, merkezinde rahmet diliyle konuşan, adil, rahman ve rahim olan Allah’ın bulunduğu, adalet, sorumluluk, ahlaklı ve tutarlı olma irade ve tercih hürriyeti üzerine ikame edilen bir hayat tasavvuru ve bu kavramları merkeze alan birey ve toplum inşasıdır. Temel Hedefi ise; genel anlamda insanı muhatap alarak, kendisi için istediğini başkası için de isteyen, adalet ve sorumluluk bilinci/takva ortak paydasında bir araya gelen, dili, rengi, kültürü, coğrafyayı, etnisiteyi kutsamadan ama onların gerçekliğinin gereğini de yerine getirerek, şekle, şemaya, kabuğa değil öze ve amaca kilitlenen özgür bireylerden müteşekkil bir ümmet/millet (toplumsal yapı) oluşturmaktır. Ritüeller/ ibadetler, emir ve nehiyler, ahiret inancı dâhil bütün akidevi kurallar, bu sorumluluk sahibi/muttaki bireyi ve onun millet/toplum hailini oluşturmak içindir.

Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız/bilmeniz için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah nazarında en değerli/kerem olanınız, Allah’a ve topluma karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat:13)

Kur’an’ın Birey ve Toplum Tasavvurunu; her şeyin insan/insanlık için yaratıldığı, sorumluluk sahibi, adil, ahlaklı/muttaki özgür birey talebi, insanın doğumuyla elde ettiği hakların korunmuşluğu, kabile asabiyesinden, millet bilincine geçiş (yani önce “Ey insanlar”, sonra “Ey inananlar” diyen bir dil),toplumsal hayatın bireysel ve toplumsal kabulü sonucunda oluşmuş hukuk üzerinde sürmesinin gerekliliği. (Kur’an, istişare ve örf), hesap verebilirlik ilkesi hukuk önünde eşit, nimet ve imkânlardan adil paylaşım esası üzerine kurulu toplumsal düzen talebi, kişiyi ilgilendiren her işte onunla istişare zorunluluğu; bireysel ve toplumsal işlerin istişare ile yapılması gerekliliği, zulmü engellemek için veya bireysel veya toplumsal varlığı tehlikeye girdiğinde savaşma/savunma hakkı/zorunluluğu şeklinde özetlemek mümkündür.

Kur’an’ın değerler tasavvuru veya hiyerarşisini ise; adalet (hem bireysel hem de toplumsal düzeyde adaleti ikame etmek), herkese hakkını verme zorunluluğu ve emeğin değerli olduğu, kişinin, canının, malının, onurunun, neslinin ve aklının koruma altında olduğu; bu nedenle; barınma, beslenme, güvenlik, aile içinde yaşama, evlenme ve çocuk sahibi olma gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması veya kendisinin karşılayacağı bir ortamın sağlanması, her türlü ayrımcılığın (cinsiyet ayrımcılığı dâhil) yasaklanması, zulüm, işkence ve haksızlığın her çeşidinin yasak olduğu, bunların oluşacağı ortamlara izin verilmemesi gerektiği, kölelik ve her türlü angaryanın kaldırılması haksızlığa neden olacak ekonomik düzenin ilgası, inanç ve kendini ifade etme özgürlüğü, kişinin can/ beden dokunulmazlığı, bir toplum oluşturma veya bir toplumla birlikte yaşama hakkı, nimetlerin adil paylaşımı, çalışma ve iş kurma hürriyeti şeklinde özetlenebilir.

Kur’an da ve ilk dönem uygulamalarında Yasaklar sınırlı ve belli, geri kalan alan özgürlükler alanıdır. Yasak ve sınırlar, sadece bireye ve onun toplumsal varlığına yönelik zulüm, zarar ve haksızlığı engellemek için konabilir. İslam’ın kurucu metinleri ve ilk dönem uygulamaları böyle diyor.

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
mustafa eroğlu | 01.01.2023 00:01
Çoğu kez eleştirel bir anlayışla okuyor, yeni karşılaştığım kavramları da ayrıca araştırıyorum. Ancak eleştirecek bir hususa da rastlayamıyorum. Sürekli onaylamak şahsımı rahatsız etse de emek ve sorumluluk bilicinize duyduğum saygı ve takdir ben onurlandırıyor. Ufkumuz açılıyor zihin ve kaleminize sağlık Allah ilmimizi artırsın.
Çok okunan haberler
Çok okunan yazılar