metrika yandex

Modern ve Post Modern Dönemde İslam ve Batı Düşüncesinin Temel İlkelerinin Karşılaştırılması

Abdulaziz TANTİK

31.01.2021

İki düşünce sistemini mukayese yapmanın kendine göre sorunları mevcuttur. Ancak, bu sorunu çözmenin yöntemi, her düşünce sisteminin kendisini betimlediği şekilde kabul ederek bir mukayese yapmayı başarmaktır. Öncelikle, düşünce sistemlerini mukayese yapmak aynılıkları üzerinden değil, farklılıkları üzerinden yapılmalıdır. Düşüncede tarihsel bir sürekliliği dikkate almakta yarar olduğu kadar bir düşünce sisteminin kendine ait özgülüğünü dikkate almakta temel bir yaklaşım sayılmalıdır.

Modern ve Post modern dönem düşünce sistemleri doğal olarak kendisinden önceki düşünce sistemlerinden farklılığını izhar ederek varlık kazanmaktadırlar. Ancak, eski düşünce sistemini taşıyan izlere de sahip oluşu göz ardı edilemez! Zaten bir düşünce sistemi diğer düşünce sistemlerinden farklılığını izhar etmeden kendi otantik düşünce sistemini kuramaz ve böyle tanımlamayı hak etmez! O yüzden hem modern düşünce hem de post modern düşünce kendine has özellikler taşıdığı gerçeğini kabul ederek başlamalıyız.

İki düşünce sistemini hakikat, bilgi ve varlık bakışları etrafında mukayese yapmak bize bir fikir verir. Bu yüzden düşünce sistemlerini farklılaştıran da zaten bu temel özelliklere kendi rengini kazandırmalarıdır. İnsan, varlık, ilişki, estetik ve ahlaki zemin kadar hukuk ve siyaseti belirleme de bu temel yaklaşımlar üzerinden geliştirilir. Meseleyi bu zeminde kurarak konuya giriş yapalım…

İslam düşüncesi, hakikat algısını ikili bir yapıya göre kurmuştur. Bu ikili yapı; hakikatin Yaratıcı varlığın hakikati ile Yaratılmış varlığın çoğulcu hakikati üzerine kurulmuştur. Yani hakikat hem monist bir bakış gibi göründüğü zaman biliyoruz ki o Sadece Yaratıcı güç olan Allah’ın varlığının eşsiz ve benzersiz oluşu kadar tekliğini dikkate sunmaktır. Aynı zamanda ise yeryüzünün yaratılışı, göğün, yerin ve arasındakilerin varlığı da bir hakikat üzere yaratıldığı açık bir şekilde ortaya konulmaktadır.

Modern düşüncede ise hakikat tekliğe dayalıdır. Monist bir karakter taşır. Hakikat reel olana; var olma biçimine indirgenerek hakikati var olanın görüntüye çıkışı üzerine temellendirir. Görüntüye çıkmayan varlığı aklın, bilginin dışında kalışı üzerinden anlamsızlığa duçar kılar. Felsefi olarak ‘absürt/saçma’ kavramı ile niteleyerek akıl dışılığı inşa etmiştir. Bu yüzden varlığın hakikati, Yaratıcının hakikatini de belirleyen bir özelliğe sahip kılınmıştır. Tanrı, sadece varlığın varlık nedeni olarak bir anlama taşınarak onu var olmanın kendi otantik hakikatine bağımlı hale getirmiştir.

Bu noktada hakikatin elde edilişi de mukayese yapılmalıdır. İslam düşüncesi açısından hakikatin bilgisi özellikle mutlak hakikat bağlamında ve eşyanın hakikatinin temel kodları bağlamında hakikat verili olana tekabül eder. Asli hüviyeti içinde hakikat Aşkın/Allah tarafından insana hitap olarak Elçiler aracılığı ile gönderilmiştir. Bu yüzden hakikat ile ‘anlam’ üzerinden bir bağ kurulur. İslam düşüncesi hakikat ile anlam üzerinden ilişki kurarak o hakikatin anlamını ve uygulanışına dair bakışını inşa eder. Elbette ki İslam düşüncesi bir aklı var sayar ve ona önemli bir işlev yükler. Ancak bu aklı kendisi inşa ederek varlık sahasına çıkartır. Yani felsefi veya rasyonel akıl gibi kendi başına verili hakikatten bağımsız bir akıl yürütmeyi kabul etmez!

İslam düşüncesi incelikli olarak varlığın birliğini dikkate alarak değerlendirme yaptığı zaman bile Yaratıcı ve yaratılan gerçeğini dikkate alır. Hakk kavramı ve bunun epistemik algılanışı bu ikili yapıyı işaret eder bir şekilde kullanımını tasavvuf metinlerinde bolca buluruz. Metafizik bir ilke olarak ‘Hakk’ kavramının kazandığı anlamı bu temel değer üzerinden yorumlandığını dikkate almalıyız. Hakk, gerçekliğin iki yüzünü birden işaret eder; hem Yaratıcı olan Allah’ın varlığının gerçekliğini, hem de yaratılmış varlığın reel karşılığını ve Allah’ın yaratılış esnasındaki tezahürünü dikkate sunar.

Modern düşünce ise hakikatin verili olduğunu kabul etmez. Bir hakikat arayışını temellendirir. Çünkü hakikate dair akli var sayımlar bir öznellik taşır ve bu yüzden kesin bir hakikat algısını reddeder. Bu modernliğin göreli ve liberal yaklaşımının eksenini bize gösterir. O yüzden hakikat ile anlam üzerinden bir bağ kurma yerine yorum üzerinden bir bağ kurma arayışını temellendirir. Dolayısıyla Metafizik kavramını bile içeriğine müdahale ederek algılanabilir, aklileştirilebilir bir alana taşıyarak kadim metafizik kavramın içeriğinden soyutlamıştır.

Post modernlik ise hakikati en temelde tekli ama ağırlıklı olarak çoğul/göreli hale getirerek hakikati parçalamış ve hakikatin öznelliğini tekil/bireyin algısına indirgemiştir. Kişinin hakikat ile kurduğu öznel yapı onun hakikatini işaret eder diye kabullenilmiştir. Bu yaklaşım, hakikatin parçalanışını ve bu parçalanmanın mutlaklaştırılarak her parçanın mutlak gerçeklik olarak kabulünü ve tüm sistemi bu bakış üzerine bina edilmesi sağlanmıştır.

Varlık ise her iki sistemde farklı yaklaşımlara neden olmaktadır. İslam düşüncesi, varlığı Yaratıcı varlık ve Yaratıcı varlığın kendi otantik yapısı içinde eşsiz ve tekliğini kabul ettiği gibi yoktan var etmeyi de bir ilke olarak kabul eder. Dolayısıyla Yukarıdan aşağıya doğru bir varlık hiyerarşisi söz konusu edilir. Ama yaratılmış varlığı ise ikili bir sisteme indirger. Kendi içinde çoğul olan yaratılmış varlık, en temelde kâinat ve içindekiler ile ‘teklife muhatap’ olan insan açısından ikili bir yapıya dönüştürülmüştür. Ama en genelde varlık hiyerarşik bir düzey içinde ikili bir tabiata sahiptir. Bir boyutuyla ontolojik farklılığı taşırken diğer boyutu ile de ahlaki bir hiyerarşiyi işaret eder. Bütün varlık kendi bütünlüğü içinde farklılığını izhar eder ve insan dışındaki varlığın tümü insana musahhar kılınmış bir şekilde var oluş gayesine sahip olduğu verili olarak bildirilmiştir. Bu temel tez önemli ve insanın varlık şemasındaki yerini belirleme açısından aslidir.

Modern düşünce ise varlığı tekten hareketle tanımlar. Ve daha çok genel kabule dönüşmüş evrim ile açıklamaya yönelir. Varlığın kendi gizil gücü var olmayı sağlamış ve buna göre dışarıdan bir gücün yaratılmayı sağlamasına gerek kalmadığı bakışını dillendirmektedir. Ancak bunu bilimsel olarak tam olarak ispat edemeyenler, doğal olarak Tanrı’yı sadece ilk muharrik güç, sebep olarak betimlemiş ve ondan sonra varlık kendi otantik yayılışı ile kendi varlığının müsebbibi olmuştur. Yasalılık kavramı bunu izah etmeye yönelik olarak geliştirilmiştir.

Post modernlik ise yine çoğul yaklaşımı ve meseleyi bir adım öteye taşıyarak atom altına dikkati çekerek modern düşüncenin ileri sürdüğü fiziksel koşulların atom altında geçerliliğinin olmadığını dikkate sunarak modern paradigmanın temel kodlarını ters yüz etmeyi başarmıştır. Evrensellik ve küresellik argümanlarını çöpe atılmayı meşrulaştırmıştır. Hakikatin göreliliği ve hakikatin mutlak olarak bilinemezliği üzerine bina ettiği varlığı da aslında anlamsızlığa; ya da anlamı varlığın özne olarak tekil hayatını sürdürme konusundaki arzusuna dayandırarak çatlamayı derinleştirmiştir.

İslam düşüncesinde varlık, yaratılmış ve bir amaçlılık taşır. Her var olma biçimi kendi amacına matuf bir şekilde hareket eder. İnsan ise varlığın bizatihi anlamı olarak tescil edilerek öne çıkartılmıştır. Bütün yaratılmış varlığın insana müsahhar kılınışını dikkate sunarak insanın sorumluluğunu ve bu sorumluluğa dayandırılmış özgürlüğünü; yapıp ettiklerinin karşılığını göreceğini temellendirmiştir. Modern ve post modern düşünce ise yaşamı sadece buraya münhasır kılarak varlığın amaçlılığını göz ardı etmiş ve buraya sıkıştırılmış bir varlık anlayışı ile kaos ve çatışmayı zorunlu kılmıştır. İşte yüz elli yılın hâsılası ortada…

Hakikat ve varlık telakkilerini belirleyen şey düşünce sistemlerinin bilgi ile kurdukları ilişkide tezahür eder. Bilgide eksene alınacak olan ilkelerin neye ve nasıl oluşturulacağı meselesi ise düşünce sistemlerini bir birinden ayrıştırır.

İslam düşüncesi bilgiyi çoğul olarak inşa eder. Ama en başa verili bilgiyi/vahyi koyar. Vahiy, ilk insan Adem (as)ın yaptığı yanlıştan vazgeçmek için Rabbinden kelimeler istemesi ile başlayan sürecin devamında insanın ‘İlahi Rehberliğe’ olan ihtiyacından hareketle Yeryüzüne düşman olarak indirilmiş Adem/insan oğlu ile Şeytan ve onun yardımcılarının mücadelesine katkı bağlamında değerlendirilmiştir. Bu yüzden vahiy, önceliği dikkate alınan ve kişinin bu mücadelede başarılı olmasını garanti eden ilkelere kaynaklık ettiği konusundaki mutabakatı işaret eder. Müslüman olan kişi, güven/iman ile gönderilmiş bilgi olan vahye tabi olur. Bu müslüman kişinin başka bilgi yollarına başvurmayacağı anlamına gelmez. Ancak, diğer bilme türleri vahye tabi oluşu çerçevesinde anlamlı olur. Tecrübe; deney ve gözlem önemli bir bilgi kaynağı olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca akli yetinin kullanımı, kıyas ve mantığın ve dolayısıyla tutarlılığın önemli oluşu da belirginlik kazanmıştır. İslam düşüncesi bilgi yöntemini, ‘haber/vahiy/sünnet ve icma’ üzerinden kesinlemiştir. İçtihat ve onun yöntemleri ile de yaşamın farklı alanlarına bu iki temel ilkeden hareketle düşünceyi yürütmüştür. İçtihat hem yenilemeyi, hem de tashihi içermektedir. Bu yüzden anlam öne çıkarılmıştır. Tashih ve yenileme de anlam üzerinden gerçekleştirilir. Bu aynı zamanda İslam düşünce sistemi ile batılı sistem arasındaki temel farka da işaret eder.

Modern düşünce ise bilgiyi özne/cogito’nun düşünmesine dayandırmıştır. Öznenin düşünmesi bilginin temel dayanağını göstermiştir. Bu düşünme ameliyesini ise mantık ve matematik gibi temel iki aksiyoma yüklemiştir. Kant, düşünmenin apriori şartlarını belirlerken özneyi dikkate almış ve bilgi öznenin dış alemi/varlığı kendinden hareketle tanımlaması ve betimlemesidir. Yani batılı bilgi ‘yorum’ karakterlidir. Batılı bilgi ‘olay’ merkezli ki bu Hıristiyanlığın kendi sisteminde de böyledir. İsa vardır, gönderilmiş bilgi yoktur. İsa ise olaya tekabül eder ve yorum yapmayı zorunlu kılmıştır. Aynı yaklaşımı tabiat meselesinde de gözlemliyoruz. Tabiat bir obje olarak olay/olgudur. Suje bu objeyi yorumlayarak onu tanımlar. Anlamak ile tanımlamak arasındaki fark İslam düşüncesi ile batı modernliği arasındaki temel farkı gösterir. Çünkü tanımlamayı öncelediğinizde siz özneden hareketle yorum karakterli olmak zorunda kalırsınız. Anlamayı öncelediğinizde ise verili bilgiyi dikkate alırsınız ve tanımlamayı değerlendirecek bir kıstasa sahip olunuşunu belirginleştirmiş olursunuz. Modern düşünce ise tanımı bir başka aşkın gücün bilgisi ile değil, ortaya konan tanımın işlevselliği ve tutarlılığı gibi yan unsurlar üzerine bina eder. Ayrıca zaten göreliliği esas kabul ettiği için sürekli yenilenmeyi de içermektedir. Ama sabit bir ilke olmadan sürekli değişimi sağlar. İşte modern düşüncenin post modern düşünceye ve oradan da bağlantısal bütünsellik diye tanımlanan varlığın bütünlüğü/yaşamın kutsallığı ilkesine yönelimi sağlayan şey budur. Dur durak bilmeden sürekli devinim, bu ise beraberinde anlamsızlığı ve hiçliği taşımaktadır.

Post modern düşünce ise bilgiyi bizzat sujenin kendisine ve öznel şartlara tabi kılarak her sujenin kendi hakikatini dikkate almış ve öznenin hissiyatını mutlaklaştırarak ahlakta dahil her şeyi görelileştirmiştir. Bu yüzden ‘kim neyi yapıyorsa yapsın, o haklıdır’ gibi temel bir mottoya ulaşılmıştır. Bugün yaşadığımız yabancılaşma ve anlamsızlık girdabını da açıklayan en önemli unsuru işaret etmiş oluyoruz.

İslam ve Batı düşünceleri arasındaki birleştirilemez olan ilkeleri ortaya koyduktan sonra artık Müslümanların batı düşüncesi ile bir hesaplaşmayı hangi ilkeler üzerine kuracağı da açıklık kazandı. Modernist İslami düşüncenin taşıdığı handikapları da bu gözle yeniden yorumlamakta fayda var. Sahih ve sahici bir İslami düşünce ancak kendi apriori/temel varsayımları üzerine kurularak inşa edilebilir. Batı düşüncesi ile farkını da bu şekilde açığa çıkartarak müslüman olmanın imkânlarını izaha kavuşturur…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş