metrika yandex

Obezleşen “İslami” Hareketlerin Fikir Fukaralığı ve Sonuçları Üzerine - 3

Mehmet Yaşar SOYALAN

03.01.2020

Sahte “Barış Yüzyılı”nda Müslüman Coğrafyanın Serencamı

-Müslüman Coğrafyadaki Siyasi Hareketlerin Doğasına Dair Bir Değerlendirme-

Adına “barış yüzyılı denilen bu yirmi ve yirmi birinci yüz yılda (İkinci Dünya Savaşı sonrasında) Müslümanlar adına hızla ötekileşen, zalimine dönüşen mağdur hal dışında elde ne var? Efendi gibi inanıp, efendi gibi yaşamaya, davranmaya çabalayan ancak böyle davranmasına rağmen, sonuçta bu düzendeki nimet külfet dengesinde, kendisine daima külfet kısmının düştüğü bu hayatta mağdur ve mazlum halinde bir değişiklik olmadı. Bu mağdur ve mazlum hal, efendi ile olan kavgasının sürmesini sağlasa da pozisyonlarda herhangi bir değişikliğe neden olmadı.

Ancak bu süreçte kavga konusunda ciddi dönüşümler yaşandı. Artık kavga, efendinin düzenini yıkmak için değil, efendi ve avenesinin sahip olduğu hak ve imkânlara sahip olmak için, hatta onun düzeni gibi bir düzen kurmak için verilir oldu.

Kadim yerel değerlerini, devlet geleneğini ve toplum düzenini yeniden kurmak için başlatılan mücadele Aydınlanmacı derebeylerine karşı; “Biz sizden daha aydınlanmacıyız” veya “Biz de küresel düzenin bir parçası olarak, küresel düzenin nimetlerinden istifade etmek istiyoruz” türünden daha çok Aydınlanmacı bir toplum ve devlet yapısı oluşturma mücadelesine dönüştü. Çünkü mücadeledeki temel kriterler, Aydınlanmacı düzenlerdeki temel kriterler olunca kavga kime karşı verilirse verilsin kriterlere uygun bir yapı ortaya çıkıyordu. Dolayısıyla bu iki yüzyıl aynı zamanda böyle bir mücadelenin imkânsızlığının da tarihidir.

Çünkü bu küresel köyde yapıldığı varsayılan mücadele köy ağasını daha da güçlü kılmaktan başka bir işe yaramıyor. İster siyaset, ister eğitim isterse tedhiş, kalkışma ve terör ile kendi köyünü küresel köyün bir parçası olmaktan çıkarma çabası sizi ve köyünüzü küresel sisteme daha da bağımlı hale getiriyor. Sonuçta küresel derebeyinin tam da istediği şey gerçekleşiyor. Sistemden çıkış yok: Derebeyi “var olanı kabullen ve rahat et” diyor. Yani sana insanlıktan, kimlikten, kültürden, mekândan/ coğrafyadan yana ne sunulmuşsa onunla yetin, yoksa her çırpınışın tıpkı bataklığa düşmüş birisinin hareket ettikçe daha da batacağı gibi helakını/ yok oluşunu çabuklaştırır, “sen bilirsin bataklıkta boğulma hakkını da kullanabilirsin” diyor. Yani mücadele, bataklıkta boğulma hali ile küresel kast düzeninde sizin için uygun görülen hallerden birini seçmek şeklinde tezahür ediyor.

Peki dünyanın bu hale gelmesinde Aydınlanmacı derebeylerinin talan ve işgallerine direnen bölge halklarının mücadele yöntemlerinin bir katkısı olmuş mudur? Bu soruya verilecek cevap, konuya nasıl bakıldığı ve neresinden tutulduğu ile yakından ilgilidir. Bölgesel güçlerin bu aydınlanmacı enerji karşısında yapacakları herhangi bir şey yoktu; dolayısıyla “dünyanın bu hale gelmesinin tek suçlusu Aydınlanmacı derebeylerdir” demek mümkündür; büyük oranda da böyledir. Ancak bu, olanı tam olarak izah etmediği gibi, verilen mücadeleyi anlamamıza da yardımcı olmamaktadır.

Dünyanın bütün bölgelerindeki işgalcilere karşı verilen mücadelelere bir göz atıldığında, işgallere direnen ve karşı bir hareket başlatan bölge halklarının en temel sorununu veya zaafını; dünyanın geldiği bu yeni durumu, teknolojik gelişmeleri ve aydınlanmacı arzuların boyutunu kavrayamamış oldukları şeklinde özetlemek mümkündür. Çünkü olan şey, herhangi bir felsefeye, bütüncül bir bakış açısına, plan ve programa dayanmamakta, sadece tepkisel reflekslerle ve atadan kalma klasik yöntemlerle bölgenin işgali engellenmeye çalışılmaktır. Bölge sakinlerinin “yeni dünya düzeni” hakkında bir öngörülerinin bulunmayışı, onların hazırlıksız yakalanmalarına, tedbirsiz davranmalarına neden olmuş, dolayısıyla bu öngörüsüzlük ve tedbirsizlik hali işgalcilerin işini kolaylaştırmıştır. Küresel işgal öncesinde, toplumların mevcut düşünüş biçimleri ve varlık tasavvurları olanları doğru okuyamamaya veya olanı sadece “teknolojik buluş” olarak addetmeye neden olmuş, işgal başladığında ise aniden yangının ortasında kalan köylerini/bölgelerini koruma/kurtarma telaşından, Aydınlanmacı aysbergin bütününü görmelerine ve derebeylerinin niyetini anlamalarına imkân ve fırsat bulamamışlardı.

Müslüman coğrafya özelinde konuya yaklaştığımızda yüz yıl öncesi sıkışmışlık, bu coğrafya için siyaset ve eğitimin tek çıkış yolu olarak görülmesine ve bunların ümmetin kurtuluşuna vesile olacak “cihadi hareketler” olarak telakki edilmesine neden oldu. Coğrafyanın tüm birikimi, enerjisi ve deneyimi bu yolda kullanıldı. Devasa ölçekte ulusal veya uluslararası siyasi örgütler/ yapılar, kurumlar ortaya çıktı. Bu yolda aydınlanmacı teknolojinin ve tecrübenin bütün araç ve imkânlarından yararlanıldı: “Düşmanın silahıyla silahlanmak” esas oldu. İlginç olan ve dikkat çeken şey, küresel hegemonyanın bu çabalar karşısında genel anlamda sessiz ve tepkisiz kalmasıydı. Bölgesel pozisyonlara ve yerli işbirlikçilerin durumlarına göre bu yapı ve kurumlar bazı kanuni yaptırım ve engellemelerle karşılaşmışlardı ama bu, birinci aşamadaki saldırının dozu göz önünde bulundurulduğunda cılız tepkiler ve etkisiz yaptırımlardı. Bu yaptırım ve engellemeler yapı ve kurumların daha da güçlenmelerine ve toplumsal tekabuliyetlerinin artmasına neden oldu. Aynı zamanda iç birliktelik de önemli ölçüde parçalandı. Farklı kurumlar ve siyasi hareketler ortaya çıktı; rekabet ve mücadele küresel egemenlere karşı değil içteki yerel rakipler arasında yaşanır oldu. Dış düşmana karşı savaş baltaları gömülmüş, ancak iç muhalifler, birbirlerine karşı yeni savaş aletleri icat etmişlerdi: yalan, iftira, adam çalma, itibarsızlaştırma…

Çok geçmeden Müslüman coğrafyanın her tarafında bu siyasi yapılar ve örgütler/ cemaatler alabildiğine büyüdüler, ancak örnek olacak ve kalıcı hale gelmelerini sağlayacak bir gelenek oluşturamadılar. İç rekabet ile dış vesayet arasında sıkışıp kalan bu yapılar kurumsal ve üye sayısı anlamında devasa bir güce ulaşsalar da ülke ve bölge üzerindeki etkileri bu güçleri ile doğru orantılı değildi. (Örneğin 250 milyonluk Endenozya’da, Endenozya Muhammediye Partisi’nin/ Hareketinin 40 milyon civarında üyesi, 60’tan fazla üniversitesi, binlerce okulu, ekonomik ve iktisadi kuruluşu bulunmaktadır.) Bu kurum ve hareketler beden olarak alabildiğine büyüyerek ters orantılı olarak hareket kabiliyeti de alabildiğine azalan obez bir yapıya dönüşmüşlerdi. Beden kocamandı; ancak bu bedeni yönetecek akıl, irade, düşünce, fikri birikim ve mekanizma bedenle ters orantılıydı. Beden büyüdükçe beyin/ fikri alan küçülüyordu. Gelinen aşamada fikir, hareketi inşa edemediği gibi, hareket, kendi fikrini, aklını oluşturmuştu. Dolayısıyla hareketin ortaya çıkardığı şey bir fikir, bir tasavvur olmaktan öte hareketin işlerini yürütecek bir organizasyon aklıydı.

Çünkü yüz yıl öncesinin şartları onları fikir inşa ederek, fikri bir mücadeleye girmeye değil, işgale ve işgalin derinleşmesine karşı direnecek siyasi ve ekonomik hareketler kurmaya mecbur etmişti. Belki bir fikir inşa etme geleneğine sahip olmamasının, hicri ikinci yüzyıldaki fikri inşa hareketlerinin günümüz Müslüman coğrafyasında artık karşılığının bulunmamasının da bu fikir fukaralığında önemli bir etken olarak görülebilir. Dolayısıyla yüz yıl öncesinin paradigması ile oluşan bu hareketler hala aynı paradigma ile yollarına devam etmekte ve kendilerini sorgulama, yeni yol ve yöntem arama ihtiyacı hissetmemekte, hareketin fikri kapasitesini veya fikrin gerekliliğini önemsememektedirler. Yani fikre de araçsal bakmaktadırlar: onu hareketin yönetilmesindeki taktiksel bir araç olarak görmektedirler.

Oysa tüm bu yüz yıllık süreç içerisinde dünya güç dengelerinde, zenginlik, fakirlik, ezen, ezilen, ve bölgesel farklılıklarda 1915’lerin dünyasına oranla fazla bir değişiklik olmadı. Efendi – maraba/köle ilişkisi derinleşerek devam ediyor. Nicelik olarak bazı gelişmeler gözlense de (kalabalık şehirler, yüksek binalar, fabrikalar, modern araçlar, teknolojik aletler, okullar, üniversiteler) nitelik olarak herkes hala eski yerinde duruyor: egemenler aynı egemenler, yöneticiler merkezi ülkeden değil yerelden, yerli Aydınlanmacılardan oluşuyor; fark sadece bu…

Bu nedenle obezleşen siyasi ve sosyal hareketler artık kendini yönetemez ve hareket edemez hale geldi. Her devinimi kendisine ve çevresine zarar verdiği gibi dış vesayeti daha de güçlendiriyor. Tabir yerindeyse bir balon gibi patladı patlayacak. İşin aslı Türkiye dâhil Müslüman coğrafyanın her bir yanında benzer bir durum sözkonusu ve tüm hareketler duvara toslamış durumda: hareketlerin tabanları ya darmadağın olmuş ya da büyük bir kararsızlık içinde. Bunların önemli bir kısmı sahip oldukları dünyevi imkânların şımarıklığı içinde ya olup biteni doğru okuyamamakta ya da konumunu devam ettirebilmek için yeni güç odaklarının oyuncağı haline gelmeyi içselleştirmeye çalışmaktadır.

İşin en kötü ve korkutucu yanı ise gelinen bu durumun Müslüman bireylerde oluşturduğu ümitsizlik ve çaresizlik hali. Dolayısıyla en azından bugün için İslam’ın da insanlığın ümidi olmaktan çıkmış olması…

Devam Edecek…

Yazının ilk bölümü için aşağıdaki linki tıklayınız:

obezlesen-islami-hareketlerin-fikir-fukaraligi-ve-sonuclari-uzerine--1-

obezlesen-islami-hareketlerin-fikir-fukaraligi-ve-sonuclari-uzerine--2-

"Bu makale, Aynı zamanda , Yetkin Düşünce Dergisi'nin 2019 Ekim - Kasım - Aralık  (2. yıl, 8.sayı)  sayısında yayınlanmıştır."

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Çağlayan Ömerustaoglu | 04.01.2020 01:11
Derin bir bakış, durumumuz ne kadar dogru özetlenmiş . Kaleminize saglik
Halit ATAOĞLU | 03.01.2020 22:38
Muhteşen bir yazı......