metrika yandex
  • $18.69
  • 19.34
  • GA1079

ADALETİN MÜLKÜN TEMELİ OLMASINA KİM ENGEL OLUYOR: DEVLET Mİ TOPLUM MU?

Mehmet Yaşar SOYALAN

11.06.2022

ADALETİN MÜLKÜN TEMELİ OLMASINA KİM ENGEL OLUYOR: DEVLET Mİ TOPLUM MU?

Mehmet Yaşar Soyalan

Giriş: Adalet Bireysel Değil, Toplumsal Bir Gerçekliktir

“Hak edene, hak ettiğini vermek” olarak tanımlayabileceğimiz “adalet” olgusu bir toplumu ayakta tutan en temel dinamiktir/ direktir. Adalet, fert merkezli değil topluluk/toplum merkezli bir terimdir ve toplum üzerinden ferde ulaşır ve toplumun bir üyesi olan fert için de merkezi bir konuma sahip olur. Adalet telakkisi olan toplumlar belki en güçlü toplumlar değillerdir ama en mutlu ve en huzurlu toplumlar oldukları tartışmadan varestedir. Bir toplum veya topluluk varsa adalet veya adaletsizlik/ zulüm/ haksızlık da vardır. Yani adalet birey ile değil toplum ile ilgili bir terimdir ve en temel özelliği toplum ve topluluk içerisinde hak ve hukuk üzerine bir denge kurmaktır.

Kişinin toplumla/ toplulukla muhataplığı ölçüsünde adaletle muhataplığı gerçekleşir. Adalet, toplumsal bir özne olan bireyin zihnindeki tasavvur olarak başlasa da kendisini toplumsal hayat içerisinde ikame eder. Adalet, hayatın her veçhesini kuşatan ve en kılcal damarlarına kadar sirayet eden pratik ve dinamik bir kavramdır, üstelik pek çok kavram ve olgunun da merkezi noktasını oluşturur. İşte adalet kavramının et-tırnak gibi içli dışlı olduğu ve neredeyse üzerine bina edildiği kavram ve olgulardan biri “sorumluluk”tur ki, insanı, insan kılan en temel kavram ve gerçekliktir. Çünkü ancak sorumluluğun olduğu yerde adaletten söz edilebilir. Adalet ile doğrudan ilişkili olan diğer bir kavram/ değer de “özgürlük”tür. Adalet ve özgürlük amaçsal bir birliktelik üzerine birbirlerini tamamlarlar ve öyle ki özgürlük varsa adalet ve sorumluluğun anlamı ve kıymeti olur. Adalet- sorumluluk- özgürlük yumurta tavuk ilişkisi gibi birbirini doğuran/oluşturan ve geliştiren kavramlardır. Bu kavramlardan birinden söz ettiğimizde diğerlerinden de söz ettiğimizin bilincinde olmamız gerekir.

İnsanın, insanı insan kılan en temel özelliği bir adalet tasavvuruna sahip olmasıdır; bu tasavvur da ancak bir topluluk içinde tezahür edip ete kemiğe bürünür. Bu nedenle insanlardan uzakta, tek başına bir çölde veya dağda yaşayan birisi için sorumluluktan da özgürlükten de ve bu kavramlara ait gerçekliklerden de, pratiklerden de söz edilemez. Çünkü orada adaletin tecelli edeceği ne bir sosyal ortam ne de zihni bir vasat mevcuttur. Adalet insan içindir ve insan da toplumsal bir varlıktır, ancak bir toplum içerisinde insan kalabilir/ olabilir ve işte o zaman onda adalet tasavvuru oluşup gelişebilir. Çünkü hem bireyler arası ilişkilerde hem de birey- toplum ilişkilerinde adalet en temel ihtiyaç olarak ortaya çıkar.

Dolayısıyla adalet, bireysel değil toplumsal bir gerçekliktir, Bu nedenle o da insan gibi oluşumunu ancak bir toplum içerisinde gerçekleştirebilir, ama onu bireylerin iradesi ayakta tutar. Her bir birey kendisi için istediğini kendisi dışındakiler için de istediğinde adalet tasavvurunun nüvesi zihnine/toprağa atılmış ve her bir bireyin zihninde ve yüreğinde kök salan bu nüve toplumsal bir tasavvura, anlayışa dönüşmüş olur. Bir toplumsal hafızanın ve adalet düşüncesinin bir kültüre, bir siyasal dile dönüşmesi ve ilgili kurumların ortaya çıkması ile birlikte adalet, o toplumda huzur ve barışın hem ana hammaddesi hem de çimentosu haline gelir.

Çünkü bir toplumun ortak bir adalet telakkisi yoksa o topluma ya kaos hakimdir ya da sorumluluğun ve özgürlüğün devre dışı bırakıldığı despotik bir sistem egemendir. Dolayısıyla o toplumda adaletten söz edilemeyeceği gibi adaleti ayakta tutacak bireylerden de söz edilemez. Belki o toplum için egemenin/ toplumsal otoritenin buyruklarının yasa/kanun olduğu, kişi hak ve hürriyetlerinin olmadığı, bireyin sorumluluğunun otoriteye itaatle sınırlandığı bir kurallar manzumesinden söz edilebilir ve orada yasaklarla örülü zoraki bir “sukunet ve güvenli ortam” sağlanabilir ama adalet ve özgürlük askıya alınarak oluşturulan bu göreceli “sükûnet” hali fırtına öncesi sessizliğinden ve sorunların ötelenmesinden başka bir şey değildir. Üstelik bu tür uygulamalar, bu ortamın mimarlarına bile huzur getirmemektedir. Çünkü bu uygulamanın ve kurallar manzumesinin ne karşılıklı bir sorumluluk boyutu ne de özgürlüğe açılan bir kapısı vardır. Aynı şekilde bu tür uygulamalar, toplumu oluşturan bireylerin özgür iradelerinin bir tezahürü olarak gerçekleşmediği için ne kişiyi ne de toplumu geliştirir; tabi ki huzur ve mutluluk kaynağı da olmaz.

Adalet Karşısında Birey, Toplum ve Devletin Tutumu/ Duruşu

Adil bir yapı kendiliğinden oluşmaz, adaletin tecelli edebilmesi, bir kültüre, bir dile dönüşebilmesi için o toplumun bir adalet tasavvurunun olması şarttır ve bu tasavvurun o toplumu oluşturan fertlerin kahır ekseriyetinin ortak kanaati olması gerekir. Burası kesin. Peki, bu toplum, tasavvurun ötesine geçerek, bu tasavvuru nasıl ete kemiğe dönüştürecek, adaleti egemen kılacak yapıyı, kurumları nasıl ve ne şekilde ikame edecektir. Yasal mevzuatın içeriği, dili ve amacı ile ilgili ortak bir kanaat olsa bile (ki bu konularda uzlaşı oldukça zordur) bunlar kimlerin eliyle ne şekilde tesis edilecek, denetlenip kontrolü sağlanacaktır? Bir otorite veya hakem tayin edilmeden veya bu işleri organize edip yürütecek bir kurum/ yapı kurmadan bu işler nasıl olacaktır? Elbette bunlar olmadan olmayacaktır. Bunlar olduğunda da kontrolü mümkün olmayan ve nereye evirileceği önceden kestirilemeyen “devlet/iktidar” gerçeği ile toplumu karşı karşıya bırakacaktır. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur ve tarihi boyunca insanlık bu sonuçla daima yüzleşe gelmiştir.

İnsanoğlunun bu tarihi tecrübesi ile biz biliyoruz ki, “devlet” veya “iktidar” dediğimiz şey toplumun iradesi ile gerçekleşse ve o toplumun rıza gösterdiği bireyler tarafından sevk ve idare edilse de “toplum” ve devlet” ayrı ayrı gerçekliklerdir. Ve devletin, toplumun iradesinin bir yansıması olma hali veya toplumun hassasiyetlerinin önemsenmesi çok istisnai durumdur ve bu “istisnai durum” da ancak küçük ölçekli toplumlar için söz konusudur. İktidar, ister toplum tarafından teslim edilsin, isterse zoraki bir şekilde ele geçirilsin belli bir süreç içerisinde aynılaşmakta, toplumun huzur ve mutluluğunu değil iktidarının kalıcı olmasını öncelemekte, devletin bütün imkânlarını bu amaç için kullanmaktadır.

Bunun bir sonucu olarak adalet, kanun ve düzene indirgenmekte, toplum devletin bir aparatı, bir ara malzemesi haline gelmekte, kişilerse “vatandaş” kimliği altında devletin kullarına dönüşmektedir. İktidar ve devlet aynılaştığı için iktidarın, bütün imkânlarını, devleti daha da sağlamlaştırmak için kullanması yetmezmiş gibi, halkın/toplumun bütün birikimi, emek ve çabası da devletin/ iktidarın ayakta kalması/bekası için harcanmaktadır. “İnsanı/ halkı yaşat ki devlet yaşasın” sözü “devleti yaşat ki insan/halk yaşasın”a dönüşmektedir. Resullerin örnek uygulamaları ve bir iki küçük ölçekteki kısa süreli uygulamalar hariç insanlık tarihinin genel pratiği bu yöndedir. “İnsanı/ halkı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün de bir bilge kişi tarafından kendisi “zillullah” olarak ve mülkün yeryüzündeki emanetçisi/ dağıtıcısı olarak tanımlanan bir sultana söylenmesi, zaten uygulamanın da bu yönde olduğu yönündedir; yani esas ve öncelikli olanın devletin bekası olduğudur.

Adaleti Kim Dağıtır: Toplum mu, Devlet mi?

Artık bu noktada, adalet kimin sorumluluğundadır ve onu kim dağıtır veya bugün “adalet” diye bir mekanizma varsa bu mekanizma nasıl ve kimin kontrolünde işlemektedir? Sorusunu sorabiliriz. Yukarıdaki cümlenin bir devamı olarak söylersek, birey veya toplumun devlet ile karşı karşıya kaldığı durumlarda eğer adalet terazisi devletin elindeyse ve devlet de adalet dağıtıcısı konumundaysa devletin kendisini önceleyeceği insanoğlunun tarihi boyunca yaşayageldiği bilinen bir gerçekliktir. Tabi devlet dediğimizde soyut bir kavramdan söz etmediğimizi, devletten kastın, devleti temsil eden makamlar/kurumlar ve bu makamları/kurumları işgal eden kişiler olduğudur. Yani yönetici anlamında en aşağıdaki muhtardan en tepedeki cumhurbaşkanına, memur ve bürokrat anlamında bekçi, asker, polis, öğretmen, mübaşir, kâtip, banka ve nüfus memuru gibi sıradan memurlardan, hâkim, savcı, general, genel müdür ve kurum başkanına kadar hepsi birlikte devleti oluşturmakta ve temsil etmektedir. Devlet ile karşı karşıya gelmek demek evvel emirde bunlarla karşı karşıya gelmek demektir. Kişinin devlet ile karşı karşıya geldiğinde, adalet terazisinin devlet kefesinin daima ağır gelmesi biraz da bundandır. Yoksa sorun sadece tepe noktasındaki sultan, başkan, cumhurbaşkanı, başbakan’dan kaynaklanmamaktadır. Sadece onlardan kaynaklansa terazinin kefesi bu denli hep devletten yana ağır basmaz, bir orta yol bulmak mümkün olur. Oysa sorunun önemli kısmı, önemli- önemsiz, küçük- büyük bu kurumları işgal eden kişilerin kendilerini devletin bir parçası/devlet veya küçük bir sultan/başbakan olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır ve terazinin kefesinin devlet yönüne kaymasında bu kişilerin tavrı önemli rol oynamaktadır.

Elbette sorun sadece bundan ibaret değildir. Başka önemli bir sorun da devletin kutsal/dokunulmaz/ dogma addedilmesi ve insanların devletin hizmetkârı kabul edilmesi, insanların da bunu kabullenmesidir. “Hadim/hademe devlet”- “hâkim devlet” ifadeleri/ tanımlamaları da söylediklerimizi teyit etmektedir. “Hadim/hademe devlet” deyimi, olanı değil olması gerekeni/ideali ifade etmekte, süregelen uygulamanın “hâkim/her şeyi elinde bulunduran devlet” şeklinde olduğunu ortaya koymaktadır. Aslında bu ifade bir tespitin ötesinde bir itirazın dillendirilmesidir ve kralın çıplak olduğunun ilanıdır, ancak toplum katında gerekli yankıyı bulmamıştır. Çünkü “hadim devlet” temennisi, toplumun devlet tasavvuru ile örtüşmemektedir.

Devletin, toplumun hizmetinde olmasını ifade etmesi açısından “hadim devlet” deyimi ilginç ve önemli çağrışımlar yaptırmaktadır. Yani bir “nokta” ayrıntısıyla halkın konuya bakışı değişebilmektedir. Bilindiği gibi “hadım” ifadesi Arapça kökenli bir kelime hayvan ve insanların iğdiş edilmesi, kısırlaştırılması anlamında kullanılmaktadır. Bir erkek için hadım edilmek, erkekliğinin, güç ve kudretinin elinden alınması demektir; sadece cinsel gücünün ve üretkenliğinin elinden alınması anlamına gelmez; toplumsal statü dâhil, erkeğin güçsüz bırakılması demektir. Bu anlamda devletin de” eril” bir kelime ve erkekler arasında dönüp duran bir güç oyunu olduğunu unutmayalım. Bu ifadenin devlet için kullanılması, iğdiş edilmiş, erkekliği/otoritesi elinden alınmış, parçalanmış, güçsüz bırakılmış bir devleti çağrıştırmaktadır ki bu durum devletin/ iktidarın doğasına ters düşer, en azından geleneksel kodları ile çelişir. Bir temenni anlamında kendi halkına karşı devletin/iktidarın “bazı yetkilerini” kullanmaması, otoriter yüzünü perdelemesi dileğidir ve elbette idealde olması gerekendir. Ancak devletin “hadim devlet” haline gelmesi sadece devlet yetkililerinin veya devlet kurumlarının başındaki kişilerin inisiyatifi ile olacak bir şey değil, doğrudan toplumun devlet tasavvuru ile ilgili bir durumdur. Tarih şahitlik etmektedir ki, toplumlar, ucu kendilerine dokunsa da genelde iğdiş edilmiş bir devlet istememektedirler; devletin daha çok otoriter halini ve “erkek gibi” güçlü ve buyurgan görünüşünü tercih etmektedirler. Ancak kendileri ve aileleri devlet ile karşı karşıya kaldıklarında devletin “hadim/hademe” tarafını görmek istemektedirler. Aslında, “devlet benim için hadim, benim dışındakiler için otoriter/erkek olsun” demektedirler. Devlet katında elbet bunlar görülmekte ve bilinmektedir. Böyle olduğu için devlet “erk”i (“erkek” de “erk” ten gelmektedir.) devleti otoriter kılmaya adaleti önemsememeye devam etmektedir.

Adaletin Mülkün Temeli Olamamasının Sorumluluğu Kime Aittir: Devlete mi Topluma mı?

Şimdi, “devlet/ iktidar niye adaletsizliğe izin veriyor, “devletin zaaf içinde olduğu” imajını vermemek için mi devlet katında olup da yanlış yapanlar cezalandırılmıyor veya adaletin, devleti zaafa uğratacağı, güçsüz bırakacağı mı varsayılıyor? gibi soruları yukarıdaki ifadeler çerçevesinde değerlendirdiğimizde, öncelikle devletin iç işleyişinde ve yöneticileriyle/elamanlarıyla olan ilişkilerinde ve ortaya çıkan sorunlarda “kol kırılır yen içinde kalır” ve “bal tutan parmağını yalar” anlayışı ile hareket ettiği görülür. Çünkü iktidarların, özellikle de çağdaş versiyonlarının bir çıkar ortaklığına dayandığı göz önünde bulundurulursa devlet kendi hizmetkârlarını “aslanlara yem etmeyecektir”, hizmetkârlarının “günahları” konuda oldukça müsamahakârdır. Ancak “sınırları aşanlar” ve “devlete/iktidara zarar verenler” ya devlete zeval vermeden, devletin karanlık odalarında kolları kırılır ve kolu kırılan bunu sinesine çeker ya da “ibreti âlem olsun” diye aslanlara, hatta çakallara yem edilir.

Birey veya toplumun devlet ile karşı karşıya kaldığı durumlarda, genellikle de bu tür sorunlar “devlete karşı işlenen suçlar” başlığı altında ele alınır ve çoğunlukla haklı haksız ayırımı yapılmadan devletin karşısında olanlar cezalandırılır veya konu örtbas edilir. Halkın, devleti devlete şikâyet etmesinden pek hoşlanılmaz. Yasalar ve hukuki mevzuat devleti, yani devlet erkini/ memurlarını daima korur. Devleti doğrudan ilgilendirmeyen durumlarda yani halkın kendi arasındaki sorunlarda devlet genelde nötr durumdadır. Burada daha çok toplum içindeki güç dengeleri etkili olur.

Tüm bu hayhuy ve yaşanan gerçeklik içerisinde öksüz, mehcur ve metruk bırakılan adaletten, adaletin mülkün temeli olamamasından yani adaletin egemen kılınmamasından, hakem konumuna gelememesinden kim sorumludur? “Devlet/iktidar”, diyerek sorumluluğu tek başına devlete yıkmak sorunun doğru cevabı mıdır? Sanmam; bu anlayış, işin kolay, aldatıcı yanıdır, üstelik kendi sorumluluğunu başkasının üzerine yıkmanın, kendini kandırmanın, modası geçmiş bir yöntemidir ve asla doğru cevap değildir.

Hatırlanacağı üzere yazının giriş kısmında adalet kavramını sorumluluk ve özgürlük kavramları ile birlikte ele almıştık. Yazının bu noktasında da birey ve toplumun sorumluluk ve özgürlük tasavvurunu sorgulamak durumundayız. İnsan ve toplum tasavvurumuz nedir, kendisini nasıl tanımlamaktadır? Yani toplum dediğimiz şey, sorumluluk sahibi bireylerden mi oluşmaktadır ve ayrıca topluluk dediğimiz olgu da bir sorumluluğa sahip midir? Bu sorunun bir devamı olarak “topluluk” iradesi olan ve gerektiğinde iradesini ortaya koyabilen özgür bir karaktere sahip bir gerçeklik midir? Öncelikle bu soruların cevabını bulmamız ve bulduklarımızla yüzleşmemiz gerekir. Sonra da devlete/ iktidara bakmamız gerekir. Devlet/ iktidar dediğimiz aygıt, bu toplumu oluşturan fertler tarafından, yani her birimizin babası, annesi, kardeşi, çocuğu, amcası, dayısı, eşi veya bir yakını tarafından çalıştırılmakta değil midir? Her birimizin bir yakını olan bu insanların tanrı, toplum, devlet, hak, adalet, sorumluluk ve özgürlük tasavvuru her birimizden ne kadar farklıdır ki devletin işleyişi toplumsal gerçeklikten farklı olsun? Devlette olan toplumda olanın bir yansıması değil midir? Devletin adil olmaması toplumdaki terazinin kusurlu olması ile doğrudan ilgilidir.

Eğer böyleyse, toplum ve devleti ne kadar ve nereye kadar ayrıştıracağız ve ne zamana kadar her olumsuzluğu devlete mal edeceğiz? Üstelik her olumsuzluğun kaynağı olarak gördüğümüz devleti her sorunun çözümünün anahtarı olarak görmek aslında sorunun kaynağı değil midir? Daha da önemlisi adaletin dağıtılan bir şey değil yaşanan bir gerçeklik olduğunu daha ne zamana kadar görmezden geleceğiz de kendi gözümüzdeki merteği görmeden başkasının gözündeki çöpe takılmaya devam edeceğiz. Devletin yaptığı her olumlu ve olumsuz iş ve oluşta kendi katkımızı görmedikçe, gerek devlet organlarının eliyle gerekse toplum içinde ortaya çıkan hak ve hukuk ihlallerinde, yanlış ve hatalarda kendi payımıza düşenle yüzleşip onları telafi etmedikçe, kendi hayatımızı bir güzel örneğe/ üsvetül haseneye dönüştürmedikçe, zulüm ve kötülüğün bizi kuşatmaya devam edeceğini ve biz bu hal üzereyken devletin hiçbir kötülüğü ortadan kaldırmaya gücünün yetmeyeceğini artık bilmemiz gerekir.

Yine tarih şahitlik etmektedir ki, toplumlar kendilerini düzelttikçe, merhamet, hak, hukuk ve adaleti gözettikçe, devletler de -o toplum yerine başka bir toplum getiremeyeceklerine göre- topluma uymak zorunda kalacaklardır. Sonuç olarak söyleyebiliriz ki, biz hak ve hukuka riayet eder, adaleti ikame edenlerden olursak devlet ve iktidar gerçekliğine rağmen adalet mülkün temeli olur. Yeter ki, zihnimize/kalbimize, dilimize ve elimize kötülük bulaşmasın ve her bir azamız haksızlık karşısında dilsiz şeytana dönüşmesin.

Sonuç Yerine

“Ey iman edenler! Kendiniiz,, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenler olun” (Nisa:4/135). “Başınıza gelen musibetler kendi ellerinizle yaptığınız yüzündendir…”(Şura:42/30). “Gerçek şu ki, bir toplum kendilerinde/nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…” (Rad:13/11-12)

Not: Bu makale Tohum Dergisinin 172 “Güz” sayısında yayınlanmıştır.

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Halit Ataoğlu | 24.09.2022 23:54
Eline emeğine yüreğine sağlık hocam
Halit Ataoğlu | 12.06.2022 14:44
Adalet herkese gerek. Adaletin olmadığı yerde.....
Yusuf izzettin karakan | 12.06.2022 09:19
Artık yazarlarımız dan makale değil zalime karşı mazlumun haklarını korumalarını istiyoruz