metrika yandex

KURBAN’IN KİM/NE SEÇTİN Mİ?

22.07.2020
İsa ÖZÇELİK

İnsanlığın birtakım kadim uygulamaları vardır. Bu ortak uygulamalar kimi zaman farklı inanç biçimlerinin benzer ritüelleri olarak karşımıza çıkarken, kimi zamanda ortak bir değerin çeşitlenmiş pratikleri olarak günlük hayatta yerini alırlar.  Bu bağlamda nice ibadet, adete dönüşürken, birçok adet ise zamanla ibadet şekline bürünebilmiştir.

Kurban olgusu, bu inanç ve pratiklerin en eski ve bir o kadar da yaygın olanlarından olsa gerektir. Birçok araştırmacının ifade ettiği gibi,  tarih boyunca kutsal ya da seküler, hemen hemen her toplumda, kurban merasimi farklı formlar ile karşımıza çıkmaktadır. Kurbana konu olan unsur bazen bir içki türü, bazen bitki çeşitlerinden bir demet, bazı toplumlarda farklı hayvan çeşitleri, kimi zaman ise insan cinsinin bizatihi kendisi olabilmiştir.

Kurban sunma olayının kaynağı ve sebebi ile ilgili çok sayıda görüş öne sürülmüştür. Gelişmemiş toplumlarda doğa olayları ve felaketleri önlemek için bu ritüellerin gerçekleştiği, yani korku temelli bir ritüel olduğu ya da bunun tam zıttı şeklinde, sevgi veya şükrün bir ifadesi olarak, kutsal kabul edilen varlıklara, bir takım kurbanların takdim edildiği, çok yaygın dile gelen iddialardandır.

İnsanların, doğaüstü varlıklarla iletişime geçmek için, kurban merasimlerini düzenledikleri yorumu da, birçok araştırmacı tarafından kabul edilmektedir. Büyü törenlerinin önemli bir parçası olan kurban,  ruhlar ile temas kurmanın bir yolu olarak görülmektedir. Aynı zamanda kan ile kötülük arasında bir bağ kurulmakta, belli yollarla akıtılan kan ile kötülükten kurtulunacağı düşünülmektedir.

Yahudi, Hristiyanlık ve İslam’da da kurban ibadeti önemli bir yere sahiptir. Özellikle Hristiyanlıkta Hz. İsa’ya yüklenen misyon ile kurban metaforu arasında yüce ve olağanüstü bir bağ kurulmuştur.  İlk insan Hz. Adem’in işlediği günahı tüm insanlığa teşmil eden bu anlayış, Hz. İsa’nın çarmığa gerilerek, tüm insanlık adına bedel ödediğini ve insanlığın günahının kefareti olduğunu iddia etmektedir.

Kur’an, kurban olgusunu ele alırken onu insanlığın başlangıcı ile beraber gündemleştirir. Hz. Adem’in iki oğlu ( Habil-Kabil ) arasındaki kıssa üzerinden tüm insanlığa mesajlar iletir. Daha sonra Hz İbrahim’in rüyasında, oğlu İsmail’i kurban ettiğini görmesi ile başlayan kıssa karşımıza çıkar. Ondan sonra ise Hac ibadetinin önemli şiarlarından biri olarak ayetlerde kurban ibadeti bizlere açıklanır. Peygamberimiz de hem sözlü hem de fiili sünneti ile bu ibadeti sahabeye açıklamıştır.

İslam alimleri ve çok sayıda düşünür, bu verilerden yola çıkarak Kurban ibadetinin hikmetleri ve hayata yansıyan etkileri hakkında farklı açıları gözeten görüşler beyan etmişlerdir.

Adem’in iki oğlu kıssasında, kurban olgusu üzerinden iki insan tipolojisi ortaya konulmuştur. Habil, samimiyeti, tutarlılığı, kanaati, meşruiyete/şeriate itaati, adalet ve vicdanı temsil ederken; Kabil, bencilliği, gözü dönmüş bir hırsı, nefsi ilahlaştırırken Hakka ve hakikate isyanı, iç tatminsizliğin tuğyana dönüşmesini temsil etmektedir. Meşruiyetten ayrıldığımızda nasıl da vahşileşebileceğimiz, Allah için sunduğumuz Kurban’da dahi özensiz ve çıkarcı yaklaşan sorumsuz bir zihnin, nasılda soğukkanlı bir kardeş katiline dönebileceğini görmekteyiz. Yakınlaşma aracı ve Allah ile kurulan bir iletişim şekli olan kurbanın, takva eksenini kaybettiğinde,  kötülüğün kaynağı olabileceği ve bunun topluma dönük yıkıcı yansımalarını da müşahede etmekteyiz.

Meşru zeminde bulunan Habil ise, sahip bulunduğu en değerli hayvanının kanını akıtırken, yakın tehlike haline dönüştüğünü fark ettiği kardeşine karşı sağduyulu duruşunu bozmayıp, kendi hayatı pahasına, öldüren taraf olmayı reddetmektedir.

Hak ve batılın mücadelesinin iki kişi üzerinden örneklendirildiği bu kıssa tarih boyunca sürekli tekrarlana gelmiştir.  Bu hikayenin toplumsallaştığı en dramatik örneklerden birini geçtiğimiz yıllarda Mısır’da yaşadık. Bir tarafta meşruiyeti temsil eden Rabia’daki yüzbinlerin, hakikatin şahitliğini yapan destansı duruşu; diğer yanda içinde bulundukları meşruiyet krizini Kabil gibi vahşetle bastırmaya çalışan darbeci eli kanlı katiller.  Bir tarafta meşruiyeti/şeriati savunmak için kendini kurban edenler; diğer yanda zulümlerini ayakta tutmak için masumiyeti katledenler.

Birçok araştırmacı, tarihte yaygın olan insan kurban etme olgusunun sona ermesinde, Hz İbrahim’e fidye olarak verilen koç kurbanının önemli bir yeri olduğunu ifade eder. Hayvan kanı akıtmanın, insanın içerisinde bulunduğu söylenen şiddet dürtüsünü törpülediği ve bu toplumların diğerlerine göre daha az saldırgan olduğu ile ilgili araştırmalar da söz konusudur.

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail arasında geçen kıssada, Hz. İbrahim’in bütün hayatı boyunca mücadelesini verdiği tevhid akidesinin test edildiğini görüyoruz. İlerleyen yaşlarda çocuk sahibi olan Peygamber, belki de hiç beklemediği bir yerden; akli ve fiziki hesaplaşmaların bile yanında çok daha hafif kaldığı bir yerden, kalbinin ortası, ciğerparesi oğlu ile imtihan ediliyor. İman ve teslimiyetin kıssası. Tevhid’in bir slogan değil hayatın tamda kendisinin adı olduğunun hikayesi…

Kurban bayramı arifesinde,  Ali Şeriati’nin  Hacc kitabında sorduğu gibi, benim İsmail’im kim/ne? Sorusunun peşine düştük mü? Bu sorular uykularımızı bölmeye, başımızı ağrıtmaya, iştahımızı kaçırmaya başladı mı? Son yıllarda Allah ile aramıza adeta bir barikat gibi ördüğümüz engelleri yıkmak için, İbrahim’in baltasını elimize alacak gücü kendimizde görüyor muyuz?  Yıllardır biriktirdiğimiz dünyalıklardan, kendi elimizle ihya ettiğimiz, altın renkli  seküler buzağıların boynunu vurabilecek miyiz? Sabah akşam ailenin öneminden dem vuran bizler, çocuklarımızın İsmail teslimiyetini gösterebileceği herhangi bir çaba içinde olup olmadığımızı sorguluyor muyuz?

Kurban fiyatlarını araştırdığımız kadar, kurban seçiminde ve alımında girdiğimiz çetin pazarlıklar kadar; kendi İsmail’imizin ne olduğu hakkında düşünmez isek, ya da yurt dışına gönderdiğimiz kurban vekaleti ile, İslam kardeşliği ve toplumsal dayanışmayı yerine getirdiğimiz zannına kapılırsak, yukarıdaki kıssaların anlam dünyasının çok uzağında kalmış olmaz mıyız?

Kurban ibadetinin en önemli faydalarından olan toplumsal dayanışma, fakirin ve yoksulun gözetilmesi ilkesi ile ilgili, gerek ülkemizde gerekse tüm dünya da güzel işler yapıyor olmakla birlikte, bu faaliyetlerimizi, zamanla ruhsuzlaşan, mekanikleşen bir süreçten de kurtarmamız gerekmiyor mu? Kentleşmenin getirdiği yeni sosyo-ekonomik atmosfer bizi yeni organizasyon biçimlerine zorlarken, bu önemli ibadetin ruhuna uygun bir pratik geliştirdiğimiz söylenebilir mi? Her zaman dile getirilen değerlerimize uygun kurumsallaşma talebimizi gerçekleştirecek imkanlara şu an sahip olduğumuz halde, bu imkanları doğru bir şekilde kullanıp verimli ve estetik modellemeler ürettiğimiz iddia edilebilir mi?

Son yıllarda küresel hegemonyanın kadın ve aile üzerinden yapmış olduğu kuşatmanın farklı bir aşaması olarak, hayvan özgürlüğü/hakları söylemi ile, posthümanistlerin yeni insan tasavvuru arasında ciddi bağlar olabileceği söylenmektedir. Kurban ibadetine birde bu açıdan bakıp, insan ve kainat arasındaki fıtrata uygun ilişkinin,  günümüz şartlarında vahyin ışığında yeniden yorumlanıp, sosyo-psikolojik  ve felsefi arka planının güçlendirilmesi gerekmektedir.

Yaşadığımız çağda bu kadim ibadetin, yukarıda kısaca değinilen, psikolojik, sosyal ve ekonomik maslahatlarımızı ne kadar gerçekleştirdiği, Allah ve evrenle kurduğumuz ilişkide bize hangi ulvi anlamları kattığı ile ilgili,  aşağıdaki ayetin bizlere yol göstermesini Allah’tan niyaz ederiz.

‘’Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvanız ( sorumluluk bilinci ) ulaşır. Allah onları size böyle boyun eğdirdi ki, sizi doğru yola ilettiği için O'nun büyüklüğünü anasınız. (Ey Muhammed), güzel davrananları müjdele.’’ Hac 37

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş