Küçük Güzeldir ve Yeni Dünya Düzeni-1
Küçük Güzeldir ve Yeni Dünya Düzeni-1
Tüketim Çılgınlığı
En açık gerçekler, en kolay unutulanlardır.
R.H. Tawney
Amerikan Beyaz Taçlı Serçeleri göç mevsiminde Alaska’dan Meksika Körfezine sadece 7 günde uçarlar ve bu yolculuk boyunca hiç uyumazlar. Bu durumu fark eden Amerika Savunma Bakanlığı başta Wisconsin’in Madison kentinde olmak üzere birkaç üniversite ve araştırma enstitüsünü Pentagon’un finansmanı ile “Bu kuşlardan elde edilecek bilgilerin insanlara nasıl uygulanabileceğini” araştırmaya yönlendirdi.
Ancak serçelerle ilgilenen sadece Amerikan Ordusu değildi; uykusuz Beyaz Taçlı Serçeler sermaye sahibi kapitalistlerin de dikkatini çekmişti. Amerikan Ordusunun amacı “7 gün 24 saat uyumadan savaşabilen insanlar üretebilir miyiz” iken, kapitalist girişimcilerin niyetini şu cümle sanırım açıklıyor: “İnsan ömrünün 3’te 1’i uykuda geçiyor. Bu sürede ne bir şey üretiyor ne de tüketiyorlar. Ne bir şey satın alıyor ne de satıyorlar. Bu, sahip olduğumuz pazar potansiyelinin ancak 3’te 2’sini kullanabildiğimiz, 3’te1’inin ise boş yere harcanıp gittiği anlamına geliyor. Uykuda geçen zamanı ekonominin içine çekebilmeliyiz.”
Bir başkası ise hedefi, “insanlara uykularını satmak” olarak tanımlıyordu ve kendisine gelen,
-“İnsanlar, kafalarını yastığa koyarak kendiliklerinden uyuyabiliyorlar. Bunun için neden para ödesinler?” sorusunu şöyle cevaplandırıyordu:
- Ticari yetenek ya da deha olmayınca yapılmak isteneni anlamamanız normal: Yüz yıl önce bizim öncülerimize, “İnsanlara ne satabiliriz?” diye sorduklarında benim atalarım “İnsanlar en çok su içiyorlar; onlara su satabiliriz” cevabı vermişlerdi. Bunun üzerine sizin atalarınız onlara karşı çıkmış ve “Yağmurlar, göller, nehirler, ırmaklar, dereler, pınarlar, kuyular “bedava” su taşıyorken, insanlar, neden suya para versinler?” diye itiraz etmişlerdi. “Biz onları öylesine korkuttuk, öylesine korkuttuk ki; artık para vermeden su içemiyorlar!”
Kesinlikle bunu yaptılar
Modern insan, nereden doldurulduğu belli olmayan, çeşitli kimyasallar katılarak sabit bir tada ayarlanan, haftalarca belki aylarca kanserojen plastik şişelerde bir soğuyup bir ısınarak iyice bayatlayan suları, “temiz”, “sağlıklı” diye içebilirken “kaynağından” kaynayan taptaze suları içmekte tereddüt eder hale geldi.
Jonathan Crary’nin 7/24 Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu isimli eserinden alıntıladığımız bu anekdot; egemenlerin bütün dünya ekonomisine devasa darbeler vurarak yeni bir ekonomik düzene (New World Order) geçişe neden ihtiyaç duyduklarını anlamak için kaynak olarak kullanacağımız Ernst Friedrich Schumacher’in “Küçük Güzeldir” eserine giriş için oldukça iyi bir örnek olduğunu düşündük.
Sayın Schumacher mevcut ekonominin nereye gidip saplanacağını daha 1972’lerde yazmış ve bunun için çözüm önerilerinde de bulunmuştu. Kitaba girmeden önce mevcut duruma nasıl geldiğimizi, bu ekonominin nasıl var edildiğini dolayısı ile son 100 yıllık süreci kaba ve yüzeysel bir şekilde olsa da özetlemek istiyoruz. Eğer bunu başarabilirsek derdimizi anlatmanın çok kolaylaşacağını ümit ediyorum.
- Tüketimin Hızlandırılması
En azından bir yüzyıl daha kendimizi ve ikna edebildiğimiz herkesi, ‘İyi’nin ‘Kötü’, ‘Kötü’nün ise ‘İyi’ olduğuna inandırabilmeliyiz. Çünkü ‘Kötü’ işe yarar, ‘İyi’ işe yaramaz. Açgözlülük, bencillik(cimrilik) ve hırs bir süre daha kutsal Tanrılarımız olmaya devam etmeli.[1]
John M. Keynes
Makinelerin, sanayi devrimi sonrası üretim süreçlerinin parçası olması ve Henry Ford’un bant modelini sanayinin hizmetine vermesi ile sanayicilerin üretim kapasiteleri müthiş rakamlara çıktı. Önceleri 2 kişinin ancak 6 ayda dokuyabildiği bir halı artık bir tek günde dokunulabiliyordu. Hatta makinelerin daha da gelişmesi ve atölyelerin büyük fabrikalara dönüşmesi ile günde yüzlerce halı dokunabilir oldu.
Bu durum sanayiciyi daha 1900’lü yıllarda büyük bir sorun ile karşı karşıya bıraktı: Bu kadar hızlı ve fazla miktarda üretilen işlenmiş mamul kime satılacaktı? Örneğimizden hareket edersek, sanayi devrimi öncesi 6 ayda 1 halı müşterisine ihtiyacımız varken, şimdi, günde yüzlerce halı müşterisine ihtiyacımız var. Üstelik hiç kimsenin bilmediği, ne işe yaracakları meçhul ve bir ihtiyaç çerçevesinde üretilmemiş “yeni sanayi ürünlerinin” piyasaları nasıl oluşturulacaktı? Müşteri bilmediği ve ihtiyacını hissetmediği şeyleri almaya nasıl ikna edilecekti?
Ford Modeli
Henry Ford buna kendi çapında bir çözüm buldu: İşçilerine verdiği maaşı yükselterek onları araba taksitlerini ödeyebilecek hale getirip, işçilerini kendine müşteri edindi. Böylece işçilere verilen para fabrikaya geri dönecek yani sadaka saraydan çıkmayacak, işçilerin emeği neredeyse bedavaya gelecek ve üretim maliyetleri aşağıya düşecekti. Ancak bu, sorunu tam olarak çözmüyordu. Zira üretilen araba sayısı oldukça fazlaydı ve işçiler her gün araba alamazdı.
Kapitalizmin 4 yeni hizmetkârı: Sosyoloji, Psikoloji, Reklamcılık ve Medya
İşe yaramaz(!) Tanrı çoktan öldürülmüş ve ayak bağı olmasının önüne geçilmişti. Yeni dönemin Tanrısı “kâr”dı. Önce Nietzsche şimdi de ünlü İngiliz iktisatçı Keynes bize, Yüce KÂR Hazretlerine hizmet edip, sadık bir kul olabilmek için gerekli olan yeni kutsal teslisi tanımladılar: “Bencillik, Aç Gözlülük ve Hırs”. İş dünyasından bu kutsallara itiraz edebilecek kimse yoktu. Keynes eğer bir yüzyıl daha KÂR Tanrısına tapınıp bu teslisi kutsamaya devam edersek piyasanın herkese yetecek kadar işi, dolayısı ile maaşı üreteceğini, böylece işsizlikle birlikte fakirlik ve yoksulluğun da yok olacağını ve toplumların çok daha mutlu bir hayata erişeceklerini öngörüyordu.
Ünlü İngiliz filozof, ekonomist ve parlamenteri John Stuart Mill’in daha 1850’lerde itiraf ettiği gibi “Bilim” uzun zamandır zaten “bu yolda” sermayenin hizmetindeydi. O ve prestij verilip, beslenip kuvvetlendirilerek hizmetine verilmiş sosyoloji, antropoloji ve psikolojiden kalabalıkların formüllerini bulmaları, ceplerinin kilitlerini kırmaları, hızlı tüketimin önünü açmaları ve yeni pazarlar yaratmaları istendi.
Sermaye, onların kitleleri büyülemek için geliştirdikleri formüllerin ve fark ettikleri zaafların etkin şekilde kullanılabilmesi için iki ileri santraforu daha kadroya kattı: Reklamcılık ve Medya.
|
Özgürlük Meşaleleri: EGO Besleme 1929 yılında Amerikan Tobacco sigara firması, sigaranın kadınların arasında da yaygın kullanımını sağlamak için Freud’un ablasının oğlu, halkla ilişkilerin babası olarak anılan ünlü sosyolog Edward Bernays ile anlaştı. Bernays, kısa bir çalışmadan sonra ABD’de kadınların sigara içmelerinin ayıp olduğunu ve bu alanın tamamen bakir olduğunu fark etti. Birkaç hanımefendi ile anlaşarak onları, New York’ta Paskalya geçit törenine katılıp herkesin önünde sigara içmeye ikna etti. Ardından gazetecilere haber ederek “Özgür kadınların, Paskalya geçidi sırasında erkek egemen tabuları yıkmak için özgürlük meşalesi yakacaklarını” diye duyurdu.
|
Özellikle iletişim araçlarının (TV, gazete, dergi ve radyonun) günlük hayata girmesi ile insani duyguları ve toplumsal davranışları etkileme ve yönlendirme noktasında Firavun ’un büyücülerini kıskançlıktan çatlatabilecek bir güce sahip olan sermaye, kitleleri tüketmeye yönlendirerek fakirlerin servetlerinin yukarı tabakalara taşınması sürecinde müthiş bir güce ulaştı.
Az önce anlattığımız beyaz taçlı Amerikan serçe kuşlarının hikâyesinde olduğu gibi. (Bkz: Özgürlük Meşaleleri)
Reklamcılık ve Medya: Moda ve Model
Sermayenin depolarında birikmeye başlayan mallarına pazar bulma sorununu aşmak için geliştirilen en etkili yöntemlerden biri de medya destekli MODA oldu. Moda ile normal şartlar altında 15-20 sene giyilebilecek kıyafetler, birkaç nesil dayanan mobilyalar, 20-30 sene kullanılabilen eşyalar ve pek çok diğer meta “modası geçmiş”; modası geçmiş bir şeyi kullanmak da eziklik, kabalık, gerilik, bedevilik, köylülükmüş gibi lanse edilerek özellikle gösterişten beslenen şımarık, parazit varlıklı zümre üzerinde psikolojik baskı kuruldu. Bu zümre yaz modası, güz modası, kış modası, bahar modası denilerek yılda 4 sefer gardırop yenilemeye hatta bir giydiği kıyafeti bir daha giymemeye bile zorlanıldı.
Aslında moda geçmiş nesillerde de vardı ancak değişim periyodları 40-50 seneden aşağı olmayan ve sadece en üst tabaka asiller ve saray çevresinde dolanan bir şımarıklık/gösteriş merakı iken devreye medya ve TV’nin girmesi ile toplumun en alt tabakalarını dahi etkileyebilen bir cereyana dönüştürüldü.
Aynı süreç elektronik cihazlarda MODEL kelimesi üzerinden işletildi: Tüm teknik özellikleri aynı olan 1 yaşını bile doldurmamış arabalar farlarında ya da kaputun görünen herhangi bir yerinde ufak bir değişiklik ile ESKİ model ilan edildiler.
Ya da yeni ürünün ESKİ(?) üründen üstünlüklerine vurgu yapılarak, elinde bir önceki model ürün bulunanlara EKSİKLİK duygusu hissettirildi.
EN SON modeli takip etmek adeta bir fetiş haline getirilerek, son modayı, en son modeli takip edemeyenler FAKİR ilan edildiler, fakir görünmek, modayı takip edememek lanetli bir şeymiş hissi özellikle yeni nesil üzerinden topluma yayılmaya çalışıldı.
Tek kıyafetin her şeye yettiği dedelerin; çalışırken başka, dinlenirken başka, yürürken başka, koşarken başka, otururken başka, yatarken başka, bisiklet sürerken başka, at binerken başka, tırmanırken başka, işte başka, yolda başka, evde başka, hafta sonu başka, hafta içi başka, girerken başka çıkarken başka kıyafet giymek zorunda kalan(?) “gösteriş düşkünü” torunları böylece caddeleri ve mağazaları dolduruverdi.
Kanaat kelimesinin toplumların dilinden düşürülüp, sürekli YENİnin peşinde koşmanın insani bir erdem diye sunulmaya başlandığı bu yıllarda satışlar büyük bir patlama yapmış olduysa da bu kapitalizmin üretim hırsına dolayısı ile ihtiraslarını tatmin etmeye yetmiyordu. Sistemin her sene daha fazla satış rakamına ulaşma zarureti yeni piyasalar istiyordu.
Planlı Eskitme
Sosyoloji ve psikolojisinin bireysel ve kitlesel olarak insanları yönlendirme konusunda sanatkârane kullanımına verilebilecek harika bir örnek olan, kadınların “sigara yakarak ataerkil düzene karşı geldikleri”(!) propagandası üzerinden sigara tiryakilerine dönüştürüldükleri 1929 yılında ABD’li bir emlak komisyoncusu olan Bernard London fabrikalarda yığılmaya başlayan ürünleri eritmek, işçi çıkarmaları durdurmak ve ekonomiyi yeniden hızlandırmak için ‘üretilen her malın üzerine bir son kullanma tarihi konulmasını ve bu tarihten sonra ürünlerin kullanılmasının yasaklanmasını’ önerdi.
Son kullanma tarihi dolan ürünler devlete iade edilecek, son kullanma tarihi dolmasına rağmen ürünleri iade etmeyenler veya kullanmaya devam edenler, hapis ya da para cezasına çarptırılacaktı. Böylece “Pazar” sürekli mala ihtiyaç duyacak, işsizlere iş çıkacak ve sermayenin sürekli artan para ihtiyacı karşılanmış olacaktı.
Son kullanım tarihi uygulaması, tatbikinin mümkün görülmemesi ve toplumlar içinde büyük gerilimlere neden olacağı düşünülerek hayata geçirilmedi. Ama Bernard London’un kullandığı bir terim sermayeye bir başka yöntem için ilham kaynağı oldu: Planlı Eskitme.
Planlı eskitmenin mantığı şuydu: Sanayiciler ürettikleri ürünün üzerindeki bazı parçaları dayanması gereken ömürden çok daha kısa ömürlü üretecek ve bu parça, tam da garantinin bitiminde bozularak tüketiciyi yeni bir ürün almak ya da ürüne bir masraf yapmak zorunda bırakacaktı.
Çok bilinen bir örnek: 1901 yılında ABD, Kaliforniya’da bir itfaiye binasına takılan ampul aradan 121 yıl geçmesine rağmen hala yanmakta. 1901’de üretilen ampul, 1 Milyon 60 bin saatten daha fazla saattir yanarken geçen süre zarfında teknolojide büyük bir gelişme olmuş olmasına rağmen bugünün ampulleri ancak birkaç ay yani 300-500 saat dayanabilirler. Çünkü artık ARGE birimleri ve teknoloji mühendisleri, ürünün ömrünü uzatmak, dayanıklı ve güvenilir kılmak için değil; ürünün piyasadaki döngüsünü hızlandırmak/yani kolayca bozulmasını sağlamak için çalışıyorlar. Lamba üreticisi firmalar bu konuda öylesine ciddidirler ki, kendi aralarında Phoebus Karteli denen bir örgütlenmeye giderek birbirlerinin ürettikleri ürünün uzun ömürlü olmaması için kontrol mekanizması dahi kurmuşlardır.
Piyasada çok bilinen başka bir örnek de naylon çoraplardır: Du Pont firması 15 Mayıs 1940 tarihinde naylon çorapları piyasaya sürdüğünde reklamını, bir aracı diğer araca çektirmek için iki araç arasında çekme halatı olarak kullandığı naylon kadın çorabı ile yapar. “Ömür boyu” dayanıklı diye piyasaya sunulan çoraplar dört gün içinde dört milyon çift satılmış, modern ülkelerin kadınları, reklamcıların “daha seksi” gösteriyor diye lanse ettikleri bu dayanıklı, mucize çorapların peşine düşmüş adeta kapışmıştı.
Ancak piyasa, “ömür boyu giyilebilen” çoraplara sadece 4 senede doyunca, Du Pont’un satışları her sene bir önceki senenin yarısına düşmeye başladı. Bunun üzerine Du Pont firması da ARGE mühendislerine ürünlerin ömürlerini kısaltmak için çalışma emri verdi. Kısa süre içinde, ömürlük kadın çorapları, sadece tek sefer giyilme ile “kaçan” çoraplara dönüştürüldü.
|
|
Kısa sürede planlı eskitme, 1-2 sektör için değil tüm endüstri için kural hale geldi. Artık 10-15 yıl giyilebilen ayakkabıların, kıyafetlerin, oyuncakların ömürleri kısalsın diye hammaddelerine insana zararlı bazı kimyasallar katılıyor ya da kimyasal alaşımlarda bekletiliyorlardı. Bu yolla normalde birkaç on yıl gidebilecek yünlü, pamuklu kumaşlar 2-3 yıkamadan sonra afiyetle giyilemeyecek hale gelebiliyorlardı. Bu kadar yaygın bir durumdur ki, insanlar devamlı olarak eşyanın ömrünü eriten kimyasallara maruz bırakılmış kanserojen oyuncaklara, kıyafetlere karşı uyarılır halde geldiler.
Dikkat edilirse bu arada çok büyük bir zihniyet dönüşümü yaşanmış oldu. Artık piyasada firmanın ya da ürünün piyasa değerini belirleyen, ürünün dayanıklı ve kaliteli olması değil, ürününün, topluma dayatabildiği döngünün kısalığı olmuştu.
Tüketmek için Tüketmek
“Tüketim için tüketmek”; aç gözlülük, kıskançlık ve EGO’yu sistemli olarak besleyerek, aslında hiç de gerekli olmayan şeylerden bir sürü ihtiyaç yaratmamızdan müteşekkildir.
E.F. Schumacher
Büyük kapitalist Sanayi, “Tüketmek için tüketen, tüketerek kendisini ifade eden veya tanımlayan, tükettiği için sosyal statü atlayan, tüketimine göre sosyal hiyerarşide yer bulan, “bir insan modelini sistemli olarak medya üzerinden aç gözlülüğü, kıskançlığı, gösterişi, egoyu ve hırsı besleyerek ve bunların önünde engel olan geleneksel ve dini değerleri aşağılayarak, alaya alarak var etti. Böylece toplumlarda kitleler için gerçekte ihtiyaç olmayan bir sürü arzu nesnesi ihtiyaç olarak tanımlanabildi.[2] Market arabasına doldurduğu birçok şeyi neden aldığını bilmeyen, para harcayarak mutlu olan, alış veriş yaparak rahatlayan, ellerinde ihtiyacı olmayan pek çok şeyle evinin kapısına varan ve daha içeri girmeden onlardan kurtulmak için yol arayan, tüketmek için tüketen bir insani modeli, insan psikolojisinin zaaflarını keşfederek var etmeyi başardılar.
Bunlar ve benzeri yollarla tüketim döngüsü ve piyasa, müthiş bir hıza çıkarılabildi.
Kredilendirme
Ancak tüketim hızı, bu ve benzeri yollarda müthiş bir rakama çıkarılınca bir başka sorun ortaya çıktı: Tüketicinin müthiş hızlandırılmış bu tüketim döngüsüne ayak uydurması, MODA’yı ve MODEL’i, piyasayı sürekli dinamik tutabilecek bir hızda takip edebilmesi mümkün değildi. Çünkü hiçbir ülkenin ve toplumun böylesi büyük bir hızla işleyen tüketim döngüsünü ve israf ekonomisini karşılayabilecek bir geliri yoktu. Bu noktada küresel şirketler ulus devletleri zorlayarak onları gerçek değerler (tarla, bağ, bahçe, ev, arsa vs.) karşılığında kitlelere, bankalar üzerinden kredi vermeye zorlarken kendileri de onlara bol keseden kredi kartı dağıttılar.
Zira tüketim döngüsü hızını, sürekli artan konumda tutmak ancak kitlelere verilecek her gün daha fazla kaynak ile mümkündü. Bu da geri dönmeyeceğini bile bile hem ulus devletlere hem de kitlelere devamlı yeni yeni krediler vermekle mümkün olabiliyordu.
Kalkınma Tuzağı
Küresel şirket, gelişmekte olan ülkelere yükte hafif pahada ağır ürünleri üretmemesi karşılığında “kalkınması için” ucuz kredi veriyor ve bunu toplumlarına dağıtmaları için zorluyordu. Devlet, memur ve emekli maaşları ve bankalar üzerinden ucuz kredi ile aldığı bu paraları topluma dağıtıyordu. Toplum, eline geçen parayı akıllı telefon, bilgisayar, akıllı saat, tablet, lüks araba gibi yerel devletin üretmesinin yasak olduğu ürünlere harcarken, piyasaları da döndürmüş oluyordu. Diğer taraftan para geldiği yere dönerken ulus devlet bir kat daha borçlanmış, halk da kredi, haciz, ipotek şeytan üçgenine çekilerek toplumların GERÇEK mülkleri -sanal değerlerle yer değiştirilerek- egemenlerin mülkü haline getirilmiş oluyordu. Sonuçta kalkınmak için yola çıkan ulus devlet kalkınamadığı gibi kendisini ve halkını da büyük bir borç batağına saplarken kendi esareti üzerine de zincir üzerine zincir vurmuş oluyordu.
Artık Batılı ve gelişmekte olan ülkelerin sıradan insanları, 100 yıl önce kralların dahi sahip olmadığı bir konfora, tüketime ve -kullan at kültürünün getirdiği- tüketim hızına erişmiş oldular. Her sene araba değiştirmek; onlarca kıyafet, ayakkabı vs. sahibi olmak; yazlık, kışlık, köylük, yaylalık, şehirlik birkaç evde aynı anda oturmak; gözü alıştığı için mobilya değiştirmek, 15-20 hatta 30 yaşlarına gelmiş ergenliği bitmeyenlere ya da adam olamayanlara binlerce liralık OYUNCAK telefon, saat, bilgisayar almak ve her şeyi kullanıp atmak gibi geçmiş dönemde saraylarda dahi rastlanamayacak şımarıklıklar toplumlarda sıradanlaştı.
Ancak süreç birçok bakımdan tıkandı.
Süreç mükemmel işlemiyor: Sorunlar, Sorunlar…
(Nasipse devam edecek)
Ahmet H. Çakıcı
1444 Muharrem / ALANYA
[1] E.F. Schumacher, Küçük Güzeldir
[2] E.F. Schumacher, Küçük Güzeldir s:27 Ekonomik anlamda yanlış yaşamamız, aç gözlülük ve kıskançlığı sistemli olarak besleyerek hiçbir şekilde gerekçesi olmayan bir sürü gereksinim yaratmamızda müteşekkildir. Açgözlülük kıskançlığında yardım ile çağdaş insanın efendisi olmasaydı, giderek daha yüksek “ yaşam düzeyleri” ne erişildikçe ekonomizmin çılgınlığı zamanla geçer giderdi Oysa ekonomik çıkarlarını en acımasızca sürdürenler en varlıklı toplumlar olmaktadır.
Yorumlar
2