metrika yandex

Küçük Güzeldir ve Yeni Dünya Düzeni - 3

Ahmet Hakan ÇAKICI

16.11.2022

 

Küçük Güzeldir ve Yeni Dünya Düzeni- 3

"Çözümsüz Çözümler"

İri yarı oldukça kilolu şahıs, sırtına çıktığı cılız rakibinin boynuna doladığı kollarını –yerini daha da sağlama almak için- kuvvetle sıkarken, sırtındaki ağırlık nedeniyle ayakta zor duran, dizleri titreyen, nefes almakta zorlanan, gözleri dışarı çıkmış muhatabına acıyarak bakar ve hüzünlü bir ses tonu ile:

“İnan ki senin durumuna çok üzülüyorum, içim parçalanıyor. Yeminle söylüyorum, çevredeki her şey hatta bütün âlem şahit olsun ki, senin için her şeyi yapmaya hazırım:

Sırtından inmek hariç[1]” der.

Tolstoy

 

Batılı Büyük sermaye, kârını maksimuma çıkarmak ve ürün satış miktarını artırmak için ürünlerin piyasadaki döngü süresini olabildiğince kısalttı ve ticari piyasayı müthiş hızlandırdı. Bunun karşılığında dünyanın uzanılabilen tüm servetlerini Batı’ya taşırken bütün dünya kaynaklarını insanlığı dehşete düşürmesi gereken bir müsriflikle yok etme sürecine girişti. Bunun neticesi olarak doğayı, toprağı, suyu ve havayı zehirlerken dünyanın her tarafına çöp dağları inşa etti. Demiştik, oradan devam edelim:

ÇÖZÜM

A.F. Schumacher Küçük Güzeldir eserinde, bir önceki yazıda sayılan sorunların çözümü konusunda kalabalıkların ümidinin bilimde ve bilim adamlarında olduğunun tespitini yapıyor… Ancak konuya girer girmez, kalabalıkların ümit ateşinin üzerine bir koca kova suyu boca ediveriyor: “Bu sorunlar karşısında bilim adamlarından HİÇ ümit yok! Zira 200 senelik tecrübe bize, bilim adamlarının sorunları çözüm hızı ile sorunların büyüme hızı arasında, bilim adamlarının aleyhine büyük bir fark olduğunu gösteriyor. Üstelik bu farkın azalacağına dair hiçbir işaret görülmezken, tam tersine fark ivmeleniyor. Getirilmesi başarılmış çözümlerin de gerçekte çözüm olmadıklarının, sadece sorunun geleceğe ertelenmesi olduğunun fark edilmesi ve çözüldü sanılan problemlerin zaman geçtikçe daha da büyüyerek karşımıza çıkmakta olması ise olayın bir başka sıkıntılı yönü” diyor.

“Hemen hemen bütün bilimciler ekonomik bakımdan tam bağımlıdır ve topluma karşı kendini sorumlu hisseden bilimci sayısı çok azdır”. Bu nedenle araştırmaların yönünü belirleyemezler. (Ahlaki olana yönlendiremezler.-AHÇ)

Albert Einstein

Mesela “hızlı Tüket” kültürünün yığdığı çöplerin temizlenmesi için bilim adamlarının önerdiği çözümler o kadar pahalıdır ki, şimdiye kadar bunu gerçekleştirebilen hiçbir ülke olmamıştır. Temiz enerji diye toplumlara lanse edilen[2] ama asla yok olmayan, toprağı, havayı ve suyu zehirleyen,  insanlarla birlikte tüm canlıları tehdit eden, Nükleer Enerji[3] santrallerinden çıkan nükleer atıklar için bilimin önerebildiği tek çözüm ise onları toprağa gömmektir.

Diğer taraftan araştırmaları için imkân bulabilen bilim adamlarının genel olarak finansörleri hatta bu imkânları var eden kurumların sahipleri, sorunları da var eden kapitalistlerin ta kendileridir. Hatta namı duyulmuş birçok üniversitenin dahi finans kaynağı bu şirketlerdir. Dolayısı ile bilim ya da bilim adamları gerçek çözümler üretebilmiş olsalar bile, maaşlarını veren bu kurumların çıkarına uymayan ya da onların desteklemeyecekleri çözümleri önermeleri, önerseler bile, kabul ettirmeleri mümkünmüş gibi görünmüyor.  

Schumacher’in Teklifi

Schumacher’in çözüm teklifleri anladığım kadarı ile büyük egemenlerin çok da hoşlarına giden teklifler değil. Zira Tolstoy’dan alıntıladığı hikâyede olduğu gibi açıkça Batının -eğer gerçek bir çözüm istiyorsa- dünyanın geri kalanının sırtından inmek zorunda olduğunu ifade ediyor. Her şeyden önce Batı, yoksul ülkelerin kaynaklarını yağmalayıp korkunç bir müsriflikle harcamayı bırakmalıdır.

Tüketim ekonomisinin kışkırtılması durdurulmalı; insanları, kendilerine bakmakta aciz kalıp devlete ve sosyal yardımlara muhtaç duruma geldikleri, teknolojinin gelişmesi ile ıskarta/çöp durumuna düştükleri metropollere yığmaktan vaz geçmelidir. Onları kendi bulundukları yerde, kendi imkânları ile kendi coğrafyalarına uygun, dar bölgeli ticaret içinde eritebilecekleri ürünleri üretmeye ve sıradan kasabalıların sermayeleri ile altından kalkabilecekleri “küçük işletmeler” kurmaya teşvik etmelidir. Kitaba ismini de veren Küçük Güzeldir sloganı ile hayata geçirilecek bu ekonomi ile sermayenin birkaç kişide yığılması önlenilmiş, paranın toplumda daha adil dağıtılması da sağlanmış olacaktır. Böylece sıradan insanların devlete ve küresel sermayeye olan mecburiyetlerine yani memur olma kuyruğunda birikmelerine de son verilebilecektir. Bir taraftan da gençleri çok geç yaşlara kadar tüketici ve toplumun sırtında parazit olmak zorunda bırakan eğitim modelinden vaz geçilmeli, ÜRETİCİ insanlara itibarları iade edilerek, toplum, üretime teşvik edilmelidir. Tüm toplumun memurlaşarak hazır yemeye özendirildiği bir yerde kalkınmadan bahsetmek mümkün değildir.  

Bunlar ve diğer öneriler egemenler tarafından ciddiye alınmadığı ve hayata geçirilmediği için daha fazla üzerinde durmadan geçelim ve gözleyebildiğimiz kadarı ile egemenlerin hayata geçirmeyi düşündükleri ekonomik model üzerine birkaç kelime etmeye çalışalım:

Batı için Temel Soru

Kanaatimize göre sistemin çökmekte olduğunu ve daha fazla idare edilemeyeceğini fark eden Batı için temel soru şu: “Batının liderliği, hegemonik ve emperyal gücü korunarak ekonomik bir değişim ve Yeni bir Dünya Düzeni mümkün müdür?[4]

Sanırım soruyu şöyle de ifade edebiliriz: Batı’nın gelirinde düşme olmadan kaynakların yok edilmesini durdurabilmek mümkün müdür?

Yeryüzü kaynaklarının korkunç bir israfla yok edilmesini durdurabilmek ancak müthiş bir ivme yakalamış ve ısınmış olan ticari piyasanın ve tüketim hızının yavaşlatılması[5] ile yani insanları çok daha az tüketmeye ve çok daha az kaynak harcamaya ikna etmekle mümkün.

İkna Yöntemi: Cittaslow, Minimalist Yaşam

İnsanları minimalist (sade hayat) yaşam formlarına veya yavaş şehir (cittaslow) uygulamalarına ikna etmek için yürütülen onca propaganda ve kampanyanın[6] pek işe yaramadığını gördük. Şehrin hızlı temposundan bunalan insanlar için yavaş bir yaşam başlangıçta sempatik gelse ve kırsalda bir yere taşınsalar da, ya şehri de gittikleri yere götürüyorlar ya da sıkılıp birkaç sene içinde alıştıkları hayata geri dönüyorlar.

Diğer taraftan çevre hassasiyeti öne çıkarılmış insanlar doğa koruma eylemleri çerçevesinde gidip ormanları temizleyebiliyor, sahillerde çöp toplayıp çevreci eylemlere katılabiliyorlarsa da; evlerine girdikleri anda, o müsrif tüketiciyi ortaya çıkarıveriyorlar. 

Yani toplumları reklam ve propaganda ile çok daha az tüketmeye ve alıştıkları konfordan vaz geçmeye ikna etmek pek mümkün bir şeymiş gibi durmuyor. Sanırım onlar için ZORUNDA bırakmak daha uygun bir seçenek, olarak düşünülüyor.

Şöyle olabilir

Eğer bir ürün 20 kat yüksek kâr marjı ile satılabilirse, 20 tane ürün satmadan dolayısı ile 20 kat az kaynak harcayarak aynı kârı elde etmek mümkün olabilir. Bu durumda kâr marjlarının yüksek rakamlara çekilmesi üretici firmaları da tatmin edeceğinden ürünün kalitesinin dolayısı ile ömrünün yükseltilmesi ve ürünlere yapılan bilinçli su-i kastların (planlı eskitme) durdurulması da mümkün olacaktır.

Böylece yeniden bir ömür kullanılabilen kıyafetler, bir ömür ışık yayan ampuller, mobilyalar ortaya çıkacağından yeryüzü kaynaklarının yok edilme sürecini de durdurmuş olacağız, kanaatindeler.    

Ama böylesi bir rekabet ortamında bir ürünü 20 kat fazla kâr marjı ile satabilmek ancak, despotik yollarla, diğerlerinin ticaretini yasaklayarak ve tekeller oluşturarak mümkün olabilir. Zira bu durumun büyük bir toplumsal hareketliliğe ve anarşiye neden olacağı açıktır. Çünkü toplumların alıştıkları rahat ve konfordan kolayca vazgeçmeleri mümkün değildir.

Belki Bir Yolu Vardır

Ama eğer suni kıtlıklarla ürünlerin fiyatlarını yavaş yavaş, alıştıra alıştıra yukarı doğru itersek diğer taraftan da büyük ŞOKLARLA alternatif piyasalardan gelen rekabeti mümkün olduğunca sınırlayabilirsek çok da uzun olmayan bir vadede ekonomiyi yavaşlatmak ve kârları maksimum seviyeye çıkarmak mümkün olabilir.

Başa Bela Alternatif Piyasalar

Sanırım herkes şu tespite katılır: Gerek iş gücünün ucuzluğu gerek girişimcilik gerek hırs, esneklik, dayanıklılık ve heyecan olarak gelişmekte olan ülkelerdeki alternatif piyasaların potansiyeli Batılı şirketlerden daha dinamiktir. Bu yüzden alternatif piyasalar Batılı sömürgeci güçler için sanılandan çok daha büyük sorundurlar.

Bu konuda mürekkepli yazıcıların başına gelenlerin iyi bir örnek olarak verilebileceğini düşünüyorum:

Mürekkepli yazıcılar ilk üretildiklerinde 80-100 ml kapasiteli mürekkep kartuşlar ile üretilmeye başlandılar. Yazıcının üzerindeki mekanik bir dişli zayıf yapıldığı için 1000-1500 çıktı aldıktan sonra arızaya düşüyor, tüketiciyi, ya yeni yazıcı almak ya da yazıcının yarı fiyatına parçayı yenilemek zorunda bırakıyordu. Ancak alternatif piyasalar bu parçaların muadillerini çok daha ucuz fiyata piyasaya sürünce ümit ettikleri “sürekli” kârı elde edemez oldular. Bunun üzerine sorunu, kartuş fiyatlarını yükseltip, kartuşlardaki mürekkep miktarını 8-10 ml’ye kadar azaltarak çözme yoluna gittiler. Hatta yazıcı ile birlikte gelen ilk “demo” kartuşlar kapasitenin 3’te veya 5’te biri kadar mürekkep dolu oluyordu. Ancak alternatif piyasalar muadil mürekkepleri piyasaya sürüp tüketiciye, elle kartuşları doldurma imkânı sununca, kartuşların üzerine CHIP monte ettiler. Chip ister dolu ister boş olsun belli bir çıktı sayısına ulaşınca arızaya düşüyor ve kullanıcıyı yeni bir kartuş daha almak zorunda bırakıyordu. Ancak alternatif piyasalar kısa sürede muadil chipleri piyasaya sokunca bu yöntem de işe yaramaz hale geldi. Bunun üzerine yazıcının ana kartı üzerine bir sayaç koyarak, belli bir çıktı adedine gelince yazıcıyı kilitlemeye başladılar. Yazıcı kilitlenince üretici firmaya belli bir miktar para ödeyerek satın alınan bir yazılımla yazıcıyı tekrar kullanılır hale getirmek mümkündü. Tekrar yazılım satın alanların yazıcıları aktif oluyor diğerleri çöpe gidiyordu. Ancak bu yöntem de kısa sürede özellikle Rus yazılımcılar tarafında geliştirilen yazılımlarla aşıldı.

Üreticiler hala ürünü sattıktan sonra, onun üzerinden sürekli para kazanabilme hayalini istedikleri düzeyde gerçekleştirebilmiş değiller. Benzeri süreçler hemen hemen tüm elektronik cihazlar için söz konusu.

Yani her geliştirilen yöntem, kendi alternatif piyasalarını var ediyor ve küresel büyük şirketlerin kârlarına ortakçı yan sanayileri ortaya çıkıyor. Bu da küresel şirketlerin kartelleşmesine ve fiyat tekelleri oluşturmasına izin vermeyen bir sürece neden oluyor.

Görüldüğü gibi alternatif piyasalar Yeni Dünya Düzeninin önündeki en ciddi engel. Eğer onları kontrol ve zapt-û rap altına alamazlarsa muhtemelen bu; hem “kurgulanmış” Yeni Dünya Düzeninin hem de Batı Çağının sonu olabilir demektir.

Bizim gördüğümüz kadarı ile özellikle gelişmekte olan devletlere zorlanan Yeni İklim Politikaları, Kyoto ve Paris Sözleşmeleri gibi çalışmalar daha çok alternatif piyasaların kontrolünü sağlayacak uygulamaların meşrulaştırılması vazifesini görecekler.

Dikkat edilirse yaptırımlar, dünya kaynaklarının %90’ından fazlasını tüketen %5’lik azınlık olan Batılı gelişmiş ülkeleri değil daha çok gelişmekte olan ya da gelecekte yeryüzü kaynaklarını kullanma konusunda Batı’ya rakip olması beklenen toplumları etkileyecek. Zira getirilen şartları aşabilecek teknolojiye ve sermayeye sadece Batılı Küresel şirketler sahip. Üstelik Batı sahip olduğu serveti ve gücü bu kaynaklarla elde etti. Eğer bu saatten sonra gelişmekte olan ülkelere “Biz kulandık ama sizin kullanamazsınız, YASAK!” deniyorsa, bu, aynı zamanda gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere asla GÜÇLÜ ve zengin toplum olamayacaksınız, demek anlamına da gelmiyor mudur?

Diğer taraftan ABD, Çin, İngiltere, Rusya gibi ülkelerin bu anlaşmalara uymamaları durumunda onlara yaptırım uygulayabilecek bir gücün de ortada olmayışı bu anlaşmaların büyük bir zaafı olarak önümüzde duruyor sanırım.

(Hatırlasanız İsveçli çevreye duyarlı bir kız çocuğu olarak tanıtılan Greta Thunberg ve 15 arkadaşı içlerinde Türkiye’de bulunan 5 ülkeyi UNICEF’e şikâyet etmişlerdi ve bu ülkelerin arasında dünyayı açık ara daha fazla kirleten Amerika ve Çin gibi ülkeler yoktu. Çünkü Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 3. Protokolü'ne imza atmıştı ve bu madde bireysel olarak çocuklara ülkeleri BM’ye şikâyet etme imkânı veriyordu. Ancak ABD, Çin, Hindistan, Rusya ve Japonya gibi dünyayı en çok kirleten ülkeler bu maddeyi imzalamamıştı. Ve GRETA ve arkadaşları bu ayrıntıları biliyordu.[7])

Egemenlerin Çözümü: RANT Ekonomisi yani KİRA

                                                           

Tüketici buzdolabı, çamaşır makinesi, cep telefonu veya klima gibi bir ürün alıyor ve o arıza yapana kadar belki 5 belki 10 belki de 20 yıl egemenlere hiçbir şey ödemiyor. Hiç bir şey ödemediği için de “yatırım olur” diye düşünerek bunları kolayca edinip, kenarda bekletebiliyor ve yeryüzünün kaynaklarını boş yere harcıyor. Yani hem doğanın kaynaklarını, hem devletin imkânlarını, hem kendi sermayesini harcıyor; karşılığında ise sadece çöp dağları ve doğa kirliliği üretiyor.

İtiraz edilebilir: Tüketici, satış sonrasında arabaya para ödemiyor ama yakıt üzerinden; klimaya, buzdolabına para ödemiyor ama elektrik üzerinden sürekli vergilendirilerek sisteme bedelini ödüyor, denilebilir.

Ya kullanmazlarsa? O zaman egemenler kenarda bekleyen üründen hiç para alamıyorlar, demektir.

Kapının önünde bekleyen arabalar, her odada yılın 10 ayı hiç dokunulmayan klimalar, 2 şer 3’er buzdolapları, derin dondurucular, çamaşır makineleri, hiç kullanılmayacak yemek takımları, kıyafetler, ayakkabılar, iki üç senede bir değiştirilen mobilyalar, 2 ya da 3 yerde dayalı döşeli, evler… Neredeyse hiç bir bedeli olmadan öylece sahiplerinin keyfini bekliyorlar…

 

Gayrı menkulü unutun zaten paranız da yetmez!

Dikkat ederseniz, pek çok ürüne ilk aldığınız andan sonra bir daha para ödemiyorsunuz. Üstelik ilk satışta alınan kâr da, ürünlerdeki rekabet nedeniyle çok düşmüş durumda. Bu demektir ki fakirler, teknolojinin nimetlerinden faydalanıyor ama zenginlere yeterince bedelini ödemiyorlar(?).

 

“Bunu önlemek için sanayiciler planlı eskitme ile ürünleri bir süre sonra bozuyor ve kullanıcıyı egemenlere para ödemek zorunda bırakıyorlar. Bu da, hem dünya kaynaklarının boş yere harcanmasına hem de çöp dağlarının yığılmasına neden oluyor. Yani bu çözüm, çözüm olmadığı gibi başımıza daha büyük bir bela oluyor” demiştik.

Ev Sahibi Olmak İçinizdeki Kötülüğü Ortaya Çıkarabilir

Eğer ürünler çok daha dayanıklı imal edilir ve bir sefer yerine “HER AY” kullanıcıdan para alınırsa planlı eskitmeye ve dünyanın kaynaklarının tüketilmesine gerek kalmaz. Üstelik eğer evi, arabayı, cep telefonunu, klimayı, süpürgeyi hatta çeyizlik aldığınız halıyı KİRALAMIŞSANIZ; ister kullanın ister kullanmayın, ister her gün çiğneyin, ister tavan arasında unutun PARA ödersiniz ve egemen sizden sürekli para kazanabilir.

Böylece kullanıcı kullanmayacağı ürünü almaz ve evini gereksiz eşyalar ile doldurmaz. Üstelik üreticiler ürünleri uzun süreli kiralamak isteyeceklerinden çok daha kaliteli üretecek, planlı eskitmelere ve kolay bozulan parçalara da gerek kalmayacaktır. Böylece dünya kaynaklarının tüketilmesi engellenmiş olacaktır.

(Yanda görsellerini alıntıladığım yabancı basında çıkmış “EV satın alma“ ile ilgili birkaç haber bu konuda kalabalıkları ikna çalışmalarının çoktan başladığına işaret ediyor sanırım:  “Gelecekte her şeyi kiralayacak mıyız?”, “Amerika kiracılar ülkesi olmalı”, “Kiralamayı Satın almaktan saha iyi yapan 10 neden”, “Gayrı menkul almayı unutun zaten paranız yetmez”, “Ev sahibi olmak içinizdeki kötülüğü ortaya çıkarabilir” bunlardan birkaç tanesi.)

Kira (RANT) Ekonomisi

İngilizlerin 1700’lü yıllardan itibaren Hindistan’da uygulayarak geliştirdikleri ve sonrasında tüm dünyaya yaydıkları RANT (kira) ekonomisi, mülkün değerinin sıradan insanların alamayacakları seviyelere yükseltilerek fakirlerin ulaşamayacağı hale getirilmesi, sonrasında fakirlerin o mülkleri kiralamak zorunda bırakılması ile mülk sahibine “sürekli” gelir yolu açılması, fakirin “fark ettirmeden, adını koymadan” köleleştirilmesi üzerine işleyen bir sistem. “

Yani direk Kur’an’ın itiraz ettiği şekilde, servetin[8], sadece zenginlerin arasında dolanıp durduğu ekonomik modele RANT (kira) ekonomisi deniyor. Spekülasyonlar ve devletlerin işbirliği ile mülk fiyatlarının artırılması, servetin dar bir azınlığın elinde toplanılması ve mecbur bırakılmış fakirlerin emeklerinin “gönüllü(?)” sömürülmesi üzerine kurulu bir sistem bu.

Bizim anladığımız kadarı ile bedelini ödeyebilecek kadar zengin olanlar haricinde neredeyse tüm toplumun mülksüzleştirilerek herkesin her şey için –araba, ev, akıllı telefon, bilgisayar, klima, çamaşır makinesi, buzdolabı, elektrikli süpürge, hatta kıyafetlere kadar- kiracı durumuna düşürülmesi hedefleniyor.

Bu yolla egemenlerin bırakın daha az ürün satmaları sebebiyle gelir kaybına uğramalarını, sürekli KİRA gelirleri ile kârlarını katlamaları söz konusu olacak sanırım.    


Mucizevi Bir Çözüm: Kripto Para, Metaverse

Kanunlarla boğuşmadan, meşru olarak tanımlanmış yollarla, fakirlerin elindeki servetleri alıp,  onların eline hiçbir şey vermemek dolayısı ile yeryüzü servetlerini harcamamak ve de onların öfkelerine hedef olmamak mümkün mü?

Hem onlara hiçbir şey vermeyeceksiniz, hem ellerinde ne var ne yok alacaksınız. Bunu yaparken suç işlemiş de olmayacaksınız ve de ceplerini boşalttıklarınız buna itiraz etmeyecekler.

Sanırım bu 30 yıl önce bile ancak BÜYÜ ya da mucize ile açıklanabilecek bir şey olabilirdi. Şimdi bunu yapabilmenin adına sanal alem, metaverse, kripto para vs. diyoruz.

Birkaç örnek vermeye çalışalım:

Dikkat edilirse mesela sanal oyunlarda satın alınan SANAL yetenekler, kahramanlar, uygulamalar, metalar vs. ile satın alınan her şey SANALken ödemeler gerçek değerler ile yapılmak zorunda kalınır. 2019 yılını 145 milyar dolarlık bir pazar hacmi ile kapatan oyun sektörü, 2020 ve 2021 yıllarında sırasıyla 174 milyar dolar ve 198 milyar dolar seviyelerine ulaştı. 2021 yılında sanal oyuncu sayısı 3 milyar insanı buldu[9]. Büyük bir kısmı alt tabakalardan olan bu insanların servetleri üst tabakalara kaydı. Alt tabakaların bu servetler karşılığında satın aldıkları tam anlamı ile HİÇ BİR ŞEY’di. Ve bu süreçte neredeyse hiç çöp çıkmadı.

Diğer yandan bu sürecin bir başka ve çok önemli bir etkisi daha var: Sürece itiraz etme, dünyayı değiştirme, Paris’i yakma potansiyeli olan tek yaş grubu DELİKANLILAR/genç erkekler SANAL HAPİSHANELERDE yollarını kaybettiler. Böylece belki de insanlık tarihinin en kalabalığı olmasına rağmen en az muhalefet eden, en az itiraz eden, en itaatkâr fakirleri ortaya çıktı.

Sanal seksle metaverse ortamında kazanılan sadece başka insanlardan gelebilecek hastalıklara karşı güvenli seks ve sıradan insanların gerçek hayatta asla ulaşılamayacakları kişilerin üç boyutlu hologramları ile UCUZA seks imkânı değildir (Üstelik dilediği ölçülerde, dilediği ortamlarda, dilediği şartlarda): Özellikle erkekler ömür boyu ödeyecekleri nafaka problemlerinden; uğrayabilecekleri tecavüz, taciz ve şiddet iftiralarından; kadının hamile kalması ile çocuğa ve annesine edilecek bir ömür boyu kölelik(?) gibi risklerden de kurtulurlar. Kadınlar da tecavüz, taciz, şiddet ve hamile kalma riski olmadan; ırz, namus, iffet, şeref, bekâret gibi sınırlamalara takılmadan diledikleri ile birlikte olma şansı(?) yakalamış olurlar. Kaynanalar da gri gelmemek üzere tamamen ortalıktan kaybolmuştur J.

Diğer yandan kadın erkek ilişkilerinin getirdiği örfi, geleneksel veya mecburi ilişkilerin harcamaları ve problemlerin yansıdığı kamusal süreçlerden de (Flört, nişan, söz, evlilik, mahkemeler, davalar, adli süreçler, polisler, hâkimler, avukatlar, velayet sorunları, gelmeler, gitmeler vs.) kurtulmuş olacağımızdan yeryüzü kaynaklarının harcanması da azalmış olacaktır. Zira genelde erkek de kadın da kaynaklarını en çok karşı cinsi etkileyebilmek veya çocuklarının bakımı için harcar. Sanaldaki seks, kalabalıkların servetlerini sanal âlemin patronlarına taşırken onlara ne aile, ne çocuk, ne eş ne de akrabalar verir.

Sanal âlem bize, METAVERSE ortamında sanal arsa, ev, yat kat satın alma imkânı da verir. İnsanların metaverse’de aldıkları arsalarda piknik yapıp çöplerini oraya bırakmaları dolayısı ile çevreyi kirletmeleri söz konusu değildir. Arsalar tertemiz onları bekler. Peki, gerçek değerler verip aldıkları metaverse’deki arsalarla insanların gerçekte aldıkları şey nedir? İnsanlara hiçbir şey vermeden, kanunlara uygun şekilde, kendi rızaları ile isyana sebep olmadan ellerindekileri almanın bir yolu da sanırım bu.

Bir giyim markasının metaverse ortamında kuracağı satış reyonundan satış yapması binlerce mağaza kurmak için ihtiyacımız olan yeryüzü kaynaklarının harcanmasını önleyecek, zamanla bu mağazalardan çıkan çöplerden ve mağazaların çöpe dönüşüp başımıza bela olmasından da bizi koruyacaktır. Üstelik ihtiyaç duyulacak insani personel minimuma düşeceğinden personel giderleri çok azalacak, mağazaya geliş gidiş ve eşya nakliyesi sırasındaki yakıt tüketimi de ortadan kalkacaktır. İnsanların, bilgisayar ya da telefon başında iken, oldukları yerden ürünleri sanal olarak giyinip çıkarabilmeleri geri dönüşleri de oldukça azaltacaktır. Böylece sanal alışverişler, üretim ve satış süreçleri esnasında ihtiyaç olan yeryüzü kaynaklarının tüketilmesini minimuma indirirken aradan çıkardığı toptancılar, küçük esnaf, personel ve nakliyeciler vs. ile sermayenin kârını da maksimuma çıkaracaktır. Yeter ki, alternatif piyasalar devreye girip ürünlerin kalabalıkların eline “Ucuza” geçmesine imkân vermesin.
 
Ya da kripto paralar patladığında elde ne kalır? Kime dava açılır, hak nerede aranır?

İtirazları Sindirebilmek için İnsan Haklarının Kısılması Şart

Kalabalıkların gelirlerinin düşürülmesi ve alıştıkları yaşam standardından edilmeleri büyük itirazlara gebe sanırım. İçinden geçtiğimiz pandemi sürecinde ellerinden alınan Haklarını, getirilen sokağa çıkma yasaklarını, takip ve gözetleme sistemlerini vs. kalabalıklardan gelebilecek itirazları kontrol ve bastırma üzerine bir ön çalışma olarak değerlendirmek fazla komplocu bir yaklaşım gibi gelebilir. Muhtemelen Hayvan Hakları seviyesinin İNSAN Hakları seviyesi ile eşitlenme sürecinin tüm dünyada aynı zamana denk gelmesi de bir tesadüftür.

Ancak bizim kanaatimiz, Noah Harari’nin Homo Deus eserinde yazdığı gibi “fakirler çok daha azı ile yetinmeyi öğrenecekler” (daha doğrusu öğretecekler) şeklinde. Hatta, eğer “Üç sene önceki hayat standardımı koruyorum” diyebilenlerin yüzdesi hesap edilirse, “daha az harcayarak yaşamaya” başladık bile denilebilir, diye düşünüyorum.     

Bunun sonunda huzurlu bir dünya kurulabilecek mi?

Sanmıyoruz. Zira kurulan model şöyle bir varsayımın üzerine inşa ediliyor gibi: Eğer rekabet ortamını engeller ve kaynakların kullanımını sorumluluk sahibi(!) tekellerin ellerine verirsek, dünya ekonomisini ve hareketliliği yavaşlatıp, disiplin altına alır böylece yeryüzü kaynaklarının boşa harcanmasını engelleyebiliriz. Bu aynı zamanda büyük kartellere yüksek karlar vermek anlamına da geleceğinden, egemenler yeterince sürekli gelire ve sermayeye ulaşmış olacaklarından, sorumluluklarının gereği boşa çıkan büyük çoğunluğun zaruri ihtiyaçlarını karşılamada gönüllü olacaklardır.

Ancak şu ana kadar paraya ya da güce doymuş herhangi bir kapitaliste rastlamış olmamamız, fakirlerin daha da fakirleştirilerek ellerindeki her şeyin alınmakta olduğunu haber veren şu süreçten şüphelenmemiz ve bir manipülasyona maruz kalmış olabileceğimizden korkmamız için yeterli sebep değil midir?

Üstelik bizim atalarımız “Biri yer biri bakar, kıyamet bundan kopar” derken huzurun ancak teavün/paylaşım ile gelebileceğini, değilse boğuşmanın kaçınılmaz olduğunu ikaz etmeye çalışırlar. Bu öğüt çerçevesinde bakarsak yeryüzü servetlerini birkaç sömürgecinin eline teslim ederek kalabalıkların tamamen güçsüz ve edilgen kılındıkları bir süreçten hayır çıkma ihtimali en azından fakirler için oldukça zor gibi duruyor.

Diğer taraftan sorunu üreten kapitalistlerin, “kendilerine değil de fakirlere ceza kesiyor olmalarına” ve çözüm olarak yine kendilerini İşaret edip “bize güvenin” demelerine teslim olmak da sorunlu bir ruh hâline işaret ediyor değil midir?

Sonuç:

Dinlerin, İnsan vicdanına seslenerek “israf haramdır. Kanaat insanın en büyük zenginliğidir” diyerek hiç kimsenin başına bir bekçi dikmeden, milyarlarca dolar harcamandan, gözetleme ve takip sistemleri kurmadan ve insani haklarını kısıtlamadan çözdükleri sorunu, Tanrı’yı öldürdüklerini söyleyen egemenler kitlelerle savaşarak, hem insani hem de vicdani olarak insan onurunu ayaklar altına alarak çözme yolundalar.

Egemenlerin her şeyi değiştirmeye çalışıyor olmaları aslında hiçbir şeyin değiştirilmemesi için gösterdikleri gayretten ibaret. Egemenler kendi sorumlu oldukları krizden bizi değil kendilerini kurtarmanın derdindeler; yani yerleştikleri fakir halkların sırtından inmeye hiç niyetleri yok, kanaatindeyiz.

Dünyanın tüm servetlerini 50-100 kişilik topluluğunun elinde toplayan bir sistemi daha adil bir paylaşıma zorlamak yerine milyarlarca insanı çok daha azı ile yetinmeye hatta açlığa mahkûm eden sistemi devam ettirmenin yolunu arıyorlar. Eğer başarabilirlerse “dünyadaki zenginliklerin dağılımındaki adaletsizlik piramidi hiçbir şekilde değişmeyecek” [10] gibi duruyor.

Bizim ilmimiz buna yetti Allah doğrusunu bilir.

(Bu yazıyı biraz daha uzatma niyetindeydik lakin heyecanımız tükendi.)


ZEYL: Çözüm ne? Diyeceklere:

Eğer fakir ve güçsüzler beraberce itiraz etmenin yolunu bulamazlarsa sanırım onlar için hiçbir çözüm yok, diye düşünüyorum. Görüldüğü gibi “çözüm ne?” sorusu, “Beraber hareket etmenin, beraberce itiraz etmenin, beraberce konuşabilmenin, birbirimizi dinleyebilmenin yolunu bulabilir miyiz?” sorusuna evriliyor.

Ahmet Hakan Çakıcı
Rebiülahir 1444 / ALANYA

 

[1] A.F Schumacher’in kitabına alıntıladığı, Lev Tolstoy’un, İngilizlerin yönettiği Hindistan’ın durumunu anlatmak çin yaptığı betimleme.

[2] https://www.webtekno.com/abd-temiz-enerji-nukleer-enerji-h108293.html

[3] https://tr.euronews.com/2022/02/02/ab-komisyonu-nukleer-enerji-ve-dogal-gaz-surdurulebilir-enerji-yat-r-m-olarak-s-n-fland-r-

[4] Sorunun ilhamı Kevin Robins: İmaj, Görmenin Kültür ve Politikası’ndan

[5] https://www.reuters.com/business/energy/us-diesel-shortage-increasingly-likely-until-economy-slows-kemp-2022-10-27/

[6] http://www.tezcanmahmut.com/planli-eskitme-buz-daginin-gorunmeyen-kismi/

[7] https://t24.com.tr/haber/greta-thunberg-neden-turkiye-yi-bm-ye-sikayet-etti,840812?ysclid=lae3gdc8yy903837815

[8] Haşr Suresi 7. Ayet: Allah'ın fethedilen ülkeler halkından peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Bu taksim, malların içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaması içindir. Peygamber size ne verdiyse onu alınız, size ne yasakladıysa ondan da sakınınız. Allah'a saygılı olunuz, çünkü Allah'ın azabı çetindir.

[9] https://home.kpmg/tr/tr/home/medya/press-releases/2022/01/oyun-sektorunde-trendler-ve-birlesme-ve-satin-alma-islemleri.html

[10] Vurgu bu yazıdan alınmıştır. https://www.teneremedya.com/2021/05/hicbir-seyi-degistirmemek-icin-her-seyi-degistirmek-2/

 

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Eski avukat | 16.11.2022 15:42
Bilmedigimi bildim dusunemedigimi dusundum devamini beklerim