metrika yandex

KARAKTERİNİ DİN DİYE YAŞAMAK – 2 -

01.03.2020
İsa ÖZÇELİK

 

Bir mümin, Dini yaşamak ile mizaç, karakter ya da kişiliğini din diye yaşamak arasındaki farkı neye göre belirleyecek?

Bunlar her zaman birbiri ile çelişmek zorunda mıdır?

Birçok kişi mizacına uygun olarak bir meşrep seçiyor, karakterine münasip bir sosyal grupla birlikte olmayı arzu ediyor ve kişiliğine uygun gördüğü bir cemaat ya da ekole kendini ait hissediyor ise burada yanlış olan nedir?

Tam da bu noktada İsra süresinde geçen bir ayet bize farklı pencereler açabilir gözükmektedir.

De ki: “Herkes kendi mizaç ve meşrebine ( karakterine – fıtratına ) göre davranır. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” İsra 84

Buradaki şakile kelimesini mizaç-huy fıtrat karakter gibi kelimelerle tercüme edenler olmuş. Bazıları ‘’kendine yakışan’’ manası vererek tercüme etmişlerdir.

Değişmesinin mümkün olmadığı düşünülen Mizacı, genetik kodlarında miras olarak bulan biri bundan ötürü yerilebilir ya da övülebilir mi?

Ayetin sonunda herkesin kendine yakışanı yapacağını ama doğrunun ölçüsünün Allah'ın ölçüleri olduğunu gözden kaçırmamamız gerekmez mi?

Yani aynı konuda, farklı mizaçtaki kişiliklerin ortaya koydukları tavırların, bazen makul bir çeşitlilik göstermesi mümkün olmakla birlikte, son tahlilde meşruiyet krizi yaşandığı durumlarda, bu ayet sabit bir ölçüye işaret değil midir?

Çekingen, pasif bir mizacı olan kişiden, zulme karşı aksiyoner bir karşı koyuş göstermesini, cihad meydanında gücü yettiğince, kahramanca savaşmasını bekleyemeyecek miyiz?

Daha ana karnında tekme atıp yerinde duramayan, gözü kara ve hareketli bir mizaca sahip kişi, çevrenin de etkisi ile kavgacı bir karaktere sahip olup, küçük yaşlardan itibaren etrafına korku salmaya başladığında, ondan sabır, sükunet ve itaat bekleme hakkımız olmayacak mı?

Bahsedilen kişilikteki birisi İslam'la tanışmadan veya bilinç kazanmadan önce, karakterinin etkisi ile mafyavari bir ortamı soluyor, ya da futbol holiganlığı yapıyor iken; bir şekilde yolu İslami bir camia ile kesiştiğinde, bir müddet sonra savaş bölgelerinden birine gitmeye karar vermiş ve bilerek ya da farkında olmadan, cihadı, içindeki bu şiddet sarmalını söndürmenin bir aracı olarak kullanmaya başlamışsa, yaşanılan şeyin adı Din'mi? Yoksa karakter midir?

Böyle biri, ümmet coğrafyasında yaşanılan katliamları görüp, sorumluluk bilinci ile vahy merkezli ve Nebevi sünnete uygun, istişare temelli bir akılla, cihad hareketine katıldığında peygamberimizin buyruklarına mutabık davranmış olmaz mı?

Yine aynı kişi aklı selimi temsil eden ve samimiyetinden şüphe duyulmayan çok sayıda alim ve çevrenin menfi uyarılarına rağmen, şiddet gerektiren bir mücadeleye girmekle kalmayıp, başkalarını da buna zorluyorsa ve bunu da din adına yapıyorsa onun davet ettiği şey gerçekte din midir? Yoksa kendi mizaç ve karakteri midir?

Burada üçüncü bir seçenek olarak din ve karakterin meşru bir düzlemde örtüşmesi olarak sunulan yol, ilk seçeneğin bir açılımı değil midir?

“İnsanlar, madenler gibidir. Cahiliye döneminde iyi olanlar Müslüman olduktan sonra da iyi olurlar. Yeter ki İslam’ı tam olarak kavrasınlar.” (Ahmed b. Hanbel)

Yukarıdaki insanı madene benzeten hadis, kalıtım, çevre ve iradenin kesişim alanına işaret ederken, insan çeşitliliği ve bunun değer kazanmasındaki süreçlerde madeni işleyebilecek bir tecrübeye de atıf yaparken bize büyük imkanlar açmış olmuyor mu?

Kişilerin, kendi mizaçlarına uygun seçimleri, meşru dairede yapması gayet doğal olmakla beraber, doğuştan cesur, güçlü ve aksiyoner tabiatı olan birisinin imtihanı, cesaret gösterisi yapıp zayıflara korku salmasından daha çok, sabırlı olup merhametli ve bağışlayıcı olabilmesinden geçiyor olsa gerektir.

Aynı şekilde sakin, munis, mülayim huylu birinin dini pratize etmedeki imtihanı, karakterinin doğal bir sonucu olan mütevazilikten ziyade, zulme ve haksızlığa karşı cesurca mücadele etmesinden geçmektedir.

Küçük yaşta karakteri, tembellik ya da çalışkanlık şeklinde oluşmuş, veya uyanık ya da saf olan insanların hayatı boyunca yüzleşeceği, mücahede ve mücadele edeceği kulvarlar farklı olacaktır.

Nasıl ki her fert, ya kişilik bütünlüğü, ya da kişilik çatışması ve bunalımı içinde ömrünü sürdürüyor ise, aynı şey cemaatler ve toplumlar içinde geçerlidir. Hepsinin temelinde insan olsa da, söz konusu durum toplumsallaştığında konu daha girift bir hal almaktadır. Bundan dolayı meselenin eğitim, sosyo-psikolojik, sosyo-ekonomik yönleri ayrı ayrı ele alınmalıdır.

Kibir abidesi bir lider/lik gücü ele geçirdiğinde emperyalist bir dünya inşa etmekte sakınca görmeyebileceği gibi, kararsız ve zayıf karakterli kişiler, karar merciine geçtiğinde toplumu çöküşe götürecek bir süreci tetikleyebilir.

Aklı ve bizler için mihenk taşı olan ölçüleri devreden çıkardığımızda, kişi tabi olduğu cemaatin, grubun ve İzm’lerin ‘’mizacını’’, sürü psikolojisi içerisinde mutlaklaştırıp, din haline getirmesi mümkündür. Bunun birçok geleneksel ve modern türlerini hep beraber müşahede etmekteyiz.

Örnekleri pek çok alanda çeşitlendirmek mümkündür. Her örnekleme kendi içinde çok sayıda farklı pozisyonu da barındırmaktadır. Belki de bu noktada, önceki yazımızda kişilikten kısmen ayırarak, daha pozitif bir anlam yüklediğimiz şahsiyet kavramı üzerinden bir tasavvur inşa edebiliriz.

Tecrübeler, mizaç / huyun büyük çabalar sonucunda baskı altına alınıp yönetilebilir olduğu ile ilgili birtakım örnekler sunsa da, zaaf anlarında kişiye ait bu huyların, bir şekilde açığa çıktığı da ayrı bir gerçekliktir.

Bu durumda, eğer kişi mizacını olumlu yönde kullanıyorsa; Yani kavgacı ve güçlü bir yapıya sahip biri, bu mizacını zalimlere karşı kullanıyor, zayıflara ise mülayimce davranıp, bir problem karşısında gücü yettiği halde kendisinden daha güçsüz olanlara karşı alttan alarak muamelede bulunabiliyorsa, bu davranış şekli, "şahsiyetin", mizaç ve karakteri yeniden şekillendirmesi olarak takdir edilmeli değil midir?

Akıl ve irade sahibi olmak, ahiret inancı ile birleştiğinde, bize bu tür çabaları zorunlu kılmaz mı?

‘’O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.’’ Mülk-2

‘’Sonra da ona iyilik (fücurunu) ve kötülük (takvasını) kabiliyeti ilham edene andolsun ki’’ Şems - 8

Bu ve benzeri ayetler ışığında, imandan daha büyük bir imkan ve dönüştürücü güç olmadığı bilinci ile, determinist bakış açılarını bir kenara iterek, kalıtımsal ve dış faktörlerin dayattığı tüm olumsuzluklarla son nefese kadar mücadele etmenin, şahsiyetli bir insan olmak/kalmak için yegane yol olduğunu, akıllı ve irade sahibi bir insan için hayatın ve ölümün ancak o zaman yüce bir anlam taşıyacağını söyleyebiliriz.

Dua’yı, pasif bir durumdan ziyade, eylemsel bir vaziyete geçişin adı olarak anlayıp, cüz-i irade ile külli iradenin buluştuğu bir yer olarak kabul ederek, yazımızı peygamberimizin şu duası ile bitirelim.

‘’Ey Allah’ım! Yaratılışımı güzel (düzgün) yaptığın gibi, ahlakımı (huyumu) da iyileştir.’’ Ahmet bin Hanbel - Müsned

Yazımızın ilk bölümü için aşağıdaki linki tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/koseyazisi-karakterini-din-diye-yasamak--1-1329

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
yasar

02.03.2020

İsa ÖZÇELİK KARAKTERİNİ DİN DİYE YAŞAMAK – 2 - 01.03.2020 İsa ÖZÇELİK İsa ÖZÇELİK / KARAKTERİNİ DİN DİYE YAŞAMAK – 2 - Bir mümin, Dini yaşamak ile mizaç, karakter ya da kişiliğini din diye yaşamak arasındaki farkı neye göre belirleyecek? Bunlar her zaman birbiri ile çelişmek zorunda mıdır? Birçok kişi mizacına uygun olarak bir meşrep seçiyor, karakterine münasip bir sosyal grupla birlikte olmayı arzu ediyor ve kişiliğine uygun gördüğü bir cemaat ya da ekole kendini ait hissediyor ise burada yanlış olan nedir? Tam da bu noktada İsra süresinde geçen bir ayet bize farklı pencereler açabilir gözükmektedir. De ki: “Herkes kendi mizaç ve meşrebine ( karakterine – fıtratına ) göre davranır. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” İsra 84 Buradaki şakile kelimesini mizaç-huy fıtrat karakter gibi kelimelerle tercüme edenler olmuş. Bazıları ‘’kendine yakışan’’ manası vererek tercüme etmişlerdir. Değişmesinin mümkün olmadığı düşünülen Mizacı, genetik kodlarında miras olarak bulan biri bundan ötürü yerilebilir ya da övülebilir mi? Ayetin sonunda herkesin kendine yakışanı yapacağını ama doğrunun ölçüsünün Allah\'ın ölçüleri olduğunu gözden kaçırmamamız gerekmez mi? Yani aynı konuda, farklı mizaçtaki kişiliklerin ortaya koydukları tavırların, bazen makul bir çeşitlilik göstermesi mümkün olmakla birlikte, son tahlilde meşruiyet krizi yaşandığı durumlarda, bu ayet sabit bir ölçüye işaret değil midir? Çekingen, pasif bir mizacı olan kişiden, zulme karşı aksiyoner bir karşı koyuş göstermesini, cihad meydanında gücü yettiğince, kahramanca savaşmasını bekleyemeyecek miyiz? Daha ana karnında tekme atıp yerinde duramayan, gözü kara ve hareketli bir mizaca sahip kişi, çevrenin de etkisi ile kavgacı bir karaktere sahip olup, küçük yaşlardan itibaren etrafına korku salmaya başladığında, ondan sabır, sükunet ve itaat bekleme hakkımız olmayacak mı? Bahsedilen kişilikteki birisi İslam\'la tanışmadan veya bilinç kazanmadan önce, karakterinin etkisi ile mafyavari bir ortamı soluyor, ya da futbol holiganlığı yapıyor iken; bir şekilde yolu İslami bir camia ile kesiştiğinde, bir müddet sonra savaş bölgelerinden birine gitmeye karar vermiş ve bilerek ya da farkında olmadan, cihadı, içindeki bu şiddet sarmalını söndürmenin bir aracı olarak kullanmaya başlamışsa, yaşanılan şeyin adı Din\'mi? Yoksa karakter midir? Böyle biri, ümmet coğrafyasında yaşanılan katliamları görüp, sorumluluk bilinci ile vahy merkezli ve Nebevi sünnete uygun, istişare temelli bir akılla, cihad hareketine katıldığında peygamberimizin buyruklarına mutabık davranmış olmaz mı? Yine aynı kişi aklı selimi temsil eden ve samimiyetinden şüphe duyulmayan çok sayıda alim ve çevrenin menfi uyarılarına rağmen, şiddet gerektiren bir mücadeleye girmekle kalmayıp, başkalarını da buna zorluyorsa ve bunu da din adına yapıyorsa onun davet ettiği şey gerçekte din midir? Yoksa kendi mizaç ve karakteri midir? Burada üçüncü bir seçenek olarak din ve karakterin meşru bir düzlemde örtüşmesi olarak sunulan yol, ilk seçeneğin bir açılımı değil midir? “İnsanlar, madenler gibidir. Cahiliye döneminde iyi olanlar Müslüman olduktan sonra da iyi olurlar. Yeter ki İslam’ı tam olarak kavrasınlar.” (Ahmed b. Hanbel) Yukarıdaki insanı madene benzeten hadis, kalıtım, çevre ve iradenin kesişim alanına işaret ederken, insan çeşitliliği ve bunun değer kazanmasındaki süreçlerde madeni işleyebilecek bir tecrübeye de atıf yaparken bize büyük imkanlar açmış olmuyor mu? Kişilerin, kendi mizaçlarına uygun seçimleri, meşru dairede yapması gayet doğal olmakla beraber, doğuştan cesur, güçlü ve aksiyoner tabiatı olan birisinin imtihanı, cesaret gösterisi yapıp zayıflara korku salmasından daha çok, sabırlı olup merhametli ve bağışlayıcı olabilmesinden geçiyor olsa gerektir. Aynı şekilde sakin, munis, mülayim huylu birinin dini pratize etmedeki imtihanı, karakterinin doğal bir sonucu olan mütevazilikten ziyade, zulme ve haksızlığa karşı cesurca mücadele etmesinden geçmektedir. Küçük yaşta karakteri, tembellik ya da çalışkanlık şeklinde oluşmuş, veya uyanık ya da saf olan insanların hayatı boyunca yüzleşeceği, mücahede ve mücadele edeceği kulvarlar farklı olacaktır. Nasıl ki her fert, ya kişilik bütünlüğü, ya da kişilik çatışması ve bunalımı içinde ömrünü sürdürüyor ise, aynı şey cemaatler ve toplumlar içinde geçerlidir. Hepsinin temelinde insan olsa da, söz konusu durum toplumsallaştığında konu daha girift bir hal almaktadır. Bundan dolayı meselenin eğitim, sosyo-psikolojik, sosyo-ekonomik yönleri ayrı ayrı ele alınmalıdır. Kibir abidesi bir lider/lik gücü ele geçirdiğinde emperyalist bir dünya inşa etmekte sakınca görmeyebileceği gibi, kararsız ve zayıf karakterli kişiler, karar merciine geçtiğinde toplumu çöküşe götürecek bir süreci tetikleyebilir. Aklı ve bizler için mihenk taşı olan ölçüleri devreden çıkardığımızda, kişi tabi olduğu cemaatin, grubun ve İzm’lerin ‘’mizacını’’, sürü psikolojisi içerisinde mutlaklaştırıp, din haline getirmesi mümkündür. Bunun birçok geleneksel ve modern türlerini hep beraber müşahede etmekteyiz. Örnekleri pek çok alanda çeşitlendirmek mümkündür. Her örnekleme kendi içinde çok sayıda farklı pozisyonu da barındırmaktadır. Belki de bu noktada, önceki yazımızda kişilikten kısmen ayırarak, daha pozitif bir anlam yüklediğimiz şahsiyet kavramı üzerinden bir tasavvur inşa edebiliriz. Tecrübeler, mizaç / huyun büyük çabalar sonucunda baskı altına alınıp yönetilebilir olduğu ile ilgili birtakım örnekler sunsa da, zaaf anlarında kişiye ait bu huyların, bir şekilde açığa çıktığı da ayrı bir gerçekliktir. Bu durumda, eğer kişi mizacını olumlu yönde kullanıyorsa; Yani kavgacı ve güçlü bir yapıya sahip biri, bu mizacını zalimlere karşı kullanıyor, zayıflara ise mülayimce davranıp, bir problem karşısında gücü yettiği halde kendisinden daha güçsüz olanlara karşı alttan alarak muamelede bulunabiliyorsa, bu davranış şekli, \"şahsiyetin\", mizaç ve karakteri yeniden şekillendirmesi olarak takdir edilmeli değil midir? Akıl ve irade sahibi olmak, ahiret inancı ile birleştiğinde, bize bu tür çabaları zorunlu kılmaz mı? ‘’O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.’’ Mülk-2 ‘’Sonra da ona iyilik (fücurunu) ve kötülük (takvasını) kabiliyeti ilham edene andolsun ki’’ Şems - 8 Bu ve benzeri ayetler ışığında, imandan daha büyük bir imkan ve dönüştürücü güç olmadığı bilinci ile, determinist bakış açılarını bir kenara iterek, kalıtımsal ve dış faktörlerin dayattığı tüm olumsuzluklarla son nefese kadar mücadele etmenin, şahsiyetli bir insan olmak/kalmak için yegane yol olduğunu, akıllı ve irade sahibi bir insan için hayatın ve ölümün ancak o zaman yüce bir anlam taşıyacağını söyleyebiliriz. Dua’yı, pasif bir durumdan ziyade, eylemsel bir vaziyete geçişin adı olarak anlayıp, cüz-i irade ile külli iradenin buluştuğu bir yer olarak kabul ederek, yazımızı peygamberimizin şu duası ile bitirelim. ‘’Ey Allah’ım! Yaratılışımı güzel (düzgün) yaptığın gibi, ahlakımı (huyumu) da iyileştir.’’ Ahmet bin Hanbel - Müsned