metrika yandex

Kapitalizmi Aşmaya Doğru

10.08.2020
İbrahim GEZER

Nasıl ki siyasal gücün tek elde toplanması er ya da geç yıkıcı etkilere yol açıyorsa, ekonomik gücün tek elde toplanması da benzer sonuçlara yol açar. Bu yüzden servet, ne kadar çok kişinin ortak kullanımında olursa o kadar iyi olacak ve daha az yıkıcı sonuçlara yol açacaktır. O halde umut olmak adına yola çıkanlar, politik sistemin demokratikleştirilmesi kadar ekonomik sistemin demokratikleştirilmesi için de mücadele etmelidir.

Dünya son 150-200 yıldır kapitalist ekonomi modelini tecrübe ediyor. 1990’lı yılların başında sosyalizmin yaşadığı çöküş kapitalizmi adeta rakipsiz bıraktı. Bilindiği gibi kapitalizm, özel mülkiyetin esas alınması ve ekonominin kâr amacı üzerinden örgütlenmesi anlamına geliyor. Bunun yanı sıra kapitalist sistemde, sermaye sahiplerinin sadece ekonomiyi değil, önemli oranda siyaseti de belirlediği açıktır.

Kapitalizm, toplumu temelde ikiye böler. Üretim araçlarını elinde bulunduran az sayıdaki kapitalist sınıf ile herhangi bir sermayeye ya da üretim gücüne sahip olmayan, emeğini satarak hayatını kazanan işçi sınıfı ve işsizler. Tabii bir de bu iki grubun hiç birine dâhil olmayanlardan oluşan orta sınıf vardır, fakat kapitalizm diğer iki sınıf üzerinden şekillenir.

Kapitalizm, doğasında barındırdığı bir çelişkiden dolayı sık sık krizlere sebep olur. Zira işçi ücretleri ile kâr arasında ters ilişki vardır. Kârın artması işçi ücretlerinin düşmesi, ücretlerin artması ise kârın düşmesi anlamına gelir. Yani kriz, kapitalizmin doğasında vardır.

Kapitalistler, kârlarını maksimize etmek için işçi ücretlerini mümkün olduğunca düşük tutmaya çalışlar. Buna karşın işçiler de emekten kaynaklanan güçlerini kullanarak ücretlerini iyileştirmeye ve kârdan pay almaya çalışırlar. Mekanizma böyle işler. Zaten emek ile sermaye arasındaki gerilimin kaynağı da budur.

Nitekim kapitalizm, 1800’lü yılların başından 1900’lü yılların başına kadar 19.yy boyunca kapitalist sınıf lehine, işçi sınıfı aleyhine bir süreç izlemiş, kırsaldan şehirlere toplanan ve henüz örgütsüz olan milyonlar, kadın çocuk demeden çok düşük ücretlerle 15-16 saat fabrikalarda çalıştırılmış, sendikal haklardan mahrum bırakılmış, zengin ile yoksul arasındaki uçurum açıldıkça açılmış, bütün servet bir avuç insanın elinde toplanmış, bu durum şimdilerde olduğu gibi milyonlarca insanın yoksulluk ve sefalete sürüklenmesine sebep olmuştur.

Fakat bu sefer kapitalizmin başka bir hastalığı zuhur etmiş, toplumun %60-70’ini oluşturan işçi sınıfının yoksullaşması yüzünden üretilen mallar alıcı bulamaz hâle gelmiş, bunun üzerine yeni pazarlar arama çabaları hız kazanmış ve bu vahşi yarış iki dünya savaşıyla son bulmuştur.

İronik şekilde savaş, bu gerilimi çözmüş ve yeni bir denge oluşturmuştur. Zira ölen milyonlarca insan ve yeniden imar edilmesi gereken onlarca ülke emeğin önemini artırmıştır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir düzen kurulmuş ve Avrupa’da kapitalizmin altın çağı olarak da adlandırılan ve hem kapitalist hem de işçi sınıfının kazandığı refah devleti dönemi başlamıştır. Devletler Keynesyen politikalara yönelmiş, istihdam şartları iyileştirilmiş, işçiler eğitim, sağlık ve sendikal haklar bakımından yeni kazanımlar elde etmiştir. Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan proletarya devrimi ise bu süreci daha da hızlandırmıştır.

Bu süreç ikinci dünya savaşından 1980’e kadar sürmüştür. Fakat bu tarihten itibaren nüfus artışı ve köyden kente göç gibi sebeplerin de etkisiyle kapitalistler daha ucuz işçi bulma imkânı elde etmiştir. Bunun üzerine kâr oranlarının düşüklüğünü bahane eden bu sınıf, işçilere verdikleri hakların bir kısmını tekrar onlardan almaya yönelmiştir. Tabii bunu, bir şekilde kontrol ettikleri iktidarlar eliyle kotarmaya çalışmışlardır.

Fakat bu dönemde güçlü ve örgütlü olan işçi sınıfı bu haklarından vazgeçmeye yanaşmadığı gibi üstüne yeni haklar talep etmeye devam etmiştir. Zira onlar da güçlendikçe daha çok güç istiyorlardı. Bu durum, krizleri, isyanları ve ayaklanmaları beraberinde getirmiş, sonuçta süreç, kapitalist sınıfın kazanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu yeni kazanımlar birçok ülkede mevcut iktidarlar kullanılarak yasal düzenlemelerle elde edilirken, Türkiye ve Pakistan gibi bazı
ülkelerde ise 12 Eylül örneğinde olduğu gibi farklı yöntemlere başvurularak kotarılmıştır.

1980’li yıllarla birlikte başlayan bu neoliberalist dönem, sermaye sahiplerinin kazanımlarının tekrar artmaya başladığı, işçi sınıfının ise gittikçe kaybettiği bir dönem olmuştur. Hâlâ devam etmekte olan bu dönemde taşeronluk sistemine geçilmiş, işçi ücretleri alabildiğine düşmüş, sendikal haklarda büyük gerilemeler yaşanmıştır. Sonuç olarak servet tekrar belli ellerde toplanmaya başlamış, yoksulluk ve işsizlik arttıkça artmıştır.

19. yy boyunca yaşanan vahşi kapitalizm 1980’lerden itibaren yeniden yaşanmaya başlamış, son yıllarda ise zirve yapmıştır. Bizim ülkemizde dâhil hemen her ülkede bir avuç insan ülkenin neredeyse tüm servetini eline geçirmiş durumdadır. İşsizlik ve yoksulluk diz boyu olup gerilim gittikçe yükselmektedir. Dünya, yeni bir isyanlar ve ayaklanmalar çağının eşiğindedir. Umalım da bu süreç, yeni bir dünya savaşıyla sonuçlanmadan, daha adil ve sürdürülebilir bir denge
kurulmasıyla son bulsun.

Başta insan davranışını taklit eden yapay zekâ olmak üzere hızla gelişen teknoloji, bu sürecin etkisini ve hızını daha da artırmaktadır. Bilinenin aksine teknoloji, insanların bilim severliğinin ya da hayatı kolaylaştırma motivasyonunun bir sonucu olmaktan çok, işverenlerin daha az işçi çalıştırma ve daha çok kâr etme güdülerinin bir sonucudur. Bir markette hayretle izlediğimiz her bir otomatik kasa, aslında, işten el çektirilmiş bir işçi anlamına gelmektedir.

Bu sürecin hiç kimseye fayda sağlamayacağının farkında olan kapitalist dünya, şimdilerde, bu sorunu nasıl aşacağının yollarını aramaktadır. Davos’ta yapılan toplantıların ana gündemini bu mesele oluşturmaktadır. İktidarlar bir taraftan işçilere karşı şiddet kullanımını yaygınlaştırırken, bir taraftan da bunun bir çözüm olmayacağının farkındadırlar.

Bu yüzden, muhtemeldir ki, işçilere hem yaşayabilecekleri hem de satın almaya devam edebilecekleri kadar haklar tanıyan yeni bir Keynesyen dönem başlayacaktır. Tabii bunu vicdanları kanadığı için değil, siyasi ve ekonomik krizlerden kurtulmak için yapacaklardır. Bu arada kapitalizm, diğer bazı ideolojilerden farklı olarak, krizleri aşma, hatta onu fırsata dönüştürme becerisini bir kez daha göstermiş olacaktır!

Bütün bunlar önümüzdeki dönemde yeni örgütlenme ve dayanışma modellerine ihtiyaç duyulacağını göstermektedir. Belki daha yaygın ve sistematik sosyal destek programları başlatmak gerekecek ya da en doğrusu, yaşanacak kitlesel işsizlikler de dikkate alınarak, devletlerin bu durumdaki tüm vatandaşları için asgari düzeyde bir sabit gelir (evrensel temel gelir) sağlamayı garanti etmesi olacaktır.

Tabii bu süreç solun yeniden yükselişe geçmesini, merkezci yaklaşımların ise popülaritesini kaybetmesini getirebilir. Sözgelimi İngiltere’de son seçimde sosyalist bir aday halkın üçte birinin oyunu aldı. ABD’de sosyalist bir lider başkanlık için yarışacak iki adayından biri haline geldi. Bunların hepsi son birkaç yıl içinde yaşandı.

Mevcut durum sürdürülebilir olmaktan çoktan çıkmıştır. Önümüzdeki süreç birçok kesimden gelen yoğun adalet arayışı, özgürlük talebi, kadın sorunları ve çevre duyarlılığı gibi sorunlar üzerinden şekillenecektir. Bu konularda bir görüşü, duruşu ve yol haritası olmayanlar geleceğin dünyasında karşılık bulamayacaktır.

Bir toplumun gelişmişliğinin en önemli göstergesi, hiç şüphesiz ki, o ülkedeki iktidarı ve mülkü yani siyasal ve ekonomik gücü ne kadar hakkaniyetli paylaştığıdır.

Bilindiği gibi kapitalist sistem, emeği, olması gerekenin çok altında bir ücretle satın alarak onu üretimde kullanmakta ve elde edilen kârın tamamını sermaye sahibine vermektedir. Bu tablo, bir taraftan hayatı boyunca asgari ücrete talim eden milyonlar ile diğer taraftan onların emeği üzerinden zenginleştikçe zenginleşen bir avuç sermayedarın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.

Marksist iktisatçılar, üretilen malların değeri ile ödenen ücretin miktarı arasındaki bu uçurumu “artı değer” olarak adlandırmış ve şiddetle eleştirmişlerdir. Onlara göre söz gelimi 8 saat çalışan bir işçi, aslında kendisine ödenen ücretin karşılığı olan değeri bu çalışmanın ilk 4 saatinde üretir, fakat sonraki 4 saatte karşılığı verilmeyen bir değer daha üretir. İşte, “artı değer” olarak adlandırılan ve karşılığı verilmeyen bu değerin tamamı sermaye sahibine gider.

Aslında başta Karl Marks olmak üzere Marksist iktisatçıların eleştirdiği şey, elbette ki artı değerin kendisi değildir, zira böyle bir değer kaçınılmaz olarak ortaya çıkar, hatta işletmelerin sürdürülebilirliği için bu zorunlu da olabilir. Burada eleştirilen şey, bu artı değerin bir kısmının çalışana verilmesi gerekirken tamamının sermaye sahibine aktarılması ve zaman içinde bunun bir sömürü aracına dönüşmesidir.

Böyle bir ekonomik sistem, insanın eşitlik ve özgürlük davasına hizmet edemez. Tam tersine bu sistem, insanları köleleştiren bir sistemdir. Coğrafyamızın sadece eğitim ve politik sistemleri değil, maalesef, ekonomik sistemleri de insanları köleleştirmeye odaklanmış görünmektedir.

İşin üzücü yanı ise sanki tek doğru yöntem buymuş gibi milliyetçi, muhafazakâr, liberal ya da sosyal demokrat neredeyse tüm iş insanlarının aynı uygulamayı sürdürüyor olmasıdır. Ahiret ve hesap günü inancından dolayı daha duyarlı olması gereken dindar işadamlarının bile aynı uygulamayı sürdürdüğünü görmek ise ayrıca üzücüdür. Tabii bu da ister istemez “abdestli kapitalizm” suçlamalarını beraberinde getirmektedir.

Doğaldır ki bir kişinin namaz kılıp kılmadığına ya da oruç tutup tutmadığına bakılarak kapitalist olup olmadığına karar verilemez. Zira adından da anlaşılacağı üzere kapitalizm, para, mülkiyet, kar vb. olgularla ilgilidir ve kişiler de bunlarla olan ilişkisine göre değerlendirilmelidir. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber, “Kişinin namazı ve orucu sizi aldatmasın, dileyen namaz kılar, dileyen oruç tutar, siz insanların dinar ve dirhemle olan ilişkisine bakın.” buyurmuştur.

Hepimiz biliyoruz ki, üretim ve onun sonucu ortaya çıkan kâr, temelde; girişimci, sermaye, emek ve fiziki unsurlar olmak üzere dört ana bileşenin bir çıktısıdır. Bunların eşit şekilde mi yoksa farklı derecelerde mi etkili olduğu işin çeşidine ve mahiyetine göre değişebilir. Yüksek yaratıcılık gerektiren işlerde girişimcinin katkısı daha fazlayken, emek yoğun işlerde çalışanın katkısı daha fazla olabilir. Fakat hepsinin katkısının eşit olduğunu varsayalım.

Bu şartlarda, ortaya çıkan kârın ortalama %25’inin çalışana kar payı olarak dağıtılması gerektiği açıktır. Üretim yapıldıktan, sabit ve değişken maliyetler düşüldükten, vergisi ödendikten ve net kâr belirlendikten sonra, ortaya çıkan bu kârın en az %25’i çalışana yani emek verenlere dağıtılmalıdır. Tabii ki ödül olarak değil, hakları olduğu için...

Kanaatimiz odur ki, doğruyu yanlıştan; helali haramdan; meşruyu gayri meşrudan; caizi caiz olmayandan; vicdanlı, dürüst ve adaletli bir işadamını bir kapitalistten ayıran çizgi ve şart budur. Hem de minimum şart… Tabii bu, kârın olduğu durumlar için geçerlidir. Kâr yoksa bu durumda yapılacak bir şey yok demektir. Aynı şey, kamu iktisadi kuruluşları ve yerel yönetimlere bağlı iktisadi kuruluşlar için de geçerlidir. Altı çizilmesi gereken diğer bir unsur ise devletin, emek payı olarak çalışanlara dağıtılan bu paydan vergi almaması gerektiğidir.

Burada şöyle bir soru ya da itiraz gelebilir. Eğer bu yaklaşımı doğru kabul edersek, bu durumda işletmenin kâr değil de zarar ettiği durumlarda da çalışanın ücretinden kesintiye gitmek de doğru olmaz mı? Kanımca bu sorunun cevabı evettir.

Eğer bir işletme gerçekten zarar ediyorsa, bu durumda işletme sahibi, durumu düzeltinceye kadar çalışanın ücretinden kesintiye gidebilir. Fakat iki şartla… Bunlardan birincisi, yapılan kesintinin, çalışanın asgari geçimini sağlayan asgari ücretin altına inecek boyuta ulaşmaması, diğeri ise durum düzeldikten sonra yapılan kesintilerin çalışanlara geri iade edilmesidir.

Böyle bir yaklaşıma karşı iş insanlarından gelen başka bir eleştiri ise şudur: Eğer biz bu yaklaşımı uygularsak kapitalist rakiplerimizle nasıl rekabet edeceğiz. Bu itiraza iki şekilde cevap verilebilir. Birincisi, bizlerin rekabetten önce adalet, vicdan ve doğruluktan sorumlu olduğumuzdur. İkincisi ise, tam aksine, böyle bir sistemle işletmenin rakipleriyle daha kolay rekabet edebileceğidir. Zira bu uygulama çalışanın işletmeyi sahiplenmesini ve hem işletme hem de kendisi için çalışmasını getirecektir. Bunun sonucu olarak, üretim de kâr da artacaktır.

En önemlisi ise bazı insanların alabildiğine zenginleşirken, buna karşın milyonların parya muamelesi gördüğü, en yaygın örneklerine ise ne yazık ki kendi coğrafyamızda rastladığımız bu gayri insani uygulamalardan nispeten kurtulmuş olacağız. Dahası, insanlara daha adaletli ve kapitalizme alternatif bir ekonomik uygulama önermiş olacağız.

Günümüzde birçok gelişmiş ülke, sendikal haklar üzerinden verilen mücadelelerle bunu önemli oranda başarmış durumdadırlar. Bu ülkelerdeki asgari ücretin bile bizdekinin 3-5 katı olması bunun delilidir. Marks’ın beklediği proleter devrimlerin Avrupa yerine başka coğrafyalarda gerçekleşmemesinin sebebi de önemli oranda budur. Zira Avrupa ülkelerinde kapitalizm, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra, istenilen düzeyde olmasa da hem burjuvaziyi hem de proletaryayı memnun eden ve ortak çıkarları optimize eden bir çözüm geliştirmiştir.

Sonuç olarak halkın, halk tarafından halk için yönetilmesi ilkesi, sadece siyasal alanda değil, ekonomik alanda da karşılık bulmalıdır. Toplumun vicdanlı bütün kesimleri bu alana müdahil olmalı, bu topraklarda süren adaletsiz uygulamalara son vermeli ve ülkemizin iktidarını ve mülkünü eşit paylaşmanın yolları bulunmalıdır.

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
mehmet ali öner

11.08.2020

\"Günümüzde birçok gelişmiş ülke, sendikal haklar üzerinden verilen mücadelelerle bunu önemli oranda başarmış durumdadırlar. Bu ülkelerdeki asgari ücretin bile bizdekinin 3-5 katı olması bunun delilidir. Marks’ın beklediği proleter devrimlerin Avrupa yerine başka coğrafyalarda gerçekleşmemesinin sebebi de önemli oranda budur. Zira Avrupa ülkelerinde kapitalizm, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra, istenilen düzeyde olmasa da hem burjuvaziyi hem de proletaryayı memnun eden ve ortak çıkarları optimize eden bir çözüm geliştirmiştir.\" özetle...
Orhan tuğrulca

10.08.2020

Elinize yüreğinize sağlık hocam.