metrika yandex

İslam Ahlak Felsefesinde Özgürlük

Ahmet ŞAT

09.06.2021

İslam Ahlak felsefesinde özgürlük
 
İslam ahlak felsefesinde özgür insan, düşünce ve iradesi üzerinde egemen olandır. Düşünce ve irade noktasında ahlaksal bir akılla hareket edip doğru olanı yapmak ve yanlış olandan kaçınmak Müslümanı özgür kılar. Böylece nefsi/beşeri tutkular yerine fıtrata uygun, insanı yücelten ve Allah’ın razı olduğu eylemleri yapar. Böylece Müslüman nefsine değil Allah’a kul olur. 
 
Vahyin inzali ile birlikte hak batıldan ayrılmış ve ilahi hakikatler gün yüzüne çıkmıştır. Bu sebeple dileyen iman eder dileyen inkâr eder. İnsanlara dini tercih konusunda tanınan bu özgürlük, ilahi bir yasa olarak İslam ahlakının temel prensipleri içinde yer almıştır. Böylece ahirette insanların ilahi hakikatten yoksun olduklarına dair tek bir hüccetleri kalmamıştır. 
 
Fakat özgürlük kavramı birçok insan tarafından din algılarındaki problemden ötürü yanlış anlaşılmaktadır. İslam’da özgürlük, din konusunda insana tanınan seçme hürriyettir. Yani hiçbir insana zorla İslam dikte ettirilemez veya tercih hakkına karışılamaz. Oysa birçok insan kendisine Müslümanım dediği halde bu kavram üzerinden dinsel buyruklara uyma/itaat konusunda dilediği gibi inanma ve yaşama şeklinde bir yoruma gitmektedir. Böylece insanlar Müslümanım dediği halde dilediği şekilde yaşama ya da dilediği İslami rükünleri yerine getirebileceği vehmine kapılmaktadır. 
 
Bir insan Müslüman olduktan sonra Allah’a karşı yani dini değer ve rükünlere karşı özgür değildir. Özellikle de akidevi konular özgürlük konusu içinde asla yer almaz. Bunlar mutlak anlamda itaati gerektiren ve İslam’ın asli prensiplerini kapsayan değerleri kapsar. Çünkü İslam bu değerler üzerine inşa edilmiş bir dindir. Diğer yandan ibadetler, helal ve haramlar içinde benzer durum söz konusudur. Bunların tümü dinsel bir örf olarak İslam’ı temsil ederken, kabul eden bireyi Müslüman, ret edeni ise İslam çerçevesi dışına çıkaran prensiplerdir. Onun için İslam’ı kabul eden bir insan, İslam’ın tüm emir ve nehiylerine uymak zorundadır. Bu konuda kendisine özgür bir alan bırakılmamıştır.
 
Allah’ı Rab kabul etmek, O’nu efendi statüsüne yükseltmeyi, kendisini de abd yani kul seviyesine indirgemeyi kabul ettiği anlamına gelir. Ortada Rab-abd, efendi-kul ilişkisi oluşur. Hiçbir kul kendi efendisinin buyruğu dışına çıkma ya da emir ve yasaklarına karşı muhayyer olduğu iddiasında bulunamaz. Allah’ı tek ilah-Rab kabul etme düşüncesi, insanı bu yüce varlığa isteyerek ya da istemeyerek şartsız-koşulsuz itaate yöneltir. Bunun için Müslümanım demek, kadiri mutlak olan Allah’a şartsız itaat ve bağlılığı gerektirir. Kalbin temizliği, toplumsal statüsü, ekonomik gücü ya da cinsiyeti bunun önünde engel/bahane olamaz. Özgürlük söyleminin bu konuda bilinçli olarak kullanılması ise yaratıcıya meydan okumaya eşdeğerdir. 
 
Müslüman İslam kimliği ile elbette özgürdür. Onun ilk özgürlüğü sadece onu yaratana kulluk edip O’nun dışındaki tüm kulluklardan kurtulması ile başlar. Yani yaratıcı dışında hiçbir güç ve otoriteye –kulluğu emretmeleri durumunda- boyun eğmeme özgürlüğüne ve misyonuna sahiptir. Bu açıdan gerçek özgürlük yaratıcı olan Allah’a olan mutlak kulluktur. 
 
İkincisi dünyevi hiçbir ihtiras onu esir edemez. Çünkü Allah’ın koyduğu yasaklara itaat, nefsin kontrolünü mümine bahşeder. Örneğin yaptıkları infaklar mala olan bağımlılığını, zina emrine uyması, karşı cinse olan düşkünlüğünü, şarap, domuz, kan gibi yasaklar her türlü yiyecek ve içeceğe karşı tamahı önler. Bu yasaklar sadece kendisine ait olanla yetinme iradesini insana bahşeder. Şükür duygusu kendisine ait olanın büyük bir lütuf olduğu gerçeğini hissettirir ona…
 
Üçüncüsü ahiret inancı, mümine bedeni ve ruhi özgürlük hissiyatını yaşatır. Ölümün yok oluş olmadığı aksine başlangıç olduğu fikri, mümini inandığı gibi hakikat üzere özgürce yaşamaya sevk eder. Onu her türlü korkudan azad eyler. Ruhu ve bedeni ile Rabbinin gösterdiği yolda özgürce yaşar.
 
Modernizmin özgürlük yanılgısı
 
Modernizm ya da hümanizm bağlamında dillendirilen özgürlük kavramı, İslam’ın ahlak felsefesiyle taban tabana zıttır. Çünkü modernizm fıtri değerlerden yoksun bir özgürlük anlayışını ortaya koyarken, İslam ise, ilahi buyrukları esas alan ve ahlak değerleri ile sınırlandırılmış bir yaşam biçimini özgürlük olarak tasvir eder. 
 
Modernizm, varlık tasavvurundan ötürü insandan yola çıkarak bir evren tasavvurunda bulunur. Ve insanı bu tasavvurun öznesi yapar. İnsana ucu açık bir özgürlük alanı açar. İnsandan hareketle kurgulanan bu dünyada özgürlükler ancak başka bir insanın özgürlüğü ile çakışması durumunda engellenmektedir. Oysa evrendeki varlığımızı borçlu olduğumuz Allah hesap edilmeden kurgulayacağımız sistemin/düzenin hiçbir geçerliliği ve meşruiyeti olamaz. Evrendeki düzenin sahibi olan Allah, insan iradesinin sınırlarını da belirlemiştir. Allah’ın yok sayıldığı her düzenin insanı ontolojik bir çıkmaza sürükleyeceği açıktır. İnsan ve evren arasında var olan korelasyon, bu düzenin gerçek sahibi olan Allah tarafından dizayn edilmiştir. Bugün tanrıyı öldürerek (Nietzsche) daha da özgürleşeceğini sanan kıta Avrupa’sının yaşadığı ahlaki çöküntü ve ikiyüzlülüğünün sebebi de budur.  
 
Modernizmin insana tanıdığı özgürlük alanındaki bu genişlemeye rağmen, insanların çıkarları ve güçleri bu romantik özgürlük söyleminin dün olduğu gibi bugün ve yarın da mutlu bir azınlığın oluşması dışında hiçbir işlevi olmayacağını göstermektedir. Çünkü Modernizm ancak seçkinci azınlık bir grubun çıkarlarını düşünür. Kapitalist düşünce yapısına göre kurgulanan bu özgürlük dilediği gibi yaşama ve tüketmeyi sistemin merkezine alır. Oysa ilahi iradenin vahyi öğreti ile ortaya koyduğu özgürlük, insanın tabiatın bir parçası olarak ahengini esas alır. Bu öğretide tüm insanlar yaşam hakkı konusunda eşit, gelir dağılımı konusunda adil, yaşayış konusunda ahlaki değerlere riayet söz konusudur. 
 
Modernizm insan-tabiat ilişkisini yeniden belirlemiş, aradaki ahlaki birlikteliği tüketim kültürü çerçevesinde yok etmiştir. Vahyin ihtiyaç-israf çerçevesinde belirlediği hukuki yapı, kapitalist döngü içinde daha fazla kar amacıyla geçersiz kabul edilerek ekolojik dengenin bozulmasına neden olmuştur. 
 
Modernizmin tabiata/doğaya yönelik sınırsız ve hukuk tanımayan müdahalesinin başlıca nedeni çıkarın temel referans alınmasıdır. Vahyin sunduğu tabiat algısı, yerini aklın temel referans alındığı tüketim kültürü çerçevesinde sadece ekonomik getirisi olan bir materyale bırakmıştır. Bunun sonucu insanlık tarihi kadar eski olan insan-tabiat arasındaki duygusal ilişkide kopmalar meydan gelmiştir. Modern dünyada iktisadi amaçlar tabiata karşı her türlü tasarrufu meşru hale getirmiştir. Oysa vahiy tabiatı canlı/organik bir varlık olarak görür. Çünkü evrendeki her varlık Allah’ı zikreder. Bundan dolayı bu tasarrufa ahlaki sınırlar koyar. Oysa tüketim kültüründe kar temel amaçtır. 
 
Vahyi öğreti bize net olarak mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu söyler. Bu durum kapitalist dünyanın tüm paradigmalarını geçersiz sayar. Eğer mülkün sahibi Allah ise insan ancak bir emanetçi olarak mülkü kullanma hakkına sahip olur.  
 
İslam ahlak felsefesinin özgürlük söylemi, dinin kendisinden istediği ile sınırlıdır. Müslüman birey vahyin taleplerini yerine getirebildiği sürece ruhen huzura kavuşur. Ve huzurlu olduğu sürece özgürdür. 
 
Vicdandaki tüm daralmalar mümini esaret altına alır. Vicdandaki tüm genişlemeler ona özgürlüğün engin coşkusunu hissettirir. Vicdandaki daralma ve genişlemenin ana kaynağı da yine ilahi bildirimlere karşı olan tutumudur. Yani her iyilik vicdanda bir rahatlamaya her kötülük eylemi de vicdanın sıkıntıya düşmesine sebebiyet verir. Bunun için her ilahi buyruk yerine getirilmesi gereken bir emirdir. Bu süreçte Mümin için Allah varlığı en büyük tesellidir. Allah’ın her an onun yanında olduğu ve ona yardım edeceği inancı, onun kendini güvende hissetmesine yol açar. 
 
Özgürlük, fıtri değerlerin bir yaşam biçimine dönüşmesi ile insanda oluşan ve dinin insan bahşettiği huzur duygusunun diğer adıdır. Huzurlu insan aynı zamanda özgür insandır. Bunu elde etmek için de dinin ondan istediği ve fıtratın üzerine inşa edildiği ahlaksal yaşama uymak zorundadır. 
 
Mutlu olmak için modernizmin insana yüklediği yüklerden kurtulmak gerekiyor. İnsan ne kadar az şeye ihtiyaç duyarsa o kadar da mutlu olur. 
 
Ruhun huzura kavuşması için bireyin iyi ve kötü karşısında tavrını iyiden yana kullanması gerekir. Fıtrattan gelen baskılar bireyi daima iyiye doğru sevk eder. Buna karşın nefsin bencil tutkuları kötülüğün sunduğu cazip olanaklardan faydalanma gayreti içine girer. Bu iki duygunun mücadelesi aynı zamanda insanın özgürlük mücadelesidir. 
Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş