metrika yandex

ABDÜLHAMİT​–ERDOĞAN, TARİH TEKERRÜR MÜ EDECEK, YOKSA TEKAMÜL MÜ?

13.12.2019
İsa ÖZÇELİK

​Geçmiş ile gelecek arasında doğru bir ilişki kurulamadığında yaşanılan an ile ilgili sağlıklı kararlar alabilmek çok mümkün gözükmemektedir. Bu cümle şöyle de ifade edilebilir; Geçmiş ile yaşadığımız an arasında doğru bir bağ kurarsak, geleceğimizi daha iyi kurgulayabiliriz. Bu durum bize, tarihi olguları nasıl ele almamız gerektiği ile ilgili ciddi sorumluluklar yüklemektedir.

​Cumhuriyetin ideolojik aklı, tarihi yok sayarak, özellikle Müslüman halkın İslam sonrası geçmişi ile bağını kopararak bir ulus ‘’yaratma’’ ve yeni bir gelecek kurma yolunu çağdaşlaşma için zorunlu bir yöntem olarak benimsemişti. Mevcut muhafazakar kadrolar ise halkın hoşuna giden şanlı tarih söylemi üzerinden bir tarih okuması yapmayı, ülke dinamikleri açısından, kendileri için daha faydalı görmekte. Yapılan tarihi filmlere, hep bu duyguları okşayan ve geçmiş üzerinden geleceğe umut kıvılcımları çakmaya çalışan senaryolar hakim durumda.

​Bir süredir yayında olan Abdülhamit dizisi de tarihi olayları senaryolaştırmaktan daha ziyade, günümüzde yaşanılan gerilimlerin, iç ve dış sosyo-ekonomik ve siyasal çatışmaların, tarihe söylettirilmesi işlevini yerine getirmekte.

​Burada İbn. Haldun’un ‘’ Geçmiş geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer ‘’ sözü haklı olarak gündeme gelebilir. İnsan ve toplum ilişkilerinde, değişmez bir takım sosyal yasaların olduğu da inkar edilemez. Tarih bilinci zayıf toplumları, egemen güçlerin aynı oyunlarla defalarca ezip sömürdükleri de bilinen gerçeklerdendir. Kur’an’da ifade edilen, Firavun’un parçala, böl yönet taktiğinin günümüz emperyalistleri tarafından defalarca tekrarlandığı ve bölge yönetici ve halklarının bu tezgaha her defasında düştüğü de acınası yaşanmışlıklar olarak karşımızda durmaktadır.

Muhafazakar kadro Abdülhamit figürü ve lideri arasında kurduğu benzerliklere atıf yaparak meşruiyet alanını kuvvetlendirmek istemektedir. Abdülhamit’in yedi düvele karşı verdiği mücadele ile Erdoğan’ın dünya emperyalizmine karşı sürdürdüğü mücadelenin aynı olduğu vurgulanmaktadır. O’nun Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu için öne çıkardığı İttihad-ı İslam ve Hilafet politikası ile Erdoğan’ın tüm Müslümanların hamisi olma özelliği eşleştirilmektedir. Yahudilere karşı Filistin topraklarını savunma konusundaki benzer yaklaşımların altı çizilmektedir.

O dönemde Abdülhamit’in İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya arasındaki denge politikası ile şu anki ABD, Avrupa ve Rusya arasındaki politik manevralar ile ülkenin ayakta kalma stratejisi arasındaki yakınlığa işaret edilmektedir.

Abdülhamit’in eğitim, ulaşım ve iletişim gibi alanlarda yapmış olduğu büyük kalkınma hamleleri ile mevcut İktidarın duble yollar, devasa köprü ve tüneller, sağlık, eğitim atılımları ve teknoloji yatırımları ile göstermiş olduğu yüksek performansa dikkat çekilmektedir.

Abdülhamit’in yalnızlığından bahsedip buradan bir kahramanlık hikayesi çıkarılması ile ’’Reis ne yapsın? Yalnız başına tüm bu mücadeleyi vermek zorunda kalıyor’’ söylemi ile örtük bir mağduriyetten kişi kültü üretme olgusu birbiri ile örtüşmektedir.

Yine o dönemki muhalif medyanın içeride ve dışarıda iki lider için kaleme aldığı yazılar ve manşete çektiği yalan haberler, itham ve tehditvari başlıkların nerdeyse birbirinin kopyası olduğu ifade edilmektedir. Öyle ki bu benzerlikleri konu edinen çokça makaleler ve kitaplar kaleme alınıp pek çok alanda örnekler verilmektedir.

Bunun yanında muhalif kanat ise iki lider arasında ki benzerlikleri bir başka açıdan ele alıp buradan düşmanlık üretme çabasında gözükmektedir.

Başlangıçta, Abdülhamit 'in Meşrutiyetin ilanı ve uygulanması , Erdoğan'ın ise Avrupa Birliği yönünde özgürlükçü, liberal politikalar vaadi ile geldikleri halde, zamanla otoriter bir yönetime gidildiği ifade edilerek, Abdülhamit için kullanılan "Müstebid" söylemi Erdoğan için diktatör kelimesi ile sürekli gündemde tutulmaya çalışılmaktadır.

Özgür basının susturulması ve sansür politikaları açısından iki dönem arasında büyük benzerlik olduğu iddia edilmektedir.

Yolsuzluk rüşvet ve kamu malının iç edilmesi ile ilgili benzer ithamlar yöneltilmektedir.

Dolmabahçe Sarayından Yıldız Sarayına taşınma ile, Çankaya Köşkünden Beştepe Külliyesi'ne geçiş arasında, muhalifler israf ve kişisel ihtiraslar üzerinden bir ilişki kurarken, diğer cenah bunun aslında paradigma değişimine ve Büyük devlet kodlarına yeniden dönmeyi simgelediğini belirtmektedir.

Bunun yanında muhafazakar çevreler, Abdülhamit'i devirmek için yapılan çok sayıda suikast ve darbe girişimi ile Erdoğan ve partisine yönelik sürdürülen saldırılar, kumpas ve kapatma davaları arasındaki benzerliğe dikkat çekmektedirler. Bu karanlık entrikaların arkasında bulunan Batı emperyalizminin o gün Jön Türkleri, İttihat ve Terakki"yi kullanarak Abdülhamit'i devirdikleri gibi günümüzde de Ergenekon ve Fetö gibi gizli yapılanmalarla iktidarı devirmeye çalıştıklarını söylemektedir.

Peki bütün bu ve benzeri söylemler karşısında geniş halk kitleleri nasıl tepki vermektedir?

Muhalif olan kemikleşmiş seküler kesim Abdülhamit'i, şu an hiç bir tarihi geçerliliği olmadığı bilindiği halde, hala Kızıl Sultan olarak görmek istedikleri gibi, Erdoğan'ı da nefret duyguları ile değerlendirmeye tabi tuttuklarından ötürü, onu devirmek için her yolu mübah olarak görmekteler. O"nun gitmesi için sözde karşı oldukları Küresel Emperyalizm Çeteleri ile iş tutmakta hiç bir beis görmedikleri gibi bunun sonucunda ülkenin harap olmasını dahi umursamıyor gözükmekteler.

İki Lideri bayraklaştıran muhafazakar ve dindar kitleler ise Abdülhamit'i Ulu Hakan hatta büyük bir veli zat olarak gördüklerinden ötürü, itham edilen hiç bir kusuru O'na yakıştırmadıkları gibi, Erdoğan 'ı da Emperyalizm karşısında "Dünya Beşten Büyük" dediği için iktidardan düşürülmeye çalışılan bir Kahraman olarak görmekteler? Mazlumların sesi olduğu ve Türkiye'yi yeniden büyük bir güç haline getirdiği için hedef tahtasına oturtulduğunu düşünmekteler. Yolsuzluk, rüşvet ve birtakım uygunsuz işlerin onun dışında gerçekleştiğini ifade etmekteler.

Bundan ötürü gezi kalkışmasında, 17-25 Aralık yargı-polis darbe girişiminde, İçerideki büyük terör saldırılarında ve Hendek terörü ve Uluslararası ekonomik yaptırımlar gibi çok sayıda kırılma noktasında dindar halk blok halinde bu tertiplerin karşısında durdu. Belki de bu saldırıların zirve yaptığı nokta 15 Temmuz kanlı darbe-işgal-iç savaş girişimi idi. Dindar Anadolu halkı o gece destansı bir mücadele ile bu oyunu bozdu.

Bu aşamadan sonra beklenen durum, Yeni Türkiye'nin inşasının bahsedilen fedakar kitlenin duyarlılıkları doğrultusunda gerçekleştirilmesi iken, durum her geçen gün farklı yönde seyreder oldu. Muhafazakar iktidar tuhaf koalisyon seçeneklerine zorlandıkça kendi varoluşsal değerleri ile çelişik açılımlar gerçekleştirdi.

Bu süreç daha önce rahatsız olunduğu halde ertelenen, zaman zaman kısık sesle söylenilen ya da "kol kırılır yen içinde kalır" düsturu ile geçiştirilen birçok hususu artık göz ardı edilemez bir zemine çekti.

İslamcılar, ailenin yok edilişinden, adaletin tesisine, yolsuzluktan liyakata, özgürlükten ahlaki değerlere, eğitimden kültürel yozlaşmaya varıncaya kadar çok sayıda rahatsız oldukları konuları gündeme getirdiklerinde, muhafazakar çevreler hemen, Abdülhamit dönemi ve günümüz arasındaki benzerliğe atıf yaparak o dönemin muhalif İslamcılarını zikredip hatta İttihatçıların dahi yapmış oldukları muhalefetten ötürü daha sonra nasıl da pişman olduklarını hatırlatarak, kendilerince içinden geçilen durumun izahını yaptıklarını düşünmekteler.

Eskimiş İslamcı müsveddeleri ya da makamını kaybetmiş bir takım politikacı ve bürokratların kişisel kavgaları ve bazı maceraperestlerin yıkıcı eleştirilerini bir kenara bırakacak olursak, duruş sahibi çok sayıda Müslüman camianın (kişi ve çevre) haklı eleştirilerinin göz ardı edilmesi ve bunun yanında geçmişle kurulan yanlış kıyas üzerinden mahkum edilmeye çalışılması tam bir akıl tutulması olsa gerektir. Bu odaklar olası olumsuz bir gelişmede kendi sorumluluklarını, hatalarını görmezden gelip hemen başkalarına suçu yıkmaya şimdiden hazır gözükmekteler. Hatta bu suçlamaları her türlü fedakarlığı gösteren gerçek İslami duruş sahiplerine yöneltme cüreti ise tam bir iki yüzlülük göstergesidir.

Bu çevreler Abdülhamit'i deviren kadroların, O’nun modernleşme doğrultusunda açtığı okullarda yetişen gençlerden müteşekkil olduğunu ve benzer şekilde Ak Parti döneminde yetişen gençlerin gezi kalkışmasında rol aldığını, bunların arasında hatırı sayılır Ak Parti Burjuvazi çocuklarının da yer aldığını ne zaman görecektir?

Ak Partinin Ulusalcılaşması veya Kemalizm açılımı yapmasının ya da toplumsal yapımızı tahrip eden aile politikalarının yalnız kendi tabanının değerlerine yabancılaşmasıyla sonuçlanmayacağını, aynı zamanda ülkenin büyük fedakarlıklar sonunda elde ettiği tüm kazanımları tehlikeye attığını ne zaman idrak edecektir?

Bu noktada en büyük muhasebeyi tartışmanın odağında bulunan Lider kimliğinin yapması beklenmez mi?

Ayrıca benzetme üzerinden bir gelecek kurgusunda, Muhalif kanattan kimler, kendileri ile o dönemki Emperyalizmin aparatları arasında bir benzeşmeden hoşnut olur acaba?

Abdülhamit’in hataları, doğruları veya taraftarı ya da karşıtı olmak bir yana onun devrilmesinden sonraki dönemin ülke ve toplum için çok da hoşnut olunacak bir tablo ortaya çıkarmadığı bilinen bir olgu ise, her kesimin meseleye daha soğukkanlı bakması gerekmez mi?

"Tarih tekerrürden ibarettir " sözü ve İbn. Haldun’un "Geçmiş geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer‘’ tespitini,

Herakleitos’un "Aynı Nehirde İki Kez Yıkanılmaz" sözü ile beraber ele almamız, daha doğru sonuçlara ulaşmamızı sağlamaz mı?

Böyle düşündüğümüzde kişisel çıkar ve başka ülkelerin ajanlığını yapmayan herkesin, iktidarı ve muhalefeti ile, duruş sahibi İslamcısı, devrimcisi, milliyetçisi ve liberali ile, iki dönem ve iki lider arasındaki olumlu ve olumsuz benzerlikleri ele alıp bölgemiz için daha mutlu günler için çabalarken, Akif'in sözüne kulak vermesini dilemek gerekmez mi?

Tarih'i ‘’tekerrür’’ diye tarif ediyorlar ;

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi ?

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş